28 Ekim 2011 Cuma

Seçim Yapmadan Geçirgen

     Hayat bu aralar, dinlemediğin aptal bir pop şarkısının diline dolanması kadar sinir bozucu ve bir kase dondurmanın koşulsuz önüne sunulması kadar mutluluk verici bir hal aldı. Zıt kutupların ortasında dolanan bir mülteci olarak sıfatlandırabilirsiniz beni. Kâh kahkahalarla gümletirken basmış olduğum metrekareleri kâh bir kitabın sayfaları arasında gözyaşları içinde boğulabilirim. Karşıdan karşıya geçerken bir anda fikrimi değiştirip ters yöne doğru depar atabilirim. Ruh halim bukalemunvari bir silüete büründü, renk değişimi gibi his değişimi yaşamaya başladı. 
     

     Gececil. Gece sevdalısı. Karanlık aşığı. Psikopat şahıs bendeniz. Lakin emosal faktörlerden ırak bir şekilde, pesimistlikle aramda kilometrelerce uzaklık bırakarak seviyorum bu huzur kaynaklarını. Minik bir ışık huzmesinin aydınlattığı karanlık odayı. Ekranın ışığının eşyalara vurduğu o dingin zamanları. Su birikintisine yansıyan o ışık parçacıklarını. - Ve bu sırada kulaklığımda hafifçe yükselen müziğin vermiş olduğu rahatlatmayı. - Buradan şunu çıkartıyorum, eğer ki kendi evim olsaydı elektrik faturalarına çok az bir katkıda bulunurdu ışık faktörü. Kitap neyin okuyacağım zamanlarda açılırdı anca kendileri.


     Kitap okumayı sevmeyen, film izlemekten hazzetmeyen insanlar benim gözümde yaşamayı bilmeyen angutlardır. Bu tıpkı şey gibi; dondurmayı sevmeyen, çikolatan nefret eden bir çocuk olmak gibi. Ya da rahat bir şekilde nefes alabildiği halde, ruhu suni solunum cihazına bağlanmış bir kronik-salak gibi. - Sütlü Nuriye'yi tatmamış biri olmak gibi ehehe. - He bir de yalanın çepeçevre sardığı, her kelimesinin içinde yalancılığın tohumları yeşeren, insan sıfatına bürünmüş yalanın ayaklı hali gibi dolanan karaktercikler angut profiline cuk diye oturan cinstendir. Angutlarla hayat zor yahu. Eğer çevrenizde böyle gereksiz insanlar var ise, onlardan kurtulmaz iseniz, sizi de angutluğa sürükleyebilirler. Angutus oktavyus silisyum. - Kendimi bir an Harry Potter'da büyü yapan bir Gryffindor gibi hissettim ehehe. - 


     Hayat zor yahu. Hele Turkcell'liyseniz hayat size daha bir zor, daha bir geçirgen. Fakat hücre zarı gibi seçici-geçirgen değil o her koşulda, seçim yapmadan geçirgen. - Sayısal öğrencisinden gelen demeçlerle şaha kalkan biyolojik bilgilerine selam olsuun. - 


     Bayadır yazmıyordum. Bunun için vicdan azabı çekiyordum. Ruhumun derinliklerinde bir taş gibi taşıyordum bunu, her nefes alışımda içime çöküyordu azaplanış. Bugün klavye bağırdı artık bana, başına geçmem için emirler yağdırdı. İlk sövüş sayış seanslarından sonra üslubumu toparladım ve tekrardan karşınıza geldim. Hoşgeldim. Hoşbuldum. Sefalarımı da aldım geldim. Ve şimdi gözlerimde bir parıltıyla karalamacama son verirken, derin bir nefes alıyorum. Diyaframı düzleştiriyorum ve - sanki ben demesem yapmak aklınıza gelmeyecekmiş gibi - kendinize iyi bakın, diyorum.

13 Ekim 2011 Perşembe

Ohamatör

     Kafamı meşgul eden bir sürü fikir, yapılması gereken bir sürü şey var. Fakat gerçekleştirmek için hepsini bir 200 yaşı dolaylarına kadar yaşamak şart. Reenkarnasyon da olamayacağıma göre, köşeme çekilip gözyaşlarımı yitip giden hayallerimin üzerine asit yağmuru olarak yağdırabilirim. Sümkürüklerimi üstlerine salarak kendimi bir nebze de olsa rahatlatabilirim. Ütopyalarda kaybolmuş bir dilenciyi oynayabilirim. Veyahut hayalperestlik acentesi açarak hayallerimi duygu fakiri insanlara dağıtabilirim. Bilmem ki. Hayal kurmak güzel olduğu kadar biraz da can yakıcı. Bazen duygusuz, sığ bir insan olmak istiyorum. Belki hayat daha basittir onlar için, kim bilebilir ki?


     İnsanoğlu garip bir varlık. Kedilere nankör sıfatını yapıştırıp, on aslan kıvamında nankör olanları mevcut dünya topraklarının içerisinde. Aslında onlar homo sapienslikten çıkma,  hayvanlaşmış, ten kostümlü karaktercikler. Ama ben bugün onlardan bahsetmeyeceğim. Ne gerek var herkesin bildiği konuları pişirip pişirip insanların önüne koymaya. Tıpkı bizim Türk televizyoncuların yaptığı gibi, tıpkı kimi kitap yazarlarının araksal yollarla bize kakalamaya çalıştığı cümleleri gibi. Ya da ne bileyim siyasilerin seçim zamanları değişen tavırları gibi. Yeni kampanya: Her eve bir " ohamatör " Yiha.


     Ey saç dökülmelerine karşı etkin formüller geliştiren bilim adamları, bir gün düşünce fakiri insanlara da düşünce geliştiriciler üretebilecek misiniz? Her şeyden etkilenen aciz zihinlere de kendi düşüncelerini üretebilecekleri imkanlar sunabilecek misiniz? Ya da şöyle söyleyeyim, bir şeyden haberi olmadan, rant sağlama amacı ile konuşan, maksimum sığlık minimum bilgi içeren dimağlara bir nebze de olsa akıl sunacak mısın? Etki altına giren zihinleri kurtarabilecek misin? Sorulara soru eklesem de cevap hep aynı umutsuz vaka olacak. O yüzden daha kalbine inme indirmeyeceğim bilimciğim, korkma sustum şimdi.


     Bütün bir yaşam boyunca aynı mesleğin uyruğu altına girmek bana çok sıkıcı geliyor. Belki bundandır hala bir tercih yapamamış olmam, ya da belki de sadece üşengeçlikten. Ya da şu an öksürmelerimin zihnimi köreltmesinden. Belki de baş ağrısının düşünce yetimi ele geçirmesindendir. Hırsız var yetişiiin, düşünce yetimi çalıyorlaaar! Dil küfürsel işleve geçiyor, klavyeden çekiyorum parmaklarımı buraya da sıçramasın diye. Öperem sizi.


     Acaba ağaçlar gibi biz de yüzyıllar yaşasak sıkılır mıydık hayattan? Yoksa yüzyıllar geçmiş olduğu halde hala doyamamış mı olurduk? Kesin doyamazdık, sömürdükçe sömürmek isterdik yaşamı. Çok şerefsiziz lan biz.

9 Ekim 2011 Pazar

Soğuğun Betimsel Rahatlatması

     Tekrar tekrar ve yavaş yavaş her saniyede biraz daha içime çekiyordum havanın rahatlatıcı düzeye erişmiş soğukluğunu. Biraz titititriyordum, bir üşüme sarıyordu bedenimi, havanın titreşim hareketlerine eşlik edercesine titreşiyordum bir sağa bir sola. Hasta olma ihtimaliyle karşı karşıya olsam da, biraz daha yanında duruyordum soğuğun, inatla. Her saniyesinden keyif alırcasına, her dakikasında biraz daha kızarırcasına. Ve sonunda burnumu hissedememecesine kadar, inatçı çocuklar gibi ayrılmıyordum yanından. Aptal bir tebessüm suratımı sardığında. Saçma düşünceler zihnimi sarıp sarmaladığında.


     Çoğu insan sevmez yağmuru. Maskeleri akıp gidecek diye korkar suratından. Nü hissederler kendilerini yağmur damlaları etraflarını sardıkça. Bazısı ise - bkz. ben - tapar yağmura. Sadece çocukça bir hevestir belki. Ya da sadece yağmurun kokusunu duyma arzusu. Parmak uçlarında dolanırken yağmur damlaları, zinde hisseder kendini, bırakır her şeyi bir kenara. Sadece anın tadını çıkarır. Ardından gelen toprağın kokusu.. Çikolatadan sonra ikincil endorfin kaynağı olarak kullanılabilir. Rahatlatır düşünceleri. Aklın ücra köşelerine girer masaj yapar oralara, rahatlatır ruhunu. Ne kadar saçımın şeklini şekilsizliğe doğru götürsen de yağmur, seviliyorsun cancan.


     İşte. Soğuğa karşı alerjisi olan bir şahsın trajikomeditasyona yakalanışı böyle bir şey olsa gerek. Fakat alerjik toksinlerden arındığım kanaatini getiriyorum. Zira artık hayvansal öksürüklerim aldı başını başka diyarlarda başka insanlara musallat oldu. Beter olsun! Sonbahar tam anlamıyla gelmiş olmasa da, sabahları zindeliğe ulaştıran buzzz gibi hava ve kulaklığımda yankılanan birkaç parça, beni kendime getiriyor. Sıra köşelerinde uyuklamak zorunda bırakmıyor en azından. Gözkapaklarıma çivi batırmışçasına açık kalmasına zorluyor. Soğuğu seviyorum ben. Yağmuru daha bir seviyorum ben. Bu durumda evsizler ne yapar, ne eder açıkcası hiç düşünmüyorum. Biraz bencillik bu yaptığım, biraz umursamazlık. Fakat düşünmediğimi fark ettiğim anda da bir vicdan azabı kaplıyor içimi. Susuyorum sonra, yağmurun tadını, soğuğun ürpertisini çekiyorum içime. Miss.

4 Ekim 2011 Salı

İklim Değişikliği

     Zaman, parmak uçlarımdan akıp giderken ardından bön bön bakmaya tahammül edemiyorum. Geçmiyor gibi gözükürken, her saniyede her salisede biraz daha geçirirken, elimde kalan yokluğun soğuk hissiyatıyla kendimi kaybolmuş hissediyorum bu karanlık odayı aydınlatan ekranın ışık huzmesi karşısında. Salak bir tebessüm konuyor suratıma bazen, bazense tarifi imkana elvermeyen bir hüzün karmaşası. Bir yokmuşum gibi hissediyorum bir varmışım zannediyorum bu kaosun ortasında, gürültünün baş ağrıtan o rahatsız edici tırmalamasının etrafımı sardığı bu boşluktan ibaret tezatlar şehrinde.


     Her şey değişiyor. Değişmem diyen herkes değişiyor. Ben de değişiyorum. İtiraf etmekten korksan da sen de değişiyorsun. Aynaya her bakışında karşında aynı kişiyi gördüğünü söylüyorsan, çocuklara özgü olan o masumiyet senin silüetine pelesenklenmiştir, ballı bıdık seni. İnsan mutluluk iki elinin arasındayken değerini anlayamayacak kadar nankör ve huysuz bir varlık. Yere düşürüp kırınca onu, varlığının kıymetini o zaman anlar. Tebessüm eder yine de, fakat ağlamanın opsiyonlarından biri olarak yüz kaslarını kıpırdatır. Her tebessümde içine döker yaşlarını, bakışlarına gizler loş umudunu. Ve her soluk alışverişinde, biraz daha bırakır hayallerini, camii avlusu olmasa da, ütopyalara bırakıp kaçar onları. Büyük bir pişmanlıkla son hızla koşar. Gözyaşları yanağına birikir. Damlatmaz. Damlatamaz. Her şeyi arkada bırakıp kaçmak ister. Yapamaz. O da ütopyalardan kaçar ve sığınır bu uçsuz bucaksız karanlığın en kuytu köşesine, kaybeder her soluk alışverişte kendini. Her gün biraz daha yitirir içindeki çocuğu. Bir parça daha kendini.

     
     Hohh. Sıkıldım. Bu kadar depresif ve karamsar betimlemeler karşısında kendimi Polyanna'nın zıtlaşmış kutbunda sandalyeleri çekip oturan bir karakter olarak hissettim. Esasında kesinlikle öyle değilimdir, bilirsiniz. Fakat arada blogun havasını da değiştirmek gerek, iklim değişikliğine girmemiz sebebiyle araya sıkıştırılmış keder ve hüzün bulutları kelime yağmurlarıyla ıslattı blog sayfamı. Başım da ağrıyor benim. Bir yağmur yağaydı eyiydi. Uyku çöktü gözkapaklarıma. Uyku-kolik şahsım sizleri öper. Görüşenzitelos.

2 Ekim 2011 Pazar

Yorgunluk Saçmalaması

     Klavyeye her dokunuşumda kelimelerime kelime katan bir sessin sen " tık tık " Daha doğrusu sizin tabirinizle " tıktıklamak " olarak minimalize eden bu ilahi endorfin benim ilhamımın kaynağı gibi bir şey olmaktan kendini alıkoyamaz. Bir de arka fonda hafiften bir müzik varsa, hafifleşmiş bir ruh haline geçiş yapmışsam, hafif bir tonda ilerler yazımın akıbeti. Hele bir de yağmur yağıyorsa keyfime diyecek bir şey bulmanız, olasılıktaki sıfırın bile altında bir yerlere düşmüştür. Eskiden kalem kağıt vardı, şimdi ise klavyeyle blog sayfasının beyaz kağıdı andıran sanal defteri duruyor karşımda. Olsun ben memnunum halimden. Sanallaşan insanlığın salaklaşan zihinleri zahiri bir kalemle anlatır dertlerini nasılsa, öyle değil mi?


     Baş ağrısının kronikleştiği noktada dilin terbiye edilememiş kelime haznesi kendini ortaya atar. Kafanın içinde dans eden sincaplara lanet okuyup, popülasyonlarına kadar girip çıkar cerrahi müdahalenin bile değiştiremeyeceği bu sözcük seli. Düşünce yetisi " Yetişiiin! " çağrılarıyla " S.O.S please someone help me " modunda ağlamaklı bir düşünce tonuyla kıvranır zihnin kuytu limanlarına. Kısacası hafifleşmiş bir ruh haline münhasır olamadığımdan şu saliselerin saniyeyle buluştuğu dakikaların sessiz ve karanlık köşelerinde, hafifleşmiş bir akıbete doğru yol alamıyor cümlelerim, sözcüklerim ve daha nice kelime bombardımanı yaptığım klavyem.


     Ruhum tembellerin diyarında kraliçe aday adayı olma yolunda bir ilerleyişe geçmiş durumda. Zihnim onun emirlerine itaat etmek babında, serzenişte bulunmadan usulca tembelliğin gereklerini yerine getirmekte. Kafamın içindeki sincaplar ise iyice işi abartıp, 4. Sincap Savaşını çıkarttılar sanıyorum. Zira şu an hoparlör gibi gümbürdediğini hissediyorum kafamın. Dımtıs.


     Uykusuz olmak zor meziyettir. Yaşıyor gibisindir fakat yaşamsal fonksiyonların yorgunluğun esareti altındadır. Gözkapakların her daim uzak kalmış iki aşık gibi birbirlerine kavuşmak ister, sen burada kara kedi konumundasındır. Onlar buluşamaz, buluşabilemez! Damarlarına kafein enjekte ederek ayık kalmak istersin. Yorgunluğa teslim olmamak için uyku gardiyanlarından olabildiğince hızlı bir şekilde boyut atlayarak kaçarsın. Doğruu en büyük ayrıntıyı atladım, yorgunluk sülük misali yapıştığında ise ayakta uyursun. Rüyaları ayıkken görmeye falan başlarsın. İşte elime her test kitabını aldığımda bunlar gerçekleşir gözlerimin önünde. 


     Zaten paragraftan paragrafa apayrı boyutlarda saçmalamamın nedeni baş ağrısı ve uykusuzluk ikilisidir. Ama yine seversiniz beni, bilirim. Ben de severim sizi, ama sizden çok uykuyu. Uyumayı. Bilinçaltımın birkaç saat rahat rahat takılmasını seviyorum. Uyuklamalı ruh haliyle klavyeye parmak basıyorum. Bu bir çeşit imza, bir çeşit yorgunluk saçmalaması.  

                               Bu da " mutluluğun resmi " imiş.