24 Ağustos 2011 Çarşamba

Bazen Ciddi Çoğu Zaman Ciddiyetten Uzak

     Aramızda statik elektrik bile yoktu. Farklı kulvardaydık. Aynı oksijeni paylaşıyorduk, fakat o oluşturuyordu ben kullanıyordum. O bitki familyasındandı, ben de insan. Yıllanmış bir çınarın kıç tarafından çıkan bir daldı adeta. Pek belli olmuyordu o ihtişamın yanında. Çok belli olmuyordu o yalanların ortasında. Görülmüyordu zaten, belirsizliğin içinde, hiçliğin derinliklerinde. Nihilistti lan belki de. Kim bilir? Ne mi diyorum? İnan, ben de hiç bilmiyorum. Girizgahı uzatmaya pek gerek yok, o yüzden konuya dalgıç gibi mükemmel bir dalışla dalıyorum. Yihaleey.

     
     Bazı insanlar vardır, tek kelimeleri çalışan çamaşır makinesinden bile daha çok gürültü çıkarır. Saçmalığa bile erişemeyecek haldedir. Bir anlam ifade etmez. Kifayete bürünemez anlayacağınız. O insan modelini gördünüz mü, topuklara kuvvet oradan uzaklaşmazsanız hayatınızın geri kalan zamanını çamaşır makinesi fonunda yaşamaya mahkum olarak yaşarsınız. Esirsin oğlaam işte tabir-i caiz olmayan şekilde. Bir de bazı insanlar vardır, konuşmalarıyla seni dinginliğe eriştirir. Hem de hiç yormadan, bırakır kelimeler seni huzura ulaştırır. Cümleleri çalındığında kulağına aptal bir tebessüm konar suratının tam ortasına. Belki de kenarına. Eğer Efe gibi yamuk ağızlıysan, konduğu yeri cetvelle ölçmem gerekebilir. Neyse. İşte böyle insanları bulmak her zaman pek kolay değildir. Bir bakmışsın yanında olur, bir bakmışsın uzaklarda. Bir bakmışsın, baktığın yerde bile yoklar. Fakat bu blogu okuyorsan eğer o insanlardan biri her zaman irisinin tam ortasında ehehehe. - Övünmek gibi olmasın ama övünmek gibi de olsun lan. -


     Sorumlulukla aramızda hep hoyrat bir ilişki vardı. Ben onun canını yakardım, o bana silleyi çakardı. Çocuklar gibi didişirdik. Bir türlü alışamadım ona. Onun da benden pek hazzettiğini sanmıyorum. Dostane tavırlara bürünen herkesin samimiyetinden emin olabilseydik keşke. Fakat bu sorumluluk, dost bir tavra da bürünmüyor ki canım. Kafama kafama kakıyor her şeyi. O bir kaka, o bir çiş, o bir sümük. Böööğ.  


     Odamda da üçüncü dünya harbi cereyan ediyor. Kapıyı ve pencereyi açınca huzurum cereyanda kalıyor. - Biraz hasta oluyor. Öksürüyor. Sümkürüyor, peçetelerle bütün odamı süslüyor. Iykınız, öykünüz lan! - Düzensizlik, düzenin içinde saltanat kurma derdinde. Oysa, bilmiyor ki, düzensizlik her zaman kalbimin en üst seviyelerinde tahta kurulmuş, sadece pasif agresif bir hükümdar. Sadece hükmettiğinin farkında değil tavırlarıma. Ya da düzensizliğin içinde bir düzen kurmuş olmamdan rahatsız. Çözebilmiş değilim ben de.


     Üslubumun usturup ayarını saçmalama çizgisine aldım. Bazen ciddi çoğu zaman ciddiyetten uzak şahsıma selamlar olsun. Saçmalamacalarla saçmalamamacalar arasındayım. Burası çok güzel, sen de gelsene.


19 Ağustos 2011 Cuma

At Gözlükleri Sorunsalı

     Filozoflar, düşünürler ve daha nice karakterler insanı ayırdı bir sürü gruplara. Aslında ayrımcılık taraftarı değilimdir, fakat bir kesim var ki onları ayırmazsak kendimizden o zaman biz de hayvan olarak kategorize edilmiş oluruz. Tamam hayvansal dokulara sahip olabiliriz fakat hayvanlarla aynı şeyleri paylaşmaya ne gerek var ki canım şimdi? Aramızdaki o " zeka ve mantık " çizgisini korumalıyız dimi? Ben " At gözlüklü sapiensler " olan gruptan bahsediyorum. Onları şöyle ayırıyorum kenara, köşeye, kuytulara. Bu yazımla belki biraz mantalite harakirisi yaparlar. Düşünce sistemlerini resetlerler, biraz da format atarlar fikirlerinin kapladığı alana.


     İnsanlar arasında çıkan savaşlar yetmedi, bir de atlarla insanlar arasında savaş çıkacak şimdi. Hayda! At gözlüklü sapiensler, ne yaptığınızın farkında mısınız? Gözlükleri atlara vermeniz gerekli artık zekası boşluktan ibaret olan mahlukatlar! Sonra insanlık at soykırımı yaptı diye vicdan azabı çekecek. Of lan. Bunları gördükçe içim acıdı. Tepkimi koydum ben de. Kaç gündür atlara gözlükleri geri verelim diye oruç tutuyorum. Bakalım, sonuçlarını bekliyorum ehehe. 


     İnsan hayata tek ve minnacık bir pencereden bakarsa mutlu olamaz ki zaten. Doğamızda var, her zaman daha fazlasını isteriz. Minicik bir pencere neyimizi tatmin edecek? Neyini tatmin ediyor, söylesene düz mantık? Onun yerine git güzel bir güneş gözlüğü al. Daha çok yakışır eminim bir at gözlüğünden ziyade ehehehe. Bir gün insanlar hayata bakış açılarını 120 dereceye kadar genişletebilecekler. 10 dereceden 50 dereceye de çıkarırlarsa kafidir aslında. Bilinç altlarına dışkı fırlattıklarım, artık gözlerinizi açın biraz daha. Işık kamaştırıyor diye karanlığa kaçmayın hemen. Düşünün, tartın, yanlışsa değiştirebilin. Kölelik kalktı, fakat insanlar hala düşüncelerin kölesi olabiliyorlar. Yazzuk lan. Bu nüansı kaçırma cancağızım. Yoksa... At... Neyse kötü sözü yapıştırmayacağım yazımın sonuna. Gayet düzgün bir üslupla yazdığım bu yazıyı, usturuplu bir şekilde sonlandırıyorum. Öpüldünüz.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Deşifreci Gözlüklerimi Taktım

     Selamlar canlarım. Bugün etrafınızdaki şerefi kaşarlaşmış kişileri deşifre edeceğiz. Bir Sherlock Holmes - Sherlockiye - olmasam da araştırmacı - gazeteci ruhumu sizlere insan sarraflığı olarak aktaracağım. Saygı ve sevgiler köpeğiniz olsun. Ben başlıyorem. Başlamadan önce hatırlatma da yapalım: Ağdalı Yalanlar Regl Umutlar


     Yalan söylemenin belirtileri arasında göze bakamama olur zırvalarını geçeceksin bir kere. Aşacaksın bu safsataları. Günümüz homoları ve günümüz sapiensleri rahat bir şekilde gözlerinin içine bakabilme meziyetleriyle ünlüdürler. Fakat bazısının içini vicdan azabıyla suçluluk kaplar, bazısının ise şerefinin bekaretinin bozulduğunu betimleyen kırmızı renkte bir boşluk. 2. durumda anlamak çok zordur o yüzden o kişiyi kaybetmişsinizdir. Çünkü psikopat sapienslerimiz kendi söylediği yalana inanır kıvama gelir. Belki de zihninin bir köşesinde inanmak ister. Neyse. Araştırma konum o değil oğlaaam benim, ben geri dönüyorum.


     İçini vicdan azabı veyahut suçluluk duygusu kaplayan insan yalan söylerken siz ellerine ve yüz ifadesindeki değişikliklere dikkat edin. İfadesi kayık bir hal alır. Böyle böyle suçlu bir hal. Kelimeler de ağzından çıkarken şöyle bir diline takılır. Elleri hep bir şeylerle uğraşmak istercesine, bazen üzerindeki kıyafetin kenarını çekiştirir. Falandı filandı yalandı kalandı. Fakat bunların hepsi olurken, çaktırmamak babında, gözlerinizin içine rahat bir şekilde bakabilir. Ya da hiç kasmaz, mesaj atar ehehehe. En iyi yöntem, sen o sırada yemiş gibi yap agatha. Araya birkaç gün koy, sonra yalanını ortaya koy, suratındaki ifadenin amuduna koy. Koy yavrum koy oooh. Konu bir daha açılınca ifadesindeki korkuyu ve değiştirme çabalarını fark et. Fark etmezsen, edemezsen, at gözlüklerini çıkar at. Zıpla üzerinde, kır onları. Neyse. Sen üzerine git şahsın, üstele, değiştirsin hikayeyi. Veyahut konuyu değiştirmeye, kapatmaya çabalasın. Demin bahsetmiş olduğum 2. durumda olan şahıslar arasında koltuk çekip oturmuyorsa tabii. O pişkinliğin nirvanasında dolanır, istifini bozmaz, tam gaz devam. Yihaaa. Fakat korkmayın. Açık verecektir elbet. Bünye o kadar yalanı kaldıramaz. Kaldırırsa insan değildir, hayvan da değildir. Hayvanlıktan da çıkmış bir canlı türüdür.


     Bir de yalan söylemeyi hiç beceremeyen bir kesim vardır. ( bkz. ben ) Yalan söylerken mal mal güler, dudaklarının şekli değişir. Ya da bazısı kızarır, bazısı çok göz kırpar. Hehh bizler hiç yalan söylemeyelim cans. Hiç olmuyor ehehe. Bir de bir rivayete göre yalan söyleyene hikayesini tersten anlatmasını isterseniz ve beceremezse %90 yalan söylüyormuş. Ben değil gazeteler yazıyor bunu. Gazetede her yazana da inanmayacaksın esasında. Ama olabilir de olmayabilir de. Cancanlar duyduğuma göre yalan söylenmesi en çok cerrahların işine yarıyormuş, burun ameliyatı yapmakla yükümlü olanlarının yararına çalışıyorsunuz. O burun da şekil kalır mı? Of lan. Aslında benim söylediklerim de zırvalama gibi. Olabilir de olmayabilir de.


14 Ağustos 2011 Pazar

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak

     Heyoo. Yeni bir günde yeni bir blogda daha hep beraberiz. Çay, kahve, cappucino, kola, fanta falan ne arzu ederdiniz? Patlamış mısır blog ortamına pek uymasa da, arzu ederseniz klavye tastikli patlamış mısır yapıcıyla hızlı bir biçimde patlamış mısırınızı yollayabiliriz. Garanti Card garantili hem de. Çok afilli değil mi?


     Biz, her şey önümüze seriliyken hiçbir şeye vakit ayıramayan bir canlı türüyüz. Hala koskaca bir : izlenecek filmler ve okunacak kitaplar listem var yahu. Bir de zamanın geçmediğinden yakınırız. Zaman aslında öyle bir geçiriyor ki. Elimizde ne varsa hepsine geçirip, gidiyor. Yetişemiyoruz. Bir Süreyya Ayhan değilim ki canım yetişeyim, süpersonik bir hıza da sahip değilim. Koşuyorum ama durduramıyorum, nefes nefese kalana kadar ben bir bakıyorum adam bana tur bindiriyor. Hem geçiriyor hem de bindiriyor. Ohhh. Rahatız bakıyorum, Zaman. Ben de avuntu olsun diye saati bozdum, artık hep istediğim zamanı gösteriyor. Bir ukte tebessüm oluşturuyor kereta bende ehehe.


     Film izlemek, bir parça huzurun ruhuma serpiştirilmesi gibi bir şey benim için. Tanrıdan bir hediye. Hele Johnny Depp varsa o filmde aptal bir tebessüm de suratıma pelesenkleşir. Saniyede beynime yollanan onca görüntü içinde bir sübliminal mesaj da olsa - Fight Club'da Brad Pitt'in yolladığı hariç ehehe - huzur verici lan işte. Öyle süslü betimlemelerle anlatmayacağım. Gerek yok. Herkes bilir, film izlemek rahatlatır. Bir nebze uzaklaştırır, alır, götürür seni başka diyarlara. Bazen hüzünlü, bazen komik, bazense gerici. Hepsi eyidir eyi.


     İftardan sonra şişen göbeğe lanet olsun! Zaten oruç tutmak 1 ayda verdiğin kiloyu 1 haftada almaktır, yani, öyle değil mi? Oruçluyken kilo verenleri anlamak mümkün değil. Nasıl bir yetenek bahşedilmişse onlara, ben de ondan istiyorum. N'olursun, biri bana da göstersin yolu! Karanlıktayııım, dayanamıyoruuuum. Paranoya yaptım. Çözeceğim bu işi. O zaman görüşecez sizlerle, artist çirozlar.


     Batakta, pokerde, okeyde veyahut 51'de rakip tanımam cancağızlarım. İskambil kartlarını alanlar gelsin hele, ben burada sinsi sinsi bekliyor olacağım ehehe. Kitap ayracım da iskambil kartı ayriyetten. ( JOKEEER ) Abartmıyorum, kendimi bildim bileli batak ve okey oynarım. Aileden gelen tatlı bir özellik. Bu arada hep içimde şu sorunsalı yaşarım: İskambil kağıdı mıdır? İskambil kartı mıdır?


- Konudan konuya sek sek oynadım. Kutucukları da çizdim. Sanal tebeşirimle hallettim. Ben eğlendim. Ya da eğlenirmiş gibi yaptım. Bilmiyorum. Öyle işte. Haydi. Öperem.

12 Ağustos 2011 Cuma

Selamlar Yağmur

     Hava güzelleştikçe benim kafam da güzelleşti. Şöyle bir huzur kapladı içimi. Yağan yağmurla beraber aktı gitti içimdeki hüzün, geldi yerine cancağızım tebessüm. - Ben aslında Nazimiye Hikmet'im, bu kafiyelerin kaynağını açıklıyorum. İçimdeki ozan-iye fışkırıyor klavyeden işte arada, idareten dayanacaksın ehehe. - Güneş sonunda sözümü dinledi, 1 günlüğüne olsa da bıraktı bizi. Sanırım Güney Yarımküre'ye bir umut olmaya gitti. Canım benim. Giderken yerine yağmuru bıraktı, aslında çok vefakar çıktı bu Güneş. 

     Parmak uçlarımda dans ederken yağmur damlaları içimde bir taraflarımı yırtarcasına haykırıyordum, çocuklar gibiydim, adeta ağlıyordum ve dedim ki: " Hobarey, nolareey. Yihaa, yuhaa, ohaa. " Hatta kış gelmiş triplerine girdim, bir Cappucino yaptım kendime. Tripkar tripkar oturuyorum klavyenin karşısında. Fakat beynime akın etti şimdi şu soru: " Yahu bu tapılası hava, gelecek hayvansal sıcakların bir habercisi olmasın? Neden olmasın? Olur olur. Olmaz dimi ya? Bilmem ki. " Böyle tezatlarla boğuşuyorum işte, güreş falan yapabilseydim ona da kalkışırdık. Biz şimdilik laf dalaşına girdik, ağzını burnunu dağıtıp geleceğim bu tezatların. Nerde benim kelime sopam?

     İşin aslı, ben yağmuru çok seviyorum. Bazı insanlar sevmez, ölesiye kaçar yağmurdan. Fakat ben saçımın içine, biraz da üstüne ne kadar sıçacağını bilsem de... Yine gördüğüm zaman çıkarım karşısına, dolaşırım elinden tutup. Öyle belki çocukluk. Belki heyecan. Belki bağımlılık bir nevi. Bilmem ki? Bazıları sevmez yağmuru, maskeleri akıp gidecek diye suratlarından. Ama ben inatla yağmur sevdalısı olmaktan vazgeçmiyorum! Vazgeçmem! Vazgeçebilemem! 

9 Ağustos 2011 Salı

Biraz Hüzünlü Biraz Da Müzikli

     Kalemimi ciddiyetten tarafa çeviriyorum ve lugatımdaki bütün muzur sözcükleri bir kenara fırlatıyorum. Evet doğru duydunuz! Bu yazım gayet ciddi olacak, biraz hüzünlü, biraz da mağrur, bir tutam da mağdur belki. Aslında hüzünlenmek için de bir sebep yok, sadece gecenin karanlığı ve kulaklığımda bangırdayan müzik, biraz da gözkapaklarıma düşen yorgunluk beni emo bir psikolojiye itti. Ama emodan daha çok neye üzüldüğünü bilen bir psikolojiye. Neye üzüldüğünü kabul etmese de içten içe bilen bir ruh haline... Ama bir yandan da üzülmek için bir durum olmayan saçma bir parodiye işte. Neyse siz şimdi benim tezatlığımı bırakın yahu.


     Hep düşünmüşümdür: İnsan ruh haline göre mi müzik dinler? Yoksa ruh hali dinlenilen müziğe göre şekillenir mi? Müzik seni mutlu etmek için bir araç mıdır, yoksa mutluluğuna mutluluk katmak için kulağının ihtiyaç duyduğu bir rahatlama mı? Seni bir anda başka biri yapmak için bir güç müdür? Yoksa sadece o halini biraz daha tastiklemek için kulaklarınla biraz da kulaklıklarınla dans eden bir ruhsal doyum mudur? Bilmiyorum. Müzik çok ilginç bir şey. İnsanı bir anda başka bir yerlere götürebiliyor sanırım. Ya da fark etmeden kapısına kadar geldiğin bir yerde sana nazikçe kapıyı açıp, içeri davet edebiliyor. Kim bilir? Bilen bilir de ben bilemem. Sadece bana bir anda başka duygular yüklediğini, bazı şeyleri farkına varmamı sağladığını hissedebilirim. Ve gecenin akan yalnızlığında, pencereden sızan rüzgar sesine uyumlu bir şekilde ruhuma işlediğini söyleyebilirim. 


     Müzik mi ruhun gıdası, yoksa ruh mu müziğin gıdası, onu da bilemem. Ben bugün sanırım hiçbir bok bilemiyorum. Sadece susuyorum ve dinliyorum. Belki biraz daha iyi olurum diye, belki biraz daha anlarım diye. Belki, belki demeyi artık keserim diye. İçimde gömülü kalan şeyleri çıkartıp belki yüzleşirim diye konuşmuyorum. Sadece dinliyorum. Bekliyorum. Hissediyorum. Susuyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve karşımda kendimi aynaya bakarken buluyorum. Gözlerimde biraz yaş birikmiş, peçete elimde öyle donuk bir bakışla kendime bakıyorum. Sonra gözlerimi açıyorum ve karanlık odamda tek başıma mal mal oturuyorum. Hayat bu işte, müzik bir anda beni boş bir odaya, boş bakışlarımla götürürken, gerçeğe dönüşte kendimi yine boş olsa da benim odamda, daha da boş bakışlarla bulabiliyorum. Hüzün kaplasa da etrafı, mistik bir kokuyla sarsa da vücudu, ondan kurtulmak pek de zor değil. Çünkü çok sıkıcı lan. Neyse bu kadar yeterli. Ben yine gömerim kabrime, yüreğimin derinliklerinde toplu mezarlık yaparım bütün hislere, kişilere, düşüncelere.


     Aslında kimileri gibi şarkı sözleri paylaşarak Twitter'ımı ve milletin ana sayfalarını bok edebilirdim. Ama yapmadım. Burada salak salak melankolik melankolik şeyler yazdım. Ve gidiyorum şimdi, tekrardan döndüm ciddiyetten uzak olan o köşeme. Huzurluyum şimdi. Okuduysan da mucakslarımı yolluyorum. Gözlerin yorulmuştur, otur hele bir dinlen.

7 Ağustos 2011 Pazar

Sofistike Bilgili Tabaka

     Sanal alemde herkes kültürlü, herkes elit, herkes her şeyi bilir. Herkes kahin. Herkes idealist. Herkes şair. - Yalnız kafiyeli oldu, irisler bayram etsin eheh. - Bir iki tane afilli söz öğrenen herkes, sanal idealizmin en önemli bireyi haline gelir. Kitap okumanın gereksizliği ise su götürmez bir gerçektir. Ne gerek var? Birileri okumuş, iki üç tane fikir atmış işte ortaya. Sen niye kurcalayacaksın dimi sanal idealist? Zahiri filozof, ezberci ahmak. 


     Puzzleın küçük bir parçasını bulduklarında, bütününü tamamlamaya gerek duymuyorlar. Daha doğrusu buldukları  parçayı her şey zannedip, dünyayı o kapandıkları küçücük parçalarından ibaret sanıyorlar. - Tabi o parçayı onlar mı buldu, o da tartışılır eheh. - Arada bir modaya uyacak şekilde bir iki fikir de ödünç alırlar tabi ki. Abartmamak gerek. O kadar da sığ değillerdir belki de. Birkaç adım atsalar bir derinliğe sahip olacaklar aslında.. Ya da ben hayaller diyarında mal mal dolaşıyorum son cümlemi söylerken.


     Ben de büyük bok değilim elbet. Fakat bunun bilincindeyim. Bu bilinç sayesinde bir ortanca bok falan olabilmişimdir belki. Bilmiyorum ki. Neyse, sanal idealizme selamlar olsun. Mantalitenize harakiri yapıp, yeni bir düşünce sistemi geliştirmeniz dileğiyle. Tabi kişisel gelişim zımbırtısı dahilinde değil bu söylediklerim eheh. İyi bir çocuk olursan şirinleri bile görürsün olayı vizyondaki için geçerli değilmiş, haberiniz olaa. Sonra iyi çocuğum triplerinde gezmeyin ortalıkta, yazık olabilir yane.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Korku Filmi Klişeleri Vol. 2

     Hatırlatma: Volüğm 1


     Korkmayın şimdi burada isim verip kimseyi rencide etmeyeceğim, öyle dizin falan titriyorsa ellerinle durdur onu bir şey söylemeyeceğim senin hakkında. Sadece bu zinde dimağlarımıza gönderilen salak imalarına dur diyeceğim! Farklı filmlerde aynı olgu.. Sıktı be cancağızlarım. Neyse ben klişeleri sıralamaya devam ediyorum, iyi seyir-okumalar dilerim. Zira okurken izlediğiniz filmler aynı film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçecek, biliyorum. İnkar etme!


     9- Bir anda ekrana fırlayan bir cisim veyahut bir kedi ya da sadece bir gölge ile korku dozunu yükseltme çabaları klassico makamına erişmiştir.


     10- Sakin, sessiz, narin olan karakterimiz bir anda cengaver kesilip gücüyle bizi dumura uğratabilir. Hatta genelde o piçovs katil çıkar lan.


     11- Kötü olayın gelişi giden elektrikten anlaşılır. Elektrik bile korkuyor kaçıyor işte daha ne olsun? eheh


     12- Kurban aynaya bakarken bir anlığına kafasını çevirip yeniden aynaya baktığında katil-canavar-ruh ne haltsa orada belirir. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler, demek ki bir anlığına gözünün görmediği noktaya giderek gönülden uzaklaşmaya çalışmışlar. Ayy canlarım, ne düşünceliler. 


     13- Gruptan ayrılanı kurt kapar misali filmde de grupça hareket edilirken oradan ayrılan eleman anında ölüme doğru gidilen yolda emin adımlarla gitmiş olur ve cesedi birkaç dakika içinde selam çakar gruptaki diğerlerine.


     14- " Others " korku filmi isimlerinin kaşarlaşmış sözcüğü. 


     15- Kurban katilin yerini bilemese de katil mistik güçleriyle anında kurbanın yerini tespit eder. Adamların beyinlerinde radar var, anında buluyorlar besbelli.


     16- Kurban tam ortamdan sıvışacakken ayağını ya da kolunu bir yere vurur. Beceriksiz şu zamane kurbanları, sessizce kaçsana absürt kafa eheh.


     17- Arabaya koşulduğunda kontak ilk seferde çevrilmez. Fakat tam katil ya da yaratık her ne boksa o kurbana ulaşacağı zaman mucizevi bir şekilde araba çalışır ve kurban vınnnlar. Turkcell vınn işte her yerde.


     18- Araba ıssız bir yolda bozulur, ne hikmetse bir anda çalışmayacağı tutar. " Gerizekalı madem peşinde psikopatın teki var, senin ıssız yolda işin ne? " diyesi gelir insanın içinden öyle anlarda. Fakat klişe cancan bunlar, takmayacaksın.


     19- Müziğin sesi artarsa biri ölüyor, öldü, ölecektir. Güven bana. Seninle Testere gibi " I want to play a game. " durumlarında değiliz. 


     20- Bir sessizlik oluyorsa o sükunetin habercisi değildir. Kesinlikle bir bokluk olacak demektir. Tırast miğ beybi.


     Gece gece aklıma başka bir şey gelmedi lan. Sonra belki sesi yükseltip volüğm üçe alırım. Kim bilir? Ben bile bilmem.



3 Ağustos 2011 Çarşamba

Açım, Açsın, Açız, Açlar

     Karnımdan gelen gaipten seslerle kanka olmuş olabiliriz. Yanımdan ayrılmıyorlar canlarım benim. Benimle konuşmaya da çalışıyorlar ama maalesef aramızdaki bağ o kadar yücelmiş bir durumda değil. Bir gün ben onları anlayacağım onlar da beni.. Ama şimdilik bana aç olduğumu vurgulamaktan başka bir etkide bulunmuyorlar.

     Bir de kafamın içinde sek sek oynayan sincapları unutmamak lazım. Her sek atışlarında kafamın içinden sinir uçlarıma doğru haykırışlar eşliğinde bir baş ağrısı fışkırıyor. Canlarım. Yerim lan onları. Bu mecazi söz o sincaplar tavuk olsaydı gerçeğe doğru gidebilirdi. Ama işte ne yapalım? Kader, kısmet dolaylarında dolanır bu şeyler.

     Neyse. Ben biraz kitap okuyacam, sonrasında zaman makinesi yapmaya başlayabilirim. Bunun için Back To The Future seni de izlemek gerek. Hem benim Dr. Brown'dan farkım ne ki cancağızlarım? He açım şu an belki o olabilir.

Farklıydım O Geldiğinde

     Birden bire karşıma çıktı. Hiç bilmediğim bir yerde, hiç tahmin etmediğim bir anda karşımdaydı. Bana pis pis sırıtıyordu. Beni görüyordu da görmüyormuş gibi davranıyordu, çünkü artık o ben olmuştum. Kendimin aynası olmuştum. Fakat şeytanlı filmlerdeki gibi ben kıpırdamıyordum o karşımda hareketleriyle beni ürkütüyordu. Aynı bana benziyordu. Biraz daha tombuldu.Ya da ben kilo almıştım. Biraz daha boyu uzundu. Ya da ben kendimi görmek istediğim silüete sokmaya başlamıştım. Bilmiyordum. Tek bildiğim daha önce böyle bir şeyle hiç karşılaşmamış olmamdı. Çok farklıydı. Bendim de hani ben değildim bu. Başka biri olmuştum ben. Farklı biri..

     Bakışlarımda farklı bir insan, gülüşümde farklı bir duygu, tebessümümde farklı bir anlam, duruşumda bile farklı biri vardı. Farklıydım o geldiğinde. Bendim de işte ben değildim de. Arada yine " Merhaba " demeye gelir. Zaten herkese böyle biri gelir. Vefakardır yani. Bazı dostluklardan daha çok yanında olmuştur. İyi gününde yanında olma imkanına sahip olmasa da kötü gününde hep yanındadır. O senin kötü gün dostundur lan. Ama dost değildir de. Garip bir şeydir işte. Sensindir o ama sen de değilsindir. Çok farklıdır. Söylemeyeceğin şeyler söylersin, yapmayacağın şeyler yaparsın. Ve sonra ardından gelen pişmanlık.. Bir daha onunla karşılaşmak istemezsin. Bıraksın gitsin istersin seni. İlk zamanları çok ilginç gelmiştir, sonuçta bilmediğin bir yönünü, bilmediğin bir tarafını görmüştün. İçindeki şeytani duygularla karşılaşmıştın. Her insanın içinde olan kötülüğü sen de tatmıştın. 

     Başta güzeldi. Başta tatlıydı. Yıllandıkça ekşileşti. Sonra damağımda acı bir tad bıraktı. Ve gittikçe tüketti beni.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Döl İsrafı Yapmayın Lan Yazıktır

     Nasıl bir gecede, nasıl bir orgazm sonucu, nasıl bir yumurta ile nasıl bir sperm bir araya gelmiş de böyle bir karakterciği meydana getirmiş diye düşündüğünüz olmuştur sizin de. İnsan demeye dilim değil klavyem bile varmıyor, karakter olmayı zaten kalıbı almıyor o yüzden karaktercik diyorum. Fakat bu yazı belirli bir formdaki bir canlıya değil, öyle sevmediğim profilde olan bütün karakterlere atıf olsun. Belki bir nevi bazılarınızın içinde kalmış öfkeyi de dışarı atıyorumdur, eğer öyleyse ne mutlu bana, ne mutlu bu klavyeye, ne mutlu bu saçmalayan naçizane kelimelerime.


     Elitliği küfür etmemekle ölçüyor iseniz ben yokum canciğer kuzu sarmalarım. Döl israfları ile karşılaştığımda ağzımdan süpersonik bir hızla çıkabilir argotonik şeyler. Bir bakarsın araba yarışına katılmış, birinciyi de geçmiş, hızıyla görenleri kendine hayran bırakmıştır bu argotonik fasafosik fosilistik sözcüklerim. Amaaa asıl küfür ettiğini belli edenden korkmayacaksın, yakınında olup sana küfürden beterini yapandan korkacaksın. Yane bu şerefinin cenazesi kalkmış karakter yosmaları korkutmalı adamı ya da kadını ya da çocuğu. Her ne şekilde olursan ol yine de kork. ( what the fuck? ) Burada ebeveyn olmanın da zorlukları göze değil direkt olarak irise çarpıyor. Şekil A'nın üçüncü tüzüğüne göre buradaki şematik durum bize bu konuda açıklık getiriyor. Ve diyor ki küfür edeceksen et ama abartma, her şey dozunda.


     Her şeyin israfı yazıktır be, döl israfı yapmak da elbette ki yazıktır. Tuğba Ekinci aslında Kondom isimli parçasında bunu anlatmaya çalışır sizlere. " Herkese kondom " derken siz sapık anlamıştınız dimi? Fesatsınız olum! Orada kadın çok ulvi bir konu hakkında bilgi veriyor aslında. Ama sizlerin hatası değil be döl kaynakları. Fakat ileride küfür yemek istemiyorsanız önceden iyi düşünerek almalısınız bazı şeylerin kararlarını. Dünyadaki orospu çocuklarını silme operasyonuna başlayın. Haydi öptüm sizi, güveniyorum sizlere.


Yuh ya gerçek değildir herhalde. Ya da Shrek'in insan versiyonu bu el. Evet evet.