28 Aralık 2012 Cuma

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 5

     Zaman: Bilinmiyor, zaten hiç bilinmez.
     Yer: O da bilinmiyor, tanrım albüm kapağı bilinmeyen bir sanatçı gibiyim.
     Karakterler: Bir düşüneyim, onu da bilemedim bak. Sen kafanda kurgula, geliyorum ben.
     Olay Örgüsü: KAHİN MİYİM BEN! OKU DA GÖR, TEALLAAAĞM. Öğrencilere dayatılan, düzdürtülen, standartına saptırdıtılan şeyler burada işlemiyor. Fizik kanunları da işlemesin dedim; ama o yemedi. DEMİT.
     Ana Fikir: Bak o kesinlikle yok, ondan emin olabilirsin. Bilinen tek şey; ana fikirden muaf tutulduğu sözcüklerimin.


     - Böyle giriş gelişme yaptıktan sonra da hiç sonucunu getiresim gelmez. Şu an içimdeki öykü canavarı resmen klavyeden soğudu, zihnimden sıyırıp bedenini ruhuyla beraber halay çekmeye başladı. Ruhsar gelse de geri getirse o ruhu, bir de su getirse, iki sevap kazanır cennetinin kadını da olur hem. Bir beklentiye girdiyseniz kusura bakmayın, bundan sonra yolumuza hikayesellikten ziyade ne olduğu belli olmayan bir şeyle devam edeceğiz. Aslında yine kısacası BİLİNMİYOR. -


     "Günlük güneşlik" kavramını elindeki ışın kılıcıyla delen Mikail, bulutların ardına gizlediği Felsefe Taşı'nı felsefe yapmaya çalışan ergenlerin kafasına fırlatırken "sinirlenince terliğini fırlatan anne" görüntüsünü anımsatıyordu, gerçek filozofların namusunu, ırzını, haysiyetini korumaya çalışıyordu herhalde. Benim gibiler pek kalmadı, nesilimiz tükeniyor, bir dinazor kemiğinde reenkarne olacağım, o zaman iki tükenen neslin birleşiminden bir mükemmeliyet oluşacak. Yani 2 alana 1 bedava gibi bir şey, nitelendiremedim, sanırım Ruhsar lanetlemeye başladı. Pislik......


     Her şerdeki hayrı bulmaya çalışan bir çoban olup Simyacı'nın içine dalası gelirken paletlerini evde unuttuğunu hatırlayan bir pilot olmaktansa, pilot olduğunu unutan bir denizci olmayı yeğlerim. Günün anlam ve önemini "bugün üzerimde bir salaklık var" diye aktarırken bu anlamın bütün haftaya yayıldığını kaşlarımı çatıp gözlerimi kısarak, görmediğiniz o aptal ifadeyi üzerime geçirip yazmak istedim. Aslında istemedim, klavyenin üzerindeki parmaklar manyak gibi kendileri yazdı, benden bağımsız. Kafa nerede, kafa kağıdı, kese kağıdı, kağıttan röpdeşambır... Bu arada marketlerde ilk denemede o lanet poşeti açabilen insanlar var mı? SERGİSİNİ YAPALIM YA, nesli tükenmeden.


     Nesiller arası farkları ortadan kaldırmak için jenerasyonların kütle merkezlerini toplayıp karesini aldıktan sonra üçe bölüp aritmetiğinden integralini çıkartıyorlarmış. Çıkan sonucu da nüfus müdürlüğüne götürüp orada belli bir sisteme sokup, beceremedikleri çuvallardaki incirleri toplayıp bir incir tatlısı yapıyorlarmış. Sonra tatlıların içine bir yüzük saklayıp yüzüklerin efendisiciliği oynayarak içindeki çocuğu dışarı çıkartarak eğleniyorlarmış. Ne gereksiz, kafaları birbirine tokuşturup içinden çıkan damarlarla bir Süveyş kanalı yapıp yeni ticaret alanları keşfetsek daha işlevsel olur. Her şeyi İsviçre'ye bırakmayın, biraz atak olun.


     Öğütülmüş pirinci tarhana çorbasına atınca içinden "çile bülbülüm" diyen muhabbet kuşu çıkıyormuş. Tarhana çorbasının zaman makinesi etkisi görmesinden olsa gerek, yıllar önceden tanıdığı bir bülbülü hatırlıyormuş kuş o sırada. Kuş beyinli olsa da vefalı, vefalı olsa da kuş beyinli. Peki ben ne anladım o zaman bu işin balesinden, pabucundan, platform topuklusundan? Bir "of" çeksem karşıki apartman duyar, bir müzik açsam alttaki komşu "yeter lan" diye sinirlenir. Komşunun çocuğunun üçüncü dereceden kuzeni bile dert olmuş artık, zaman çok bozdu. Zamanı buzdolabına koymazsanız işte oda sıcaklığında böyle bozulur, hiç öğretmediler mi size küçükken, hiç görmediniz mi büyüğünüzden? Torunlarıma bırakacağım bir twitter ismi arıyorum bu arada, nasıl bir dünya bırakacağız onlara artık hiç bilmiyorum! Kahve fallarında gerçeklik payı olsaydı -bazen var aslında- hayat belki sürpriz unsurunu şekerini kaybetmiş bir baykuş gibi ortadan kaldırırdı. -sürpriz unsuru tatlıdır da aslında- Bir dahaki sefere telvemi üç kere tütütütüleyerek kapatacağım, üç kere "boş ol" demesem de "benim ol" desem baykuşun şekerini bulurum belki. Ağzımla kuş tutacağıma kuşa şeker tutturarak yeni bir atasözü, geleceğin atası, atasiyesi falan olurum. "Geçmişin üzerine Sünger Bob çekip hep beraber Patrick'in göbeğini eritelim." desem, Dukan diyetini getirir misiniz? Boş olma dolu ol. Bardakta su kalmış daha, vicdansız.



 Milyon defa dinlenesilerden. - ya da dinlenisilerden, yazımı tutturamadım. -

19 Aralık 2012 Çarşamba

Partiküllerine Kadar Melodilere Batırılmış Sözcükler

     Sokak lambalarının aydınlattığı geceye uyanırken sabah, oksijenin buzul çağının başladığını duyuran bir rüzgar dudaklarımı sıyırıp kendisini hücrelerimden içeri bıraktı. Mucizelere uyanan bir gün mucizelere kapanan geceyi uğurluyordu usulca, elinde sigarası, dudaklarında hafif bir tebessüm. Bitiş yerini başlangıca bırakıyordu ya da başlangıç bitişe. Tan yerinin sınır çizgisinde bir ışık belirdi, içerden "Bir çisim yaklaşıyor." diye bağırdı birisi, sonra sesi gömüldü aydınlığa, bir başlangıçtı bu gelen, bir bitişti bu giden.


     Müzik sesleri kesildiğinde zamanın akışına bırakılan bedenlerin hüsranına kapılan sözcükler, partiküllerine ayrışarak kendilerini bir amaçsızlığın uğultusuna bırakıyorlardı. Tanrı o gün onları belirsizliğin tınısına, melodilerin ayrıntısına bırakmıştı birden. Her şey kapanıyordu gözlerinde, gece bitmişti, aydınlıkla karşılanan başlangıçlar ise yorgun ve biraz da arsız.


     Kaldırım taşlarında karşılanan rüzgar ise, esip acımasızca kaldırdığı tozları alerjisi olanların üzerine yollayarak, Mikail'in espritüel kişiliğini ortaya çıkarıyordu. Her şey bir başlangıcın bitişinde, bitişin başlangıcında, tebessümlerin semasında, hayallerin Sahra'sında arz-ı endama bulanıyordu. Ve bakışlar umarsızca yitip giden karanlığın getirdiği aydınlıkla kamaşırken, uykulu gözlerin karşıladığı bu yeni günde yeni bir şey yapmak için yeni sıkılmış bir parfümün yenilenmiş tenlerdeki mahmurluğuna gömülüyordu.


     Anlatılmak istenen kendisini dışarı çıkaramayacak kadar karışmıştı, bir karmaşanın içindeki sarmaşık olup Tarzan'ın üzerinden atlamasını bekliyordu. Ya da beyaz bir tavşan gelse de götürse diye onları harikalar diyarına, Alice'e küsmüş, vampirliğin aydınlıktan kaçan kollarına süzülüyordu.


     Ortada hiçbir şey yoktu aslında. Güneş doğmuştu yeniden, rüyalar aleminden sıyrılan ruhlar bedenlerine döndüklerinde ise soğuk bir güne uyanıyorlardı. Bu uyanış gerçekliğe gömülüşün getirdiği bir sarsıntı ya da sarsıntının getirdiği bir "ustam ölmüş ben yaşarım" melodisi, öleni yaşatma parodisi, ölenle ölenlerin mazoşistliği.


     Anlatılmak istenen bir şey yoktu aslında, sözcükler süzülüp gidiyordu klavyenin tuşlarında, piyanoymuşçasına, bir melodi sunmak istiyordu, "şiiri musikiye yaklaştırmak", Ahmet Haşim'i mezarında takla attırıp aruz ölçüsüyle hayatı yaşamak. Aruz ölçüsünü hece ölçüsüne, onu da serbest stile aktararak akılda kalıcı birkaç kritik noktayı sözcüklerde buluşturmak, ya da her şeyi siktir edip bir sigara yakarak yeni günü tebessümle karşılamak, telefona gelen bir mesajla surata yumulan gülücüğe bir selam ulaştırmak, elçiye zevali bindirmek, eskitilmiş bir tablonun her milim karesindeki metreleri saniyeye çevirerek bir denklem oluşturup hayatı o denklemden uzaklaştırmak ya da sadece gözlerini kapatıp kendisini sıcacık yatağında bırakmak gerek bazen.


     Bazense bütün müzik sesleri kesildiğinde rüzgarın tuşlarında melodilere uluşan o uğultuyu dinlemek de yetiyor insana. Bir melodiyle zaman makinesine binip geçmişe aralanan zihin, kendisini Back To The Future'daki profesör gibi hissedebiliyor. Zaten kafalar manyak, o raddeyi bilimsel yöntemlerden sıyrılıp sanatsal paralellikte elde edebiliyor. Edison, Ediz Hun..... Siz kardeş misiniz?


     Bu arada, ben ne diyorum ya? sadffkjhladsg. - Random gülüşler, Rambo yumruklar, laylaylom tavırlar, radyoda çalınan şarkılar, rasyonellikle irtibanı kesmiş mantıklar.. -



İnsanlığa bahşedilmiş yedi dakika, yedi günahla alakası yok. Brad Pitt hoşsun falan ama burada işin yok şimdi, sen dövüşlerinde kulüp olup gel.

