11 Kasım 2011 Cuma

Bir Tutam Mağrur, Bir Parça Mağdur

     Bilmediğin dildeki bir kitabı okumaya çalışmak gibi bu aralar yaşamak hayatı. Biraz anlamsız, biraz karışık, biraz da saçmalıkla dolu. Bir tutam mağrur, bir parça mağdur ve bir avuç da mahkumuz bu kaybolmuşluğun çepeçevre bizi sardığı tezatlar şehrinde. Hangi dilde yazıldığı belli olmayan bir kitaptaki kelimeleri anlamlandırabilmek için harcıyoruz saatlerimizi, günlerimizi belki de aylarımızı. Çözülemeyecek bir bulmacanın cevaplarını bulmaya kafayı takmış haldeyiz. Puzzleın kayıp parçasını - belki de hiç olmayan parçasını - bulmak için harcıyoruz geçirgen zamanı. Kaybediyoruz elimizdekileri, biraz daha mağrurlaşıyoruz sonra, biraz daha mağdur.


     Yelkovan akrebi sanki her gün daha hızlı kovalamaya başlıyor. Sanki her gün bir önceki günden daha hızlı akıp gidiyor zaman avuçlarımızdan. Tutamıyoruz bir türlü. O geçip giderken ıslanmış gözkapaklarımızla uğurluyoruz onu, yağdırdığımız yağmurlar eşliğinde. Belki Cem Adrian'dan Yağmur'u dinliyoruz o esnada, belki de Şebnem Ferah'tan Yağmurlar. Kapatıyoruz gözlerimizi bu kaosun karmaşasına, biraz daha mağrurlaşıyoruz sonra, biraz daha mağdur.


     Aynı dili konuştuğumuz halde birbirimizle iletişim kuramayacak kadar acizleşmişiz zamanla. Sözcükler gittikçe anlamını yitirmeye başlamış, anlaşamaz olmuşuz zamanın her tiktaklamasında. Kaybetmişiz birbirimizi, bir parça da kendimizi. Yitirmişiz duygularımızı, bir parça da insanlığımızı. Aynı dili konuşsak da ayrı anlamlar yüklemeye başlamışız sözcüklere. Aynı havayı solusak da nefret etmişiz birbirimizden ölesiye. Kırmışız birbirimizi, belki de en sevdiklerimizi. Kapamışız kulaklarımızı dışardaki gürültüye, biraz daha mağrurlaşmışız sonra, biraz daha mağdur.


     Bazı filmler vardır; ne kadar izlese de insan her seferinde aynı duyguyu, aynı anlamı vermeyi başarır. Aynı müziğin girdiği o ezberlenmiş sahnedeki aynı mimikle ağlatmayı başarır insanı biraz daha. Bazen sinema salonunda herkes birlikte ağlarken aynı sahneye, bazen aynı sahneye kahkahalar atarak belli bir ahenkle doldurabilir salonu, o metrekareleri kaplayan birbirini tanımayan onca insan. Anlamamız gereken şu aslında; ne kadar farklı olsak da, bazen hepimiz aynıyızdır da. Ne kadar yabancılaşsak da aynadaki şahsımıza, aslında yine bizizdir o. Belki biraz daha mağrurlaşmışızdır, belki biraz daha mağdur.
       

4 Kasım 2011 Cuma

Minik Buruşuk E.T Yüreği

     Ayın karanlık yüzünün kuytularında bir kenarı aydınlanmış olan, küçük bir köşkün içinde oturup televizyon niyetine dünyayı seyreden çekirdek bir E.T ailesi hayal edin. Arada bir dedeleri ziyaretlerine gelir, bazen aile toplantıları düzenler o gün " televizyonlarında " izledikleri hadiselerden bahserdeler bu mavi-yeşil light tonundaki varlıklar. Hehh işte bu E.T ailesinin bir gün sizi kaçırdığını tahayyül etmenizi istiyorum. Ve ırkınızın ne boklar yediğini daha yakından izlemeniz için sizi televizyonlarının karşısındaki bir koltuğa oturttuklarını getirin gözlerinizin önüne, biraz da gözbebeklerinizin. Dünyanın girdiği bu karanlık girdabın içinde yüzen kıtaları görmeye, insanlığın ölüm seremonisini dinlemeye gönlünüz el verecek mi? Sümkürükler sıçratacaksın E.T canların ilginç desenli parkelerine, benden söylemesi.


     - Aslında burada " aydınlamış olan küçük bir köşk " derken " illuminati " yi sübliminal mesaj olarak zihinlerinize ilettim ben, nabeeer? -


     Zaman her tiktaklamasında bir darbe daha indiriyor insanlığın ayakta durmaya çalışan, kanlar içinde haykıran o naif ve safi duygularına. Parayı veren artık sadece düdüğü değil akla gelebilecek bütün enstrümanları çalabilecek hale geldi. Yavaş yavaş. Tadıını çıkara çıkara. Rütbesel kuvvetin verdiği kitlesel gücün hakimiyetiyle. Birazcık da manimanimaniğ mastbi fanilemeyle.


     " Sizi fani pezevenkler, küfürün en çok yaraştığı tezeksikitirler. " diye bağırdığını duyuyorum E.T amcanın sinirler içinde yukarılardan. Senariste küfürler yağdırarak ağlıyor belki de bir taraftan. Yönetmeni tebrik ediyor en gerçekçi şekilde sunduğu için bu lanet olası hikayeyi. Sonunu görmekten korkuyor biraz da. Aslında sonu malum fakat sona gelene kadar katledilecek değerleri görmek istemiyor belki de. Belki de içindeki o E.T duygular kaldıramıyor gördüklerini, o minik buruşuk yüreği dayanamıyor yitip giden değer yargılarının kaybolduğu boşluğa tanıklık etmeye. 


     Biz rahatız bu esnada. Bu kaosun ortasında farkına varmıyoruz hiçbir şeyin. Fark etsek de unutuyoruz sonrasında. Tıpkı kötü bir kokuya alışan burundaki sinirler gibi, alışıyoruz zamanla kötü kokular yayan bu insanlığın yaptıklarına. Alışmasak da salağa yatıyoruz belki, düşünmüyoruz olanları. Düşünmek istemiyoruz. Elin E.T'si bile anlarken, biz bir boku anlamıyoruz anlayacağınız. 


Yalnız yıllar bu E.T'lere ne kadar da iyi davranıyor?