17 Kasım 2012 Cumartesi

Mezapotamik Retikulum

     Kaldırımın kenarlarına dökülmüş yaprakları toplamaya çalışan rüzgarın çabalarını bir süpürgeyle başarıya ulaştıran belediye çalışanının içinde bulunduğu bu uzun isim tamlamasının zincirleme kazayla sonuçlanacağı bir kelime topluluğunun başlangıcında yakılan sigaranın ciğerlerdeki tangosuyla uçuşa geçen bir lokma çikolata kadar mutluluğa kapak açan bir hormonun boş sırıtışlarıyla noktayı arayışa geçen klavyenin tuş seslerinin Turning Tables'a yönlendiği bir kaosun içinde kaybolan zamana karşı alınan tedbirlerin sonuçsuzluğuyla boğuşan ruhlar arası etkileşimin eylemsizlik yasasını haklı çıkardığını kabullenen bir düşünce bulutu, yağmurlarını yağdırıp asitleştirirken üzerine bir baz atıp nötrleştirecek bir insan evladı bile olmadığı şu kimyasal tepkimede, denizden baban bile çıksa güvenmeyeceksin, anladım.


     Kıssadan hisseye, hisseden ekonomiye, ekonomiden borsaya, borsadan paraya, paradan değişime, değişimden sahteliğe, sahtelikten saftiriğe, saftirikten Elmer'a, Elmer'dan elmaya, elmadan armuta, armuttan ayvaya, ayvadan yemeğe, yemekten yemeğe...... AMAN TANRIM! En alakasız yerden bile türevini alarak integralinde buluyoruz onu, illa çıkacak bir yerden. Demek ki  "Her şeyin sonu yemektir." diye boşuna fetva vermemiş zamanında, zamanın şeyhülaşçısı. Hem dönemin gücü Napoliten da o kadar "Yemek, yemek, yemek." diyerek boşuna manyak bir gücün tombik iktidarı olmamıştır. İtalyan pizzaları, Fransız kruvasanları.... Ekmeği bırakıp pasta diyetine girmekten iyidir ama! - Bu kadar laf kalabalığının altındaki gerçeklik ise kısacası "Bu aralar çok yiyorum be, eşiğimi kaybettim. Bir bakıversenize, kapınızın eşiğinde mi?" olacak. Şşşşş, çaktırma. -


     Ah zamane insanları, Mezapotamya'dan gelip ayaklarının tozuyla modernize olanlar, modernize olurken Rönesans Dönemi'ne kapılıp tersine tersine kafalarını geriye atanlar, Eski Mısır'da İlluminati'ye alet olup piramit yapanlar, şovalye olayım derken göz çıkaranlar, Orta Çağ'a gittiklerini sanırken kaybolup bir anda kendilerini dinazorların arasında bulanlar... o kadar çok tip, o kadar çok insan var ki, neden koyunlaşır ki bu insanlar? Bari koyunlaşıyorsun, bari başına çoban devşirme, hayvan! Parmak izi teknolojisini zihinlere ulaştırıp zamane insanlarını zaman dışı bırakasım geliyor bazen, sonra bir bakıyorum zaman bitmiş, tamam bir dahaki seansta kesin bak, hep şu zamansızlık yok mu?


     Hesaba katılmamış bir adisyon kaçağı varsa kafanızda, hesabınızı yorganınıza göre uzatıp ona göre paçayı sıyırıp dereyi dürbünle gözleyebilirsiniz. Ne demiş atalarımız; "Kahverengiyse gözlerin, 40 yıllık hatrı 80'e bağlarsın sen." Burada göz renginin önemini mercek altında inceleyip DNA'sından akan sitoplazmayı retikulumüne bağladıktan sonra ortaya paketler halinde kabak çekirdeği çıkartabiliriz. Eğer beni takip ederseniz, sizlerle bir damla sudan bir kalıp Frodo bile çıkartabiliriz be! İnanmayacaksınız ama geçen özel zeplinimle İtalya'dan İstanbul'a iniş yaparken fark ettim ben de, İtalya'daki Salı Pazarı'ndan köpek almıştım İstanbul'a gelene kadar penguen olmuş ya, OHANEST. Ben de kankam Jim Carrey'i çağırdım, hemen ilgilendi sağ olsun. Hani, süper güçler falan güzel de bu kadarı da fazla yani.


     "Pilates yaparken şalını unutmuşsun." dedi, ben de "Ebruli yapmaya gidecektim buradan ya, oralar çok soğuk, ne iyi ettin de söyledin." dedim. Hafif bir duraklamadan sonra Hürrem'in şarkısındaki "Ebuliiiiğ" melodisini mırıldandı, "Hıııı" dedim, "hayat cırladıkça güzel tabi. Turkcell de geçirdikçe."




Tatlı şarkı. Yıllaaar geçse de tatlı.

9 Kasım 2012 Cuma

Rüyaların Müeendisi

     Bilinçaltımda dönenleri zihin perdesine aktarılmış bir şekilde rüyalarda görünce kendimden tırsıyorum bazen. İçimde bir psikopat olduğunu her zaman bilmeme ve onu bir penguenin balığa olan aşkı gibi sevmeme rağmen, onun bu denli ileri boyutlara ulaştığına şahitlik etmek, paradigmamda beni bir oğmayfakinkgudnıs'lık duruma sokuyor. "Saçlarım uzaktan daha güzel gözüküyormuş yahu." megalomanyasına ya da. Bilinçaltımda bir Hulk büyüyor ve öfkelendiğinde yeşile dönmek yerine küfüre dönerek fantastik hareketlerle bıraktığı figürleri zihnime topluyor kereta. Sanatsal yönünü yadsımamak gerek aslında, ütopik senarist uzun metrajlı filmlerini zihnimin projeksiyonuna yansıtırken yönetmenlik koltuğuna da poposunu yerleştirip kamerayı da eline alarak günümüz Türkiyesinde garip bir tarzı yakalamış durumda. Bazen Frodiye, bazen Jackiye, bazen Sherlockiye, bazen Örümcekiye, bazen de "iye"lerin diyarından sıyrılmış orijinal bir süperkahraman haline sokuyor beni. Ataerkil sinemasallığı yıkıp geçen bir sinemacı var karşımızda yani. Yerim.


     Tek taşımı kendim alıp parmağıma taktığımda görünmezlik iksirini fondip yapmışçasına Harry'e bir göz kırptığım gibi kareli bir zeminden geçip etrafı yeşilliklerle kaplı bir labirente çıkabiliyorum bazen. Beni bir tavşan da karşılayabiliyor sonra ya da yolculuğun ilerleyen kısımlarında karşıma İspanyolca konuşan anlayamadığım bir varlık çıkıp olayları farklı şekillerde görmemi sağlayabiliyor. Mesela; bir kuaförmüşüm de, korsan olmuşum da, yolda bir pusula bulup istediğim yere ulaşmışım da, sonra sıkılıp ustura almışım da, ara makas atayım derken insanları kel bırakmışım da, bergamotundan bir çay yapıp hasta annemin yatağının altına koymuşum da, çok özlü kelimelerimle bir kitap yazmışım da, ben aslında yoğmuşum da.......


      Sonra bir anda kapısının önünü süpüren teyzeden süpürgesini alıp sihirli dokunuşlarımla onu "uçan süpürge" mertebesine çıkartıp uçmuş kafayla uçaklarla yarışmaya çıkabiliyorum. Ya manyaklık değil mi, kırtasiyeden alınmış kanatlarla melek triplerine girip ilahi varlıklarla sidik yarışına girebiliyorum hatta. Bir elimde telefonla mesaj yazarken, diğer elimde sigaranın yudumlarına kendimi bırakmışken, bir taraftan da müzik dinleyip, diğer yandan da soldan gelen bulutu solladığım sırada yanımdan geçen kuşla pis pis bakıştıktan sonra herkese şunu kanıtladığımı söylemek isterim ki; "Ben sakız çiğnerken yolda yürüyemeyenlere tepki olarak fırlamışım sezeryancık olarak. Ayrıca; çok kötü bir Nimbus-2012 sürücüsüyüm, karşıma çıkanın süpürgesini parçalarım. FEAR."


     Ruhumla bedenimin yollarını ayırıp cennetin nimetlerinden tadıp cehennemdekilere de nanik çektikten sonra - reenkarnasyona inanmasam da - kendi bedenimde tekrardan reenkarne olup saçma bir konsepte bağladığım yüzyıllık bilim olayını İsviçreli bilim adamlarından önce yaşadığım için Yüzyıllık Mazutluk adlı eserimden nobel ödülü alabiliyorum. Röportajda gazeteciye "İlluminati ile hiçbir alakam yok, benim yeteneğim onların da ötesinde." diyerek kalça kemiğimi uzayın derinlerine fırlatarak Merkül'e çarptırıp geri getiriyorum sonra. Kendimi Greenwich'te sanıp yeşil cin kahkahasını yapıştırıp da ses tellerime gündeme bacak bacak üstüne atarak oturabiliyorum ardından. Megalomanyak tarafım iyice kabarıp kendine Venüs'te bir ev inşa edebilir bu arada her an. Ama bir sorun var, sizi yakalamışken sormam gerek de, müteahhit bulamıyorum yaaa, yok mu kimsenin tanıdığı falan? SOS FELAZ.


     Büyük bir saatin içinde yaşarken zamanla bu kadar iç içe olmamdan dolayı zaman makinesini icat edip uçan kaykayla yollarda patinaj çekerken bulabiliyorum kendimi. Bütün şarkıları bana söylüyor sonra Benjamin Todd. Zamandan sorumlu melek yardımcısı olarak atanabiliyorum kitaplara. Tarihe düşürülüyor adım, düşerken ayağını incitip elinden olimpiyatlara katılma şansı alınabiliyor. Talihsiz serüvenler dizisine, talihsiz burkulan dizimi ekleyip eklemlerimle biyolojicilik oynayabiliyorum. Sonra zaman duruyor; çünkü bugün öyle olsun istedim, bugün aslında dün olsun dün de yarın, çizgizel aksilikler peşi sıra sıralanıp farklı bir kapıdan çıkartsın bugün bizi de, bugün dediğim de dün aslında, ne kadar ironikliyim, ay canım.


     "Takdir-i ilahi, Takvim-i Vekayi, Takrir-i Sükun ve daha nice tak'lar varken tarihimizde aralarından biri de gelip kapımı çalmadı, o harfleri hak etmiyorlar, hepsinin bulunduğu tarih kitaplarını tavanlarda asın derhal!" gibi acımasız kararlar alarak dünyadaki en pislik diktatör olabiliyorum bir anda. Benden kurtulmak için bir liste hazırlıyor fabrikatör sonra, kırmızı mantolu kız siyah-beyazlar içinden fırlayarak zihinlere kazınıp insanın içini ürperterek dışardaki soğuğun işini görebiliyor aslında bir yerde. Sonra düğünde 5'i 1 yerde takılarak 5N1K göndermesi sunuluyor, sunucusu da ismini vermek istemeyen bir korsan çıkıyor, arka fonda devinen melodilerin sahibi de dobik tatlı bir sima. Mısır piramitlerini arayan bir çocuk yolu soruyor sonra bana, "Üçyüzbeşyüz adım attıktan sonra sola döneceksin orada bir Starbucks var o sana son hava bükücünün kalesini gösterecek." diyorum. Kişisel menkıbesini gerçekleştirmesini sağlıyorum triplerini giriyorum birazcık. "Son hayal bükücü de benim" diyorum, "ya da rüyaların müeeendisi."


     Sonra alarm sesi duyuluyor, Kim Milyoner Olmak İster'in sonundaki o gıcık boru sesi gibi bir şey; ama çok daha beteri. "The game is over!" mesajı sunuyor bana, "I want to play a game ama." falan oluyorum; fakat nafile. Rüyaya geri dönmeye çalıştığımdaysa karşıma "404 Not Found" tarzı bir uyarı geliyor ve bütün küfürlerimi yemeye hak kazanan alarmın icadından sorumlu kişiye güzel bir kahvaltı yediriyorum bu vesileyle. Aslında hangi coğrafyadaysa, belki öğle yemeği de olabilir. Neyse, ayrıntılara takılmayalım lütfen. 


     Yataktan ağır çekimde kalkarak bütün duygusal filmlerdeki ajitasyonlardan arınmış bir hüzünle gözyaşlarımı akıtmak istiyorum yastığıma. Hüzünlü, üşümüş, yorgun, gözleri kanlı, biraz hoyratlı bir uyku dilencisiyim biraz. Ve gördüğüm rüyayı da saliseler içinde sileceğimdir muhtemelen zihnimden. Farklı boyutlarda bir kraliyet mensubuyken bir alarmın esareti altına girmişimdir belki de. Sonra boşverip adapte oluyorum - çalışırım doğrusu - uyanıklığa. İçimden geçiriyorum yavaşça "You know my naaaame." diye.

Skyfall vizyondayken, Skyfall kulaklıklardayken bir You Know My Name nostaljisi yapalım.

30 Ekim 2012 Salı

Yağmur Bütünlemesi

     Mevsim normalleri Mikail'in zulasından kaçıp kendini gökyüzünden aşağıya doğru bırakırken zamanın tiktaklamasını önemsemeyen bir ihtiyar sigarasının dumanını melodilere batırıp ilerliyordu yağmur damlalarının arasında. Şemsiyesiyle Mikail'e savaş açan genç bir kadın, içinde kopan fırtınaları rüzgarın sırtına bindirip taramalı bakışlarıyla kurşunlarını bırakırken gökyüzüne, kuru kahvecinin önünde kokuların mükemmeliyetine kendini teslim edip sırıttığı saliselerde yanından geçen arabanın kaldırımı aşıp üzerine fırlattığı su kütlesiyle kendisine gelirken, öfkesinden hanfendiliğini ettiği küfürlerin arasında yitirdiği o anda Mikail tepelerde bir yerlerden gülümsüyordu zaferine. İlahi Mikail!


     Bir melodi akıp giderken kulaklarında gözlerini yalayıp dudaklarından yere sıçrayan yağmur damlalarının gözyaşlarına karışmasını seyreden bir çocuğun yağmuru ellerinde biriktirmeye çalışması, "yağmuru sevenler kalemondiksin" çağrısına kendisi ve yağmur damlalarından başka kimsenin cevap vermeyişinin çocuksu bir çiselemesiydi. Evden kaçıp kendisini sokaklara, hayatın içine balıklama atan bir ergenin, hayata bodosunun mantalitesine verilen bir seremoniyi sunuyordu yağmur, Mikail'in piyanosundan akıp giden bir Adele parçasıyla yankılanıyordu çocuğun kulaklarına, "Set Fire To The Rain" diye.


     Sözcüklerin bıraktığı boşlukları yağmurun doldurduğu, yağmurun taşırdıklarını melodilerin toparladığı, melodilerin serzenişlerini sessizliğin bastırdığı bir sırada kulaklığının tekinin bozulmasından dolayı saçma bir psikolojiye düşen bir gencin sinir bozukluğunu betimlemeye cesaret edebilecek kelimeleri saklandıkları yerden çıkartmak için armut ve elma metodunu kullansam da, anladım ki, ne kadar sevsem de elmayı onun beni sevmesini sağlayabilecek bir şey yapamayacağım. O yüzden kendimi mandalinalara bıraktım, şeftali özledim seni, neredesiniz kirazlar?

     
     Yapraklardan kendisine yuva yapmak için bu kadar çaba sarf etmişken bütün emeklerinin tek bir rüzgarla yıkılmasına sinir olan bir karıncanın, arkadaşlarını toplayıp isyan başlatmak için giriştikleri eylemvari hareketlerinin sonuçsuzluğunun kuluçkaya yattığı bu dönemde, etraftan gelen uğuldamaların, havadaki dumanlı sahanın kendisini iki bateri sesine teslim ettiği bir easy moddaki Guitar Hero'da bateri çalmaya çalışan bir kızın pratik ritm duygusunun kendini ortaya çıkartmaya başladığı sırada, sırat köprüsünü bile sular altında bırakmaya yeltenebilecek bir yağmur atağı başladı Mikail tarafından. Yağmur sevdalıları için güzel bir zatürre imkanı olup, "yağmur yağdığında aniden beliren şemsiye satıcıları" için bir dönüm noktası olsa da yağmurdan nefret eden kimisi için deliliğin o huzurlu görünen manyak ötesi manyaklık kokan koğuşuna bir deli gömleği hakkı kazanma şansı olabilir.


     Velhasılkelam, sözcüklerin afiline kendini kaptırıp içindeki sesi dışındaki sesle düet yaptırırken ikisinin de birbirinden mükemmel olduğunu, bir şarkı yapsalar dünyaca ünlü sesler kütüphanesinde assolist olarak yaşamlarını sürdürmeye devam edeceklerini anlayan ses cümbüşünün başkalarına şans tanıma adına bu yeteneklerini Sherlock'e bağışlama kararı aldıklarını duyan yan komşunun o meşhur çocuğu, şöyle sinsi bir bakış attıktan sonra uzaklaşırken o acı gerçekle yüzleştiği anı fotoğraflamak gerekliydi aslında. YENİ KOMŞUNUN ÇOCUĞU BENİM LAN!


     Bunca yağmur, etrafta sek sek oynayan çimenlerin rahatlatıcı kokusu, tanrının gözyaşlarını bir kaseye doldurup üzerime boşaltan Mikail'in tıngırdattığı iki melodinin gelip kulaklarımda ninni olması aklıma bazı soruları düşürdü. İçimdeki ses bir iki saniyeliğine verdiği molanın ardından geri dönüşünün muhteşemliğiyle, hafif bir melodi sundu, oldukça tanıdıktı, biraz da yorulmuş. Zamanı durdurdu birazcık, pazartesiyle salının karmaşasında bir düşünce düşürüverdi aklıma. Sonra uçtu gitti hepsi. Çünkü kabul edelim, bakışlarım her ne kadar mecazi mürsellerde bir betonu delip geçebilecek bir halin vücudunu bulabilseler de, bakışlarımla masanın üzerindeki bardağı yerinden oynatamam ki. Bunu yapma şansım hiç yok mu yağmur? Bir şans tanı bana, metaforik olarak mekatronik bir kafiyenin metodunu sunsana bana.  Cani.


     Yazının bir bütünlüğe hizmet etmediğini anlamak için Medyum Memiş olmaya gerek yok bence, o yüzden kimse kendini Matrix'teki kahin ilan etmeden önce onun veliahtı olarak sizlere söylemek istediğim bir şeyler var. Geçmiş bayramları kutlarken, "Ah o eski bayramlar eskilerden gelip yenilerine bir nanik çekse nolurduuuğ?!" diye bir şeyler karalarken, "Cumhuriyet'in "huuu"sunun uzatmasıyla sürmesini dilerim." tarzı saçma ama içten anlamlı dilekler sunarken, betimlemelerle hikaye edeceğim bir hikaye başlangıcından sıkılıp bir saçmalamaya dönen yazımı tebrik etmek isterim. Benden kitap yazarı olmaz ya..... ŞAKA TABİ, mükemmel olur, en sütlü nuriyesinden hem de. 




Bayadır Adele paylaşmadığımı fark ederken, jet hızıyla zeplinle Youtube'dan getirdim onu buraya. Anladım ki bu kadının sesinde uyuşturucunun melodik hali var, bildiğin bağımlılık, yok anam.

14 Ekim 2012 Pazar

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 4


     Evrimleşmiş sözcüklerimi devrimleşmiş zihnime aktarırken hayatı pozitif düşünce sistemine bandırıp yanında bir kadeh şarapla beraber tükettikten sonra üzerine içilen sigaranın dumanlarıyla beraber İtalya'ya doğru havalanan bir ütopyanın üzerinden kuş uçuşuyla geçme süresi, saniyelerin saliselerle beraber saatleri aldattığı o zamansız hız formülüne gizlenmiş aslında, 3D gözlüklerini takıp hayatı boyutlandırabilene tabi. Çığlık çığlığa şarkıları seslendirirken, Selena misali kendisinin çağırıldığını zannedebilecek Scream figürünün bir anda arkanda belirebileceği riskini almak gerek bazen, yoksa hayat estetik ameliyatla kendisine yeni bir burun nakleden Voldemort kadar garip bir saçmalığa bürünür. Araya sıkıştırmam gerekiyor bu arada "Voldemort yeni bir el yapabilecek kadar büyük bir güce sahipse, kendisine neden lütfedip yeni bir burun yapmaz ki? Gençliğindeki saçlarını da alabilir, daha karizmatik olsaydı karanlığın lordiyesini de bulabilirdi hem. Salak lan cidden."


     Niteleme sıfatlarının bile niteliksiz kaldığı bazı anlarda nispeten daha karmaşık yazı bütününe doğru ilerleyen sözcüklerin anlam bütünlüğünü kavramaya çalışan okur ahalisinin aslında hiçbir anlamı yakalamak istemeyen sadece söylenilmiş olmak için yazılan birkaç kelimeden arta kalanları gözlerinde uyuttuklarını fark ettiklerinde yaşadıkları hayal kırıklığını bir parça tebessüme doğru ilerletmek benim işim, since Göktürk Yazıtları. 18 yaşı görünümünde yüzyıllardır gizli bir görev için buralarda takılıyorum aslında. Ayıptır söylemesi, benim içime de biraz Twilight kaçmış da. ehehe mehehee fakakaağaa.


     İçimden kopan garip ses cümbüşünü dışıma yansıttığımda etrafımda bulunan insanlar tarafından karşılaştığım garip bakışlar benim eylemimin "gariplik" derecesine bin basar aslında, dev aynasında kendilerini görmeyi bilene. Dev aynası demişken, bu dünyada herkesin kendisini bir dönem dev aynasında görmüşlüğü vardır, inkar etmeyin karamelli dondurma bile olsanız yemezler. Fakat, bu megaloman dönemde doğduğu andan beri bulunma ihtimalini dış görünümüyle dışarı atan Hagrid karakteri, kendisini dev gösterecek bir dev aynası bulamayacağından ötürü normal aynalarda seyre dalacaktır sakalını. Uyyoooğ.


     Batman'in Bedriye isimli bir kadından erkekleştirilerek o ismi aldığına inanabilecek kadar hayal gücüyle dansa kalkan insanların olduğu bir dünyayı bulmak maalesef ki dayatılan katliamların gerçekliğe erişebilme ihtimalinden bile daha az ya da kapışır diyelim en azından bir parça. Efektif direktiflerle okuyanlara nasıl duyguları hissetmesi gerektiğini belirtebilecek kadar kontrol manyağı olmadığımdan, ifadelerle değil harflerle kombinlenmiş ses cümbüşleriyle belirtiyorum duygularımı. Ya da kendime bile çaktırmadan o direktifi veriyorum ve megalomanlığımı kontrol manyaklığına devşirerek psikopatlıkta bir boyut atlaması yaşayıp bir yastık kavgası sonucu beyin kanaması geçiren bir sinir hücresinin son dileğinin sitoplazmasındaki tüyün alınması kadar imkansıza yakın bir "impasıbıl iz nating" kompozisyonuna uyan gereksiz halini yaşayabiliyorum. OĞMONDÜĞ!


     Saçmalama görünümü altında bilinçaltınıza çaktırmadan farklı anlamları empoze ederek, sübliminal mesajlaştırdığım kelimelerimi sizlerin aklınıza görünmez bir mazbut edasıyla, mükemmel bir kamuflajla iliştiriyorum belki. Ve siz farkında olmadığınız için, şöyle anlatayım; Inception'da rüyalara girerek hani fikirleri aktarıyorlar ya kişilere, aynı o durumu yaşıyorsunuz anlamadan. Rüyada gibisiniz; ama burası blogspot burada her şey gerçek biçız! OHA LAN bu arada Inception sübliminal mesajı farklı perspektiflere bulanarak anlatan bir film olabilir. Şimdi buldum, aymbirılyınt.


     Diyeceğim odur ki; bir anlam bütünlemesinden daha kaldığımız bu yazıda tebessümlerle bütünleştik, e zaten gerisi Şam'da avagado olur sanırım.


     Neyse, "şatdıfakap"lık yazımı sonlandırırken iki gramlık bir şeyler söyleyip öperek gidiyorum hemen. Bu aralar pek fazla blogta takılmadığımdan dolayı siz sayın cancağızlarımın da bloglarına gelmiyor olabilirim. Unutulmadınız, dönüşümün muhteşemliği üzerinize olsun, yakında gelecek dönüşüm, gelecekte gelecek, oğmaygudnıs.





Kimbra iz dı best biçız! Hafif tarz değişikliği sezinledim; ama şizsoguğd.

4 Ekim 2012 Perşembe

Melodisel Süreç

     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada kendine bir ülke inşa etmesine benzer bazen hayatı en ince ayrıntısına kadar gözlerini kapattığında ruhunda hissetmesi. Bütün benliğin bir anda bir gözyaşı damlasına binip usulca terk eder seni, piyano tuşlarında can verir vücudun ve ruhun kendi cennetini bulmuşçasına sarılır ona, bırakmak istemez, "Sonunda" der, "özgürüm.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada bulduğu her şeyi yıkmasına benzer bazen hayatın senin içindeki her şeyi hatta seni bile umursamadan domino taşı gibi yere sermesi. Bütün mutluluklar bir anda bir gözyaşı damlasına binip umarsızca terk eder seni, piyano tuşlarına her basıldığında vücudundan bir parçanı alıp götürürler sanki, ruhun yitirir ışığını, "Hayır" diye haykırır, "burası çok karanlık.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada seninle beraber ağlayana kadar kahkaha atmasına benzer bazen hayatın kendisini sana bir kadehte sunması, yudumlarken kafana bıraktığı o mutluluk hissi. Bütün benliğin bir anda gözyaşı damlasıyla dans edecek kıvama gelir, piyano tuşlarıyla samba yapar vücudun, ruhun gökkuşağına ulaşmıştır bile, "Heyo" diye sırıtır, "vatzap biçız.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada seninle beraber hıçkırarak ağlamasına benzer bazen hayatın seni kasten dik uçurumundan aşağıya doğru itmesi. Bütün benliğin bir anda gözyaşına bulanır, kanlanır parmakların, piyanonun tuşları acıtır canını, ruhun ise yağmurda ıslanmıştır bile çoktan, devirir gözlerini, "Burası" der, "bugün çok soğuk.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip, ruhuna sızıp, seni sıkıştırıp, kulağından girip ruhundan çıkması, sonra seni başka kulaklarda aldatması, geri gelmesi sonra, usulca dizlerinin dibine uzanması, başka diyarlarda başka bir memleketin başka bir insanı yapması, sonra sözcüklere düşürünce anlamını çıkaramaması, derin bir sessizlikte var olan gerçekliğin sonunda kendini dışarı sessizlikle vurması, sözcüklerin değerini yitirmesi, sadece tek bir enstrümanın sonsuz iktidarı ve sonra bütün her şeyin sessizlikte toplanması, ne garip lan.

Birkaç tıklık melodi.

Babam ve Oğlum'un müziklerini yapan kadın manyak ya, tam emo yapıcı etkide, benden söylemesi. Ama müthiş, orası ayrı tabi.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Anlam Haşırtısı

     Astral seyahate çıkmış bir astrolog gibiyim bugün. Garip bir uyum, kahkahalıyken kahından alınan bir hüzün, hüzünlüyken ü'lerinden kapılan bir tebessüm falan. Entelektüel kaygılara entegre olmuş bir haldeyim belki, sözcükleri ortak bir paydada toplayıp sunamıyorum önünüze, aslında sunmak istemiyorum, bir nihilist kafasıyla nispetleniyorum sevaplara, bir üffürükçü tükürüğüyle ulaşıyorum evrenin aslına, bir sözcükle zıplıyorum aklına, bir tebessümle sırıtıyorum ekrana ve bir "miniminibirler çalışkanikiler" jeneriğiyle dans ediyorum kafanda. Bidibidibıım. Ne kadar işlevsel hatunum be. Utanmasam kendimi Amy Winehouse'un varisi ilan edeceğim, o derece ileri boyutlarda kendine bir aşiret kurdu egom, durum iyi değil, durum kötü de değil, aslında bir durum da yok, yahabibi, yardım et! 


     İnsanoğlu insankadınlarıyla birlikte olup dünyaya insanlıktan çıkma insan sıfatlılarını getirdi. Görsen, eminim yani bundan, "Leyleklerin bu işte bir parmağı olmalı ya da bilemedin en kötü gagası." diyeceksin. Ya da "Hık demiş bülbülünden düşmüş, yalilili." falan. Aslında leyleklerin emektar ruhunu, çalışkan kanatlarını küçümsememek gerek, zamanında filmlere az beyaz çarşafa bağlanmış çocukları getirmediler. Sektörün en işlevselleri, doğuştan Redbull'lu, kanatlısından orıncını kidine bağlamışlı, tatlı mı tatlı, biraz hoyratlı tiplemeler. - Eminim leylekler okuyabilse buralarda delicesine, boyutları aşacak bir şekilde, duygularından taşan denizleri tutamayarak yağmurlarını akıtırlardı. Ama bizler için - ben de dahilim buna - "Ya ne diyorsun kızaaağm, ana fikre gelsene artık." mızmızlanmaları....... evet evet duyar gibiyim. Bu arada ana fikir demişken, ne güzel demiştir klavyem "En güzel tema, ana fikirsiz tema." diye. Hatun bütün felsefeyi avuçlamış resmen, bana da karşısında telefonu kıpraştırmak kaldı sadece. He bir de, Anathema var ama onun konumuzla bir alakası yok tabi. -


     Havanın dengesizliği gömleğimin kollarını yukarı sıvazlayıp ardından aşağı bırakmama sebep oluyor. Siyasilerin dengesizliği sinirlerimi yukarı hoplatıp iki sek sek oynadıktan sonra aşağıya helikopter böceğiyle indiriyor. İnsanların dengesizliği siktir etmekle etmemek arası bir konuma yönlendiriyor beni. Bu kadar dengesizlik içinde dengemi kaybedeceğimden, dengesizliklerimle kurduğum dengeyi yitireceğimden korkmaya başladım sanırım. Dengelerimin delegeleri arasındaki anlaşmada geçen bir maddeyi söylemeliyim sizlere. "Bırakın, yeter ki bırakın zihnini, o her yere ulaşır. Bırakın, yeter ki bırakın kendinizi, o sizi her yerlere ulaştırır." Kendimi bir İETT şoförü, bir taksici, bir kaçak süpürgeyle insanları gökyüzünden gökyüzüne götüren "ulaştırmacı hayalperest" gibi hissetsem de iltifat-vari bu yaklaşımdan ötürü delegelere bir tebessümlük aydiya yollama kararı aldım. İnternasyonelliğimi in/on/at'ler vasıtasıyla aktaracağım. Araya puropozisyonlar, purodan çıkan dumanlar falan da ekleyebiliriz. Bilmem ki, gidişat nereye götürürse artık.


     Arka kapıların ardında, arka sokakların arkalarında, arka sıradakilerin zihinlerinin ardında topladım kadroyu. "Benim arkam sağlam oğlum, bir sürü arka tanıyorum." dedim sonra. Şöyle bir gözlerini kıstı, dudaklarını kıpraştırdı, ardından "Arka sokaklardaa neler oluyooor?" dedi. Sonrasında, melodik tecavüzden ötürü, kirlenmiş hissettim kendimi. İlk işim bir kulak temizleyicisi almaktı, zaten polise gitsem "Senin isteğinden ötürü, senden ötürü, sendeeen." muhabbeti keseceğinden ben de ümidimi kesip kestirmeden gitmiştim yoluma. Kimse "Beyza'nın Yolu" diyecek kadar önemsememişti bunu. Ben de "Adını 'Delicesine Girdiğim Bu Yolda Tek Destekçim Türk Havayolları, Tek Rakibim Havadaki Polenler, Tek Umudum Sağlıklı Sigara, Tek Sonucum Tebessüm ve Laylaylay' Koydum" Duyanlar, öncelikle duyduklarına pişman olmuş gibi oldular. Sonra oha falan oldular. Sonra da yok oldular. Kovaladıkça kaçan ateş böceği oldular; ama tek farkla onları kovalayan yoktu aslında. Esasında böcek familyasından "ateş"e münhasır da değillerdi, olsa olsa "bok" olurlardı, onlar için biçilmiş kaftan. Selamlar kaptan!


     Kısacası; bir kısalığa bağlanamayacak kelimeleri zihnimin projeksiyonundan buralara yansıtmak isterken anlam kaygısına, anlam kaymasına, anlam haşırtısına sebep olmuş olabilirim. Klavyemde büyük hissediyorum, zihnimde kaygılar, suratta tebessüm, ağızdan çıkan dumanlar, sonra bir de siyağsun. - Karadeniz şivesinde söylenen bir söz gibi görünen bu kelime, aslında internasyonelliğimden fırlama bir "See you soon."dur. - Öptüm, gömdüm, gördüm, bir zamanlar döldüm, büyüdüm ve gördüm ve öldüm ve gördüm ve öldüm sonunda hortladığıma inandılar ben yine öldüm. Gömdüm. Gördüm. Göldü umutlarım, sövdüm. - WTF'lar havada uçuşurken, kaçtım ben. -





Hey Nilly. Dets guğııt. - Böyle gırtlaktan İngiliz aksanı -

16 Eylül 2012 Pazar

Psikanalitik Şeytan

     Seksi bir ses tonuyla okuyun bu satırları, içinizden ya da dışınıza yansıtarak etrafınıza toplayıp da birilerini Heredot Cevdet misali var edin sözcüklerimle beni dünyanızda. Başka bir yerden geliyorum bugün, evrenin inanılmaz sırlarından biriyim bu sefer belki de ben. Ruhunuza dokunmaya geldim veyahut içinizdeki bir şeyi kıpırdatmaya. Bugün aslında sırf gelmek için geldim, elimde sigaram, silüetimle dumanı birlikte salınıyorlar göklerde. El sallasam görmezsiniz beni ama, ben görüyorum sizleri, o bakmaya korktuğunuz köşelerdeki iyi huylu kişi ben. Aslında bir "kişi" olmasa da, sizlerden biri, içinizdeki kişilik bölünmelerinden fırlayan tatlı bir sima. Bir silüet sadece. Bir karartı belki. Ama varım lan işte. Korkularınızdan sıyrılıp görün beni. Sizin varlığıyla bir türlü yüzleşemediğiniz, bildiğiniz halde kabullenemediğiniz tarafınızım. Sözcüklerle var edilemeyeceğim gibi dışlanarak yok edilemeyecek o benliğinizin parçası.... Korkmayın benden. Kabullenin beni. Sizi katil edecek değilim. Ya ya yaaağ, karakteriniz kaldırmaz bir kere zaten. PİLİZ. Rahatla biraz. Kötü kadın/adam gülüşü de yakışmaz zaten suratına. 


     "Yasak meyveyi yedirdim, insanlar kovuldu ni ha ho aağ." kafasını yaşamıyorum, öncelikle bunu belirteyim. Ya da Redbull içip de kanatlanmıyorsun, buradaki zebistler -cehennemdeki "yakıcılar"- denediler de iki milim yol kat edemeden daha fenasıyla karşılaştılar. OF. Bu sefer sigaramın küllerinde ezildiler, yazık be, çok içerim hem ben, hepsine yeter, rahat, kafa rahat, kafa sakat, kafa maaağfakalarda anlayacağınız. Ama konudan saptım. Benim demek istediğim, hepinizin içinde benden bir parça var ya, korkmayın ondan. Yemez o sizi. Belki ruhunuzu sömürür hafiften; ama bitirmez.


     Dini konulardan bahsedebilecek kadar bilgili değilim, zamanında meleklik bile yapmış olsam da. Oğlum ben çok baştan savmaydım, o yüzden de kovulmuş olabilirim ya, sizler sadece formaliteden bir sebeptiniz. Neyse, konu o değil. Ben hala konunun aslını astarını önünüze çıkarıp da anlatamadım söyleceklerimi. Buranın havasından mıdır ateşinden midir bilinmez ama gevezelikte üzerimize kimse kül dökemez. Muhabbetim aslında çok bir "sıcaktan ölürken gökten düşen dondurma" kıvamında. Rahatlatır, biraz da başka taraflara fırlatır. Seversiniz çoğu zaman beni; ama itiraf edemeyecek kadar o aptal gururu yapıştırmışsınızdır üzerinize. Yazık.


     Öyle bir hale gelmişsiniz ki, ulan benden daha fenalarıyla bezeli etrafınız da göremiyorsunuz. "BAKAN KÖR FURYALI PİÇLER." diyesim geliyor; ama yine de demeyeyim diyorum. Benden korkacağınıza onların pisliklerini çıplak gözlerle görsenize beee! Çemkirtmeyin beni. Haberiniz olsun buralarda üzerinize çok iddia oynamaya başladık, sayenizde ateşten avrolarla fink atıyorum işte diyardan diyara. Ama asıl güzelliklerden uzaklaştırdınız beni. Artık bana iş kalmadı, insanlar birbirlerini parçalamakla o kadar meşgul ki buradaki ailenizin iblisi işsiz kaldı. İSYANIM VAR LAN. Biraz insancıl olabilseniz ya, ben sizi birbirinize düşürmeliyim, hani mantık o, siz kendi aranızda birbirinizi mahvetmemelisiniz. Gittikçe bana benzemeye başladınız, hatta benim karakteristik özelliklerimi kendinize has bir şekilde modifiye edip pissikopatlaştırdınız kötülük kurumunu. İblis olarak beni bile korkutmaya başladınız, bilseydim baştan böyle olabileceğinizi belki de hiç bu işe atlamazdım iblisleme.


     Artık her boku da üzerime atmaktan vazgeçmenizi istiyorum. Bu ne lan? Her kötülükte, musibette boku şeytana at, tamam başlarda gururum okşanıyordu; ama insan eliyle yapılmış kötülüklerden bile beni suçlu tutunca kırılmaya başladım ya. Evet, şeytanlar da kırılabilir, bunu size öğretmediler mi? VİCDANSIZLAR. "Ay şeytan dürttü.", "Şeytan diyor ki yanaş şuna."lar falan ciddi anlamda boğdu beni. Sizinle aramızdaki boyutsal farkı algılayabildiğiniz gün daha iyi anlaşacağımızı umuyorum. Ve birazcık, insan olun. Bunu dediğime inanamıyorum ama, birazcık içinizdeki iyiliği dışarı çıkartın. Çıkartın ki ben onu ellerimle öldüreyim, çıplak düşünceyle karanlığa gönderebileyim. Bu kadar kötülük inanın sizi bizim alemde çok antipatik göstermeye başladı. Bir kere işimizi elimizden aldınız, yaptığınız piçlik cidden.


     Aile doktoru misali aile iblisleri de vardı yıllar önce, taaa 800'lü yıllarda falan. Zaten aslında bizim sistemimizi sağlık sektörüne oturtmaya çalışmışlar, bu da ekstra bir sinir harbine sebep oldu bizim buralarda. Sonra tedavülden kaldırdık bu sistemi, gerek kalmadı o kadarına çünkü, yakında bizi de tedavülden kaldıracak gibisiniz. Hayır, yanınızda melek kalmaya başladık ya o bir garip geliyor artık. Öyle bir hale geliyorsunuz ki insanlar, bizlere ihtiyacınız kalmıyor kötülüğü yaşatmak için. Kötülüğü her öğüne itinayla rendeleyip karıştıran bir ırk olup çıktınız, oğlum çiğnemeden yutmayın tamam da, bu kadar da almayın, yeter. Her şeyin bir dozu var, tam anlamıyla "şeytan olmadan adam çarpma" kalıbına girip, bacak bacak üzerine atıp oturuyorsunuz. Bütün şevkim kaçtı, küstüm oynamıyorum be.    

- Bir psikanaliz çalışması. Bu sefer klavyemi şeytana çevirdim, tü tü tüüüğ maaşallah. -


 

Twitter'ı şarkı sözleriyle katledesimi getiriyor şarkı. Valla he. Beni bile........

10 Eylül 2012 Pazartesi

Sosyal Mesajım Kaydı

     Günümüzde gençlerin zihinlerine empoze edilen düşüncelerin ışığında ezbere konuşan bir sürünün koyunları konumundaki insanlık adına, selamlar herkese! Bu seferki yazımın seyri ciddiyete akacak, tuşlarım bu sefer sanal idealizme hizmet edecek, parmaklarımdan iki zırva akıp gidecek gözbebeklerinizin ortasındaki o sevimli mi sevimli irise doğru. 


     Ülkemizdeki sağcılık da solculuk da ideolojik açıdan zırvalamaya denk düşmüş, maalesef. Sağcılık artık "dincilik", solculuk ise "Atatürkçülük" gibi bir anlam karmaşasında. Türkiye'de ne sağcı sağcı, ne solcu solcu. Üzgünüm, Türkiye'deki hiçbir siyasi partinin düşüncesini beğenmiyorum. He kötünün iyileri var elbette; ama "İyiymiş lan, al işte budur!" diyebileceğim bir parti, bir adam, bir kişi bile yok mu be? Kişisel hırslar girince devreye, cebini doldurma sevdası bulaşınca insanın zihnine herkes mi kaypak olur, herkes mi şerefini taşa bağlayıp denizin diplerine gönderir? Hiçbirinin sözlerini de, üzüntülerini de, ülke için yaptıkları reformvari pislikleri de samimi bulmuyorum. He benim ne düşündüğüm önemli mi peki? Tabi ki hayır. Öyle yazıyorum işte, herkes boş boş zırvalıyor ya, ben de iki satırlık zırvamı tıklatıyorum işte, çok mu?


      Gittikçe her şeyden soğuyorum. Terör sayesinde cebini dolduran insanlar oldukça terör de bitmeyecek, biliyorum. Herkes çıkarı peşinde, vatanın sağ olduğu kimsenin umrunda değil. Her şey herkesin dilinde, icraate gelince sözcükler dipsiz bir kuyunun içinde asitli suda boğuluyor. Bu kadar aciz bir ülkeyiz yani, sözcüklerin dünyasında hareketlerin şehrine adım atamayacak kadar bencil ve sorumsuzuz. Eğitimi çökerterek, gençlerin düşünmelerini engellemek için elimizden geleni yapabilecek kadar köreltmişiz gözlerimizi. Ezbere dayalı koyunlarız diyorum ya, çobanımız da pezekli venik bir bıyık. Onun da tasması var, her şeyin ardında başka birileri var. Bazen her boku Amerika'ya atmanın doğru olduğuna da inanıyorum, İlluminati'yi de bu kadar göz önüne çıkartarak önemsiz bir ayrıntıymış gibi benimsettiler zaten. Paranoyakça belki ama her şey bir oyun, bizler de bu oyunun içinde önemsiz piyonlarız. Varlığımızla yokluğumuzu birbirine çakıştırsak da kimsenin umrunda olmaz. Düşünmeyelim yeter, düşünmeye başlayınca dikkat çekmeye başlarız zaten. "VURUN KELLESİNİ" devri bitse de, farklı açılardan devam etmekte buralarda.


     Gittikçe yavaşça İran gibi bir yere dönüşeceğimize de inanmıyorum bu arada, insanlar kafayı yemiş, bu kadar mı koyup verip bırakacaksın ülkeni ki hemen umudunu kesiyorsun kendinden, yapabileceklerinden? Herkes ülkeden kaçmanın derdinde, söze gelince ülke için yanıp tutuşan bir sevdaları vardır ama içlerinde.... Medyaya da güvenemiyorum, artık kimseye güvenmiyorum. Bazen o kadar garip şeyler düşünüyorum ki, kendime bile güvenemiyorum. Bütün güvenimi alıp götürdüler içimden yani, buna izin veren de bizleriz aslında. Popomuzu arkamıza yaslayıp "Öyle orospu çocuğu, böyle şerefsiz." diyerek bir şeyler yaptığımızı sanıyoruz. İzliyoruz uzaktan ve hiçbir şey yapmıyoruz. Aslında yapamıyoruz belki, bilmiyorum, bu kadar da aciz olamayız. Damarlarımızda bir asil kan vardı hani, bir kuvvet kudret, neredeyiz şimdi?


     Osmanlı'ya küfür edenleri de, Atatürk'ü yerden yere vuranları da anlamıyorum. Saçmalamayın. Bize geçmişimizi unutturmaya çalışıyor lan işte, yakın geçmişi de onun ardını da. Birbirimize düşürüyorlar bizi, aslında hep onlar kazanıyor, anlamıyoruz. Bölünüyoruz, bölündükçe yönetilmesi daha da kolay oluyoruz. Siyasiler de kocakarı gibi laf atma derdinde birbirlerine, ellerine bellerine koysalar Cennet Mahallesi havasında olacak Türkiye. Belki de o dizi geleceği gösteriyordu bir yerde.........


     Hiçbir ideolojiyi benimsemiş de değilim, he bundandır siyasetçinin yumuşak g'si bile olmaz benden. Düşüncelerimden önemsiz ayrıntıların içinde çırpınan zerzavatçının sattıklarından ayrı bir konuma düşmez belki. Seviyorum buraları, ne kadar güzellikler barındırıyor aslında içinde, fark etmiyoruz, insanlığımızı kaybederek güzelliklerin üzerini pisliklerimizle sıvıyoruz.


      Tarih de bilmemizi istendiği gibi, her bilgi doğru değil maalesef, ya da tam değil, eksik kalmış. Kendimden bir alıntı yaparak anlatmak istiyorum - öyle de megalomanım yani - "Bazen filmi izlemiyoruz da sırf fragmanla yetiniyoruz yane."


     Ne mi diyorum? Aman siktir et her şeyi. Sosyal mesaj kaygısında sosyal mesajım kaydı lan. Bir Yasemin Mori şarkısı olup "Dünyada üzülmeye değer ne vaaaar?" diyelim hep beraber. Kaldır mikrofonları! 


- Bunlar da okumalık hanıııığm. Ama çok değersiz düşünceler zincirine geçen yıl atılan birkaç tık işte. Sofistike Bilgili Tabaka - At Gözlükleri Sorunsalı - Eliptik Elit



Yeni keşfettim, keşfimin geçliğinden dolayı şahsıma nalet ettim. Sesine, tarzına, söyleyişine kurbaaan Mori.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Gezegenler Arası Kocakarı İlacı

     Birdenbire gezegenler arasındaki bir kumpasın içinde, her yerden fırlayan meraklı bir ev cini gibi buldum kendimi. No-Frost ışınlanma teknolojisinin muzipliğinden olsa gerek bu saliseler içindeki mekan değişikliğinin sebebi. Zamanın akışını algılayamayacak kadar algılarımı hapsetmemişimdir minik kutucuklara herhalde. Yine de tedbir olsun diye nüfus sayımına yolladım demin Endo-çekirdo-sitoplazmik retinayı. Bütün hücrelerim aynı yerinde pinekliyormuş, yani formaliteden korkmayın benim için. Kendimi Discovery Channel'da uzaylı belgeseli çeken biri gibi hissediyorum sadece, ya da Mars Attacks'ı yaşayan bir hayalperest eliyın. Katy Perry'nin şarkısındaki E.T'yi üzerime zeplinle yollayabilirsiniz, Neptün uzay çayına davet etti birazdan yanına gidiyorum. Burçlarınıza iyi bakın, galaksiler arası meteorları atabilirim her an üzerlerine, suda taş sektirmek gibi, çok eğlenceli lan.


      Matrix'teki kadar afili bir "seçilmiş kişi" olmasam da, ışın çakmaklarımı sigaraya tokuşturup dumanı atmosfer basıncına zıt yönde yuvarlamasam da, bu hikayedeki köstekli saati boynunda taşıyan kişi ben olduğumdan kendimi Star Wars'ın "karşında süper-star"lı versiyonu gibi hissediyorum. Cırtlak bir tonda "hisseeeğt beni" bile diyebilirim hatta sizler için. Beni sizler ışınladınız!


     Kızılderililer Türk müdür bilmem ama buradakilerden kesinlikle Türk falan olmaz. O ağız niyetine suratlarına yapışmış çiziklere hiç yakışmıyor sözcüklerimiz. Laz aksanında İngilizce gibi diksiyonel tacizin varyasyonlarından biri fırlıyor garip ses tellerinden. "İyaaağm" sesi çıkartmak da sanırım onlar için bir hobiden ibaret, yoksa iletişim için apayrı sözcüklere gereksinim duyuyor piçivikler. Ama duysanız İngilizceleri o kadar mükemmel ki, onlar konuştukça bu işin arkasında da Amerika var diyesim geliyor. "HEP EMPERYALİST GÜÇLERİN EMBESİLLERİSİNİZ LAN. Dünyadan sıkılıp atmosfer dışına da mı çıktılar şimdi de?" diyeceğim de, paranoyama yazıktır diye dizginliyorum sözcüklerimi. Rus BBG evinde küfür eden Türk gibiyim burada. "Tutkopurostotutkate"


     Buralarda bizim dünyevi klişeler yok sanırım. Kimse de gelip bana planını dökülmedi mesela. Dünyevi dertlerden de sıyrıldım, burası, ımmmm sizler nasıl diyor "kebap kebap" Mavi-yeşil light tonlulara bir "hiyiaağm" çakmalıyım ama, onlar da buraların kahini işte. Neptün'den iki üç tüyo aldıktan sonra ver elini ayın karanlık yüzünün aydınlık kalmış o küçük köşesindeki köşke! Orada belki kaşığı büken bir bücür de bulurum; ama buralarda büktüğü anca platinyum bir kuşturak olur. Kuşturak da buraların içinden ışınlar çıkan kaşığı. Aynı zamanda çatalı, biraz da bıçağı. Aslında o kadar da farklı sayılmayız birbirimizden, sadece bizler daha seksiyiz.


     Buraya Star-bucks açmayı düşünüyorum, franchising falan alacağım. Bir Türk kahvesi yapayım dedim de şekil bozukluğuna kurban gitmiş burunları düştü mütiş kokusundan, bukalemun gibi renk değiştiren dilleri yılan dansını kesti büyülü tadından, burada seçilmiş parmaklarımdan zenginlik getiriyorum. Daha şimdiden Mars manzaralı bir daire alabilecek parayı biriktirdim. OĞLUM, seçilmiş kişi olmayı biraz maddiyata çevirdim sanırım. Hep maneviyat triplerinde nereye kadar zaten, hayat içinde maddiyatı da barındırır gerçekçi olalım biraz. Lütfen, "fakir ama gururlu genç" klişesini fırlatmayın bana. Buralarda herkesin altında en kötü bir star-mobil var.


     Aslında mavi-yeşil light tonlu E.T familyasına uğramaya çekinmiyor da değilim, ne yalan söyleyim? Bahsetmiştim birazcık onların ortamından, ahandastorentistiley: Minik Buruşuk E.T Yüreği 


     İnsanlar, insanlıklarını satıp para kazanma derdine düşmüşken, evrim teorisine yaraşır bir biçimde hayvanlardan evrildiğimizi kanıtlamak için insanüstü çabalar sarf ederken, kendilerine "Acayip heyvenlere benziyirsen" dedirtirtecek hareketleri sıralamaktan hiç bıkmazken, küfürleri üzerlerine yeni alınmış bir kıyafet gibi geçirtirken ve bunları gayet doğalmış gibi yapmaktan hiç çekinmezken ben nasıl izleyebilirim kahraman bakış açısıyla tüm bu olanları? Minik buruşuk E.T yüreklerindeki çözünmeyi kaldırabilir miyim, bilmiyorum. 


     Bu arada unutmadan, sizlere yıldız tozu getireyim buralardan. Her derde deva, buradakilerin kocakarı ilacı mübarek. 




Sizlere nostalji getirdim hanıııığm.

1 Eylül 2012 Cumartesi

Uykulu Sözcükler

     Meşrebini kalendere bulandırıp çirkin-güzel ayrımını yok sayan bir melodinin kulaklara mırıldanmasına adıyorum yazının başlangıcını. Birkaç saniyelik müzikal duruşu lütfen! İçten gelen melodinin dışarı patlamasından sonra tekrardan devam edelim yazıya. Bir kulaklarımızı açalım, kendi sesimizi farklılaştırarak hoş bir tonlamayla kafayı hafiften sallayarak, bir el hareketiyle ritme ayak uydurarak, ayakları da hopturtaktır bir şekilde hareket ettirerek, bir enerji patlamasına kendimizi bırakıp yavaşça yazıya devirelim gözlerimizi sonra. Abartma ama. Enerjini iki satırlık melodiye teslim etme tamamen, sadece bir başlangıç babında akıp gitsin vücut hücrelerinde. "To be continued...."a bağladıktan sonra enerjiyi, yazıya devam edebiliriz. "Endamı şanlı, sohbeti tatlı" bir şekkilde. Enerjileri sinerjilere doldurup kaçarak.


     Gelişine fırlattığım sözcüklerin gidişini izlerken bazen sonuçlarını kahinmişçesine algılayabildiğimden kendime "sözcüklerin büyülü dünyasında lanetli bir küheylan" lakabını takarak kahinlerin kah'ı, hasbelkaderlerin has'ı, hasların kalfası olmayı planlıyorum. Çardakta çakırları keyifleri birbirine çaktırdığım bir sırada aklımda dolanan pattttlmaya hazır bombanın çakıl taşlarına bağlı olduğunu fark ettikten sonra, içimdeki mahlukat-ı alıştırıveriş'i dışarı saldığım gibi torbalar dolusu cenneti bıraktım "Giyecek de hiçbir şey yok yahu"lu diyara. Mutluluğun resmine yakın bir tablo sunuyorduk görenlere. Ay durun bir poz vermeli hemen! - WTF? İçimdeki tikkyi salmamak gerek, soriğ gays. -


     Ermiş bir derviş gibi sermiştim kendimi serzenişlerin içine. Tek bir parçayı bıraktım içime. Dediler ki, içme. Gitme.... Meee eee. Depresif hikayelerin içindeki kuzulu şehre daldım. Nasıl inek kutsal olabiliyorsa burada da kuzular öyleydi. Zannımca zanlı konumundaydılar bazense. Bir Kavak Yelleri'ndeki Efe lehçesiyle "Kuzuuuğ" dedim ve sonrasında hayat bana beyaz, bana siyah, bana gri, bana gökkuşağı ve gökkuşağında bulunmayan renkler oldu çıktı. Hayat bana güzel, bana acı, bana tatlı, bana hoştur. Haydi koştur. Tamam, sustum.


     Ne üdüğü belirsiz sözcüklerin sürüsünün çobanıyım ben. Bir şekilde klavyeden taşıp akıyor avuçlarımdan, hissettikçe yankılanıyor dudaklarımda, dinledikçe akıp gidiyor bir kulaktan diğerine, delicesine kaçıyor barınamıyor içlerinde. Ve sonra dikkatle dinlediğinde anlıyorsun ki aslında bir yere gittikleri yok, sadece kamufle olmuşlar üzerlerine farklı anlamları geçirip de.


      Anlatıp da anlaşılmasını beklemek çok kasınç geliyor bazen. "Ben lafımı ortaya korum. Beğenen alır gider, beğenmeyen bırakır kaçar." demiş Dilber Hala devamındaki "hoşşşik"le beraber. Boğuk sesindeki tombikliğe rağmen gayet doğru bir tesbite takmış sözcükleri. "Beğenmeyen bırahır kaçar." Gözlerinin ferine kadar bizlere naklen yayın yapan gözlüklerin sahibesi dişican! KAÇAR. KAŞAR.


     Uykulu gözlerle satırları parmaklarıma aldığım şu sıralarda aptalca şeyler yazmam ya da yazmış olmam kuvvetle muhtemel. Zaten yazmadıysam önceki yazıdaki sihirli değnekler beni kahretmeye gelebilir. Allah diyen ornitorengi getirin banaaaaa, üzerime üflesin birazcık lanetimden kurtarsın beni. Bitip tükenme konusunda oldukça beceriksiz şanssızlığımla, beni mahveden sakarlığımı alıp götürse ya birileri. Hoş olabilir. Güzel olur. Çaktırma ama, mükemmel de olabilir ekşuliğ. Ekşi ekşi, burada ebrulii. - Kafiyelendiniz, tebrikler! -



 

 Mellodik duruş. Tektonik depremler. Saçmaladıkça saçmalayası gelmeler falan işte. Ayakta uyuyan sözcüklerimi akıttım klavyeden sizlere doğru. Ekranları başında beni okuyanlar varsa şunu söylemek isterim ki, yorulan gözlerinize yorgunluk şarkısı gelsin bu!

21 Ağustos 2012 Salı

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 3

     Rapunzel'in yağlanmayan saçları, Merlin'in keçi sakalı, Voldemort'un estetikli burnu adına! Hogwarts'ı yok sayan kafirleri, hortkuluklara tapan acizleri, Gollum'u sempatik bulan zevksizleri fantağzilerin diyarından aforoz etmeye geldim. Dumbledore'un adıyla başlarım. Sihirli değneğimin sözcükleriyle taşlarım. Pusulanın yönü, şarabın kafası, sigaranın dumanıyla dünyayı aklarım. Bana bahşedilen bu görevi yerine getirirken hepinize söylemem gereken bir şey var sanırım. Daha ziyade bir itiraf mahiyetinde. "Böyle yazı başlangıcı olur mu ki lan?! Sihirli değnekler beni kahretmeye!"


    "Laf olsun da bohçama doldurup hazineme zula yapayım." kafasında olan insanlarla yapılan muhabbetin zevkini patlican yiyerek de çıkarmak mümkün aslında. Samimiyetlerini taşa bağlayıp denizin dibine yollayanlardan yeni bir ülke inşa edilebilir, girişine de "Siz de robotlaştıramadıklarımızdan mısınız?" yazılabilir hatta. "Sidikli sinek" lakabındaki pislik, gece boyunca büyük bir yüzsüzlükle üzerime yüklenip bütün kanımı emmeye çalışabilir. TANRIM! Anemi başlangıcına yakalanabilirim böylece. Düşününce, sineklerle vampirler o kadar benzer ki aslında, bir gün bir sinek ısırığında vampire dönüşürsem Robert Pattinson'ı korkutmayı planlıyorum. "Vampir öyle değil böyle olunur Patricia." falan da diyebilirim mesela.



     "Hasbelkader" derken aslında başka şeyler demek istiyorum. Aslında neler söylemek istiyorum, biraz çaktırarak biraz da pis bir sırıtışla. Ağızda dağılışına nispeten surata dağılışının seyrine dalmak hoş bir uğultunun yaklaşıldıkça Adele'in şarkısına dönüşmesi gibi. Bir tikky lehçesinde "İnanmıyoruaaaağğm, Adeyiğhaaaal." durumu bile olabilir bakarsak.


     Ya da bakmazsak, belki de dağ olmasından kurtulmuş oluruz. Sonra bir tavşanı da o dağa küsmekten alıkoymuş. Dünyaya iyiliği getiren o iyi insanlardan olabiliriz. Ya da iyiliğin sinema perdesine yansıtılmış pembe tonlarından biri falan da. Belki de iyi taklidi yapan bir kötü, kötülerin tarafındaki bir melek, pelerini olmayan bir kahraman, asasını minibüste unutmuş bir sihirbaz.......
     

     Domates çorbasına karşı olan önyargımı yıkarak, önyargı depremine öncü deprem olmayı planlıyordum aslında. İnsanları "sığ, yobazitif, özentirest, tireks" kategorilerinde ve daha tonlarca kalıplaşmış katıksız kütüklük dahilinde değerlendiren sığ tayfasına, fanatizmin gözleri kör ettiği şu sıralarda bir umut olma amacım vardı...... Her şey bir yudum domates çorbasıyla başladı, devamında da, sevdim be açıkcası.


     Konudan konuya, sözcükten cümleye atlarken "MERHAMET ET BANA BİRAZ, PİLİİİZ" dedi bir ara beynimin içinde kıvranan sincaplardan biri. "Düşüncelerinin hızına yetişemiyorum, sürekli bacağımı kanatıp duruyorlar, şunları bir kenara toplaştırmak bu kadar zor mu ki?" Tahtalı köyün tahtalı kapısını açık bulmuş da içeri dalmış sanki, bir türlü gidemedi de yüzsüz şey. Baş ağrısı sebebi, nöronlarımın katili, bir de triplerde. Kafamı sallarsam daha çok sarsılır belki.....


     "İnsanlar insanlıklarından vazgeçtikleri gün, her şey gittikçe kana bulanırken, döllerine karıştırılmış "şerefsizlik" kıvılcımlarıyla ateşlenen bu şahısların götlerinde patlasın o bombalar!" diyesim var; ama sözcükler gidenleri geri getiremeyeceği gibi, yapılanları, yapılacakları, gözyaşlarını, edilen küfürleri de durduramayacak nasılsa. Neyse, en iyisi uyuyalım. Gözlerimizi kapattığımızda karşımızda daha insancıl bir toplum görürüz belki, kim bilir?



     - Sümkürüklerimin arasında kaybolan sözcüklerimi peçetelerin içinde keşfe çıktığım şu zamanlarda grip olmuşluğun sinir bozucu psikolojisi optimist halimi öldürmeye çalışsa da, tebessümlerimin tabancayı çıkartması daha kolay olduğundan "beeeaaaam" sesiyle öldürdü o sinir bozucu hali leylimley. Western bir film çekiyoruz bir bakıma, sümkürüklerim ve ben.  -



Notumtrak: Depremin boyutlarının bu denli yükselişe geçebileceğini düşünemeyen şahsım, puanların orantısız değişimlerini anlamlandıramamakta. Geçen yıl girmekte zorlanacağı yerlere poposunu sallayarak girebilecekken, girmesi garanti olan yerlere girememiş olacak ki tercih listesinin epeeeey bir aşağısındaki yeri kazanmış olacak.  Endüstri Mühendisliği İngilizce %50 burslu, Doğuş üniversitesi sonucunda kafada yankılanan bir "ŞOK! Daha Ucuzu Yok" jeneriğiyle garip bir an.... Bir müeendis yetişiyor anlayacağınız. Ama hala bir yazar. -

Reklamtrak: Konudan Konuya Sek Sek Oynamak - Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 2

Toplu mesajımtrak: Herkese benden bir bol tebessümlü bayram gelsin.

14 Ağustos 2012 Salı

Özü Arayan Bir Kaşif

     Kelebeğe dönüşmeyi beklerken bir karışıklık sonucunda solucana dönüşmüş bir tırtılın saçma kaderini akıtmıştım avuçlarıma. Kuş gibi kanatlara sahipken uçmayı beceremeyen bir penguenin acizliğini yüklemiştim omuzlarıma. Köpeklerin siyah-beyaz dünyasındaki siyahlara bürünmüştüm umarsızca. Bir parçamı bırakmıştım karanlıkta, hortkuluk olmasa bile bendim o, bir ışık huzmesiyken gittikçe karanlıkta kaybolan...


     İlginç bir gündü o gün. Dışarıya baktığında insan "Bugün Tim Burton Mikail'e yardım etmiş olmalı." diyebilirdi içinden. Yağmurların ardından esen rüzgarın getirdiği gri tonlar saçılmıştı etrafa, birazcık kırmızılar eklenmişti bir de, bir parça da siyahlar. Bu şairane günün hayatımda bu kadar büyük bir yer edineceğini bilseydim, iki rekat istavroz çekerdim başlamadan. Derler ya hani, her şeye O'nun adıyla başlarım. Ben de başlasaydım belki bu şekilde bitirmezdim geceyi. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın temizleyemezdi ruhumu artık. Şarkılar bir başkaydı benim için. Sözcükler yanıma uğramaya çekinir gibiydi. Her şey değişmişti. O gün. Hayatımın ilahisini dinlemiştim gözlerinde sönen hayat ışığında.


     Anlatması pek kolay değil. Sözcüklere ne kadar farklı anlamlar yükleyerek süslesem de cümleleri, yapılan şeyin pisliğini temizleyebilecek güzelliğe erişmeleri imkansız. Ve ne kadar vicdan azabı çekiyormuş gibi davransam da, o eşsiz gücü elde etmiş olmaktan heyecan duyduğumu gizleyemem. Ne kadar anlatsam da, anlayamazsınız. Çünkü bir an için de olsa tanrının varlığını yakalayacak gücü elde etmediniz hayatta. Gözünüzün içinde, kalbinizin derinliklerinde hissetmediniz onu. Dualarda yakalamaya çalıştığınız varlığını ben bir silahın ucunda yakaladım o gün.


     Babamın ölümünü kaldırmak çok zor olmuştu benim için. Tıpkı halter kaldırmaya çalışan karınca gibiydim o sıralar. Annemden kalan tek yadigardı o! Karanlıktayken önümü aydınlatan bir fenerdi, bütün güllerin toplandığı sakin bir bahçe. Her düşüşümde beni kaldıracak bir eldi o. Yalnızlığımın ortağı, hayatımın bağıydı. O yüzden, kimin yaptığını anladığımda kimse benden sakin olmamı bekleyemezdi. 


     Babamın babasından kalan silahı çantamın içine attım, üzerine de bir kitap, makyaj çantası ve birkaç ıvır zıvırı atarak kurşun gibi fırladım kapıdan. Yüzümü gören cehennemlik olduğumu anlayabilirdi o an. Belki yağmur durmam için bir mesajdı; ama yapamazdım. Kardeşin kardeşe yaptığı bu kalleşliğin seyrini çekemezdim gözlerime. Amcacım, sanırım bu sefer gerçekten sıçtın.


     Kapıyı çaldığımda yenge hanımlar karşıladı beni. Bütün mirasın yardımcı konucusu, şirketin yapımcı orospusu, okumuştu yarrrdakçı senaryosunu. Üzgünmüş numaraları, zaferinin heyecanını gizleyemiyordu suratından. "Birisiyle dertleşmeye çok ihtiyacım var." derken "Derdin olmaya geldim tatlım." gülüşü fırlatıyordum ona ama anlamıyordu aptal. Ayrıntılara çok gerek var mı bilmiyorum, ben de inanamamıştım o gün Azrail'in bu görevi bana bırakabileceğine. Tetiği çekene kadar, yapabileceğime bile inanmıyordum aslında. Bir anlık cinnetin kurbanı olarak cennetin biletini ellerimle yırtmıştım sanırım. 


     Yenge hanımın gözlerinden silinen hayat ışığının vücudunu terk etmesini izlerken garip bir şey oldu bana. Elle tutulur bir korkunun, dokunsan ağlayacak bir vahşetin içine bu kadar girmişken kendimi hiç olmadığım kadar özgür hissettim. Bir his geldi dokundu dudaklarıma, bir şey geçti gözlerimin önünden. Bir ürperti geldi üzerime. O'ydu bu! Elimi uzatsam dokunabilirdim sanki. Bir kurban verdim tanrıyı bulmak için. Uzun zamandır fark edememiştim, o buradaydı lan, bir dürtsem gelecekmiş yanıma demek. Ben dürterken öldürdüm belki; ama hissettim sonunda. O kadar canlıydı ki. O gün başladı bu Dexter hali. Ben bir katil değilim, olamam. Hayatın özünü arayan bir kaşifim sadece.


     Ruhumu bölerken tanrıyı buluyordum aslında. Her bölüşte yaklaşıyordum, çok az kaldı. Onu yakalayacaktım bir gün. Bir dahaki ölümde tanrıyı ellerimle tutacaktım.  O zamana kadar dikkatli olun, sıradaki kurbanım olmak istemezsiniz........

     - Psikopat bakış açısıyla yazmak eğlenceli be. ehehe. -



Yerim ya.

Mim Vol. 23

Gitmeden önce teşekkür etmek istiyorum. 
Yaratıcılığından dolayı Beyaz Sayfa'ya.
Beni mimleyerek dumur eden devbirkedi 'ye.
Son zamanlarımın mim canavarı biricit 'e.
Yazılarından tatlılığını hiç eksik etmeyen semmma'ya.
Ölecekmişim gibi bir başlangıç yapmışım, aslında kısmen bir ölümü gerçekleştiriyorum bu yazıyla. Son mim yazım bu satırların içine gömülecek. Bundan sonra mim yazmayı bırakıyorum dostlarım. Bu zamana kadar mimleyen herkese teşekkür eder, yapamadığım mimler için de üzgün olduğumu belirtmek isterim.

Mimin konusu 15 yıl sonra kendimizi nerede gördüğümüz.

Ben zaten bunu önümdeki geleceği gösteren küre sayesinde rahatlıkla öğrenebilirim. Gözlerimi kapatıp doğru sözcükleri söylemem yeterli, gerisini küre gösterecektir zaten bana........

15 yıl sonra yaşım çok seksi bir sayı olacak. - 33 -
30 yaş sendromuna girmeden hala hayatı sömürüyor olurum muhtemelen.
Bir kere, kesinlikle sigaram yanımda olur. Daimi dostum. 
Bilmem kaçıncı kitabımı çıkartmaya hazırlanırım. He belki Edebiyat derslerinde benden bahsedilmeye başlanır. Yeni bir çağ açmışımdır Edebiyatta, sınav soruları benim Edebiyat anlayışım olur ve cevabı da "Tatlı tatlı saçmalardı." yazsalar kabul olacak şekilde incedir aslında.
Aptal bir pop şarkısındaki gibi "Evli, mutlu, çocuklu" olabilirim.
Savcı olursam ülkeyi darmadağın edebilirim.
Mimar olursam, insanları dekore edebilirim.
Belki de ajan olurum. KORKUN BENDEN.
Belki de bir büyücü olurum. Arada feyk atıp zamana, geçmişe kaçarım.
Ama kesinlikle bir yazarlık aktivitesine girişmiş olurum.
Mükemmel piyano da çalarım bu arada kulağınıza afiyet.
Arabam olur. Çok da fit bir vücudum.
Mükemmel bir kütüphanem olur. Halka açmam için bir sürü mektup alırım falan.
Johnny Depp hala filintadır.
Ajda Pekkan'dan bahsetmeye korkuyorum......

Aslında ne söylesem boş. Ertesi gün fikrimi değiştirip şu an burada bahsedebileceğim bütün planlarımı ellerimle bozabilirim. Sıkılıp bütün her şeyi yerinden oynatabilirim. Yurt dışında da olabilirim mesela ya da hala buralarda. Şu geleceği gösteren küre hiçbir zaman tutturamadı aslında. Ya ben çok değişkenim ya da o tutarsız bir velet. Anlamadım ki ben.

Mimleme konusuna gelirsek çok afili bir harekette bulunacağım.
İlk ve birçok mimimi - bir garip oldu kelime - yapmama vesile olan Kuulumsu Kadın'ı son mimimde - hala garip - tek başına mimleyerek bir çağı açıp kapatıyorum kendimce. - Ne çağıdır ki bu? İyice triplerdeyim, çaktırma.... -


Her şey buraya kadar, elveda mimler.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Kırmızı Hapı Yutsak

     Hayatı hiçbir zaman sabit bir noktadan algılamaya çalışmadım. Bazen pusulamı elime alıp korsan gibi düşünmeye çalıştım, bazense sihirli değneğimi elime aldığım gibi her şeyi tek bir dokunuşla değiştirebileceğim ütopyasına kapıldım. Bir yüzüğü taktığımda bütün gücü elime geçirebileceğim gerçekliğine kandım, bazense klişelerin diyarında bir mülteci triplerinde hayatı yavaşça sömürmeye çalıştım. 


     Eski fotoğraflara bakarak kendimi o zamanda bulabileceğime inandım bazen. Telepatik güçlerimle karşımdakinin düşüncelerini okuyabilecektim ya da. Hep bir "Benim için önemli değil, kim olsa aynısını yapardı." diyesim geldi insanlara. Bazen kötü biri olup elime geçirdiğim ilk iyi huylu insana bütün yaşam öykümü kusasım geldi. DURDUM. Ben kötülerin tarafında olacak kadar sabit bir yere bağlanabilecek biri değildim çünkü. İyilerin tarafına geçmeye çalıştım, hep kazanırız ya bizler. O da olmadı, oraya da bağlanamadım, sıkıldım, biliyor musun?


     Şişman ve gözlüklü olanı ölümden kurtarmaya çalıştım bazen bu hayatta. Hiç düşünmeden havalandırmadan kaçabileceğini gösterdim ona, bu işin raconu böyle, havalandırmadan kaçmazsan adam yerine koyulmuyorsun hayatta. Bir şey bekledim, şok etkisi yaratacak. "Bunca zamandır körmüşüm de yeni görmeye başlıyorum." dedirtecek. Ya da gerçekten kör olup da bir şok etkisinde hayata gözlerimi açabilmek falan.


     Bütün hikayenin sonunda bir rüyaya bağlanabileceğini düşündüm bazen. Yaşanan her şey aslında karakterimizin uykuya dalmasındaki bir karmaşadan başka bir şey değilmiş gibisinden. Bir esas oğlan bulup onun kafasını başka bir esas oğlana sürtesim geldi sonra. Peşime bir katil takılırsa, ondan kaçarken yuvarlanmazsam hayatın ne anlamı kalır ki? En çok sessiz olmam gereken anda en büyük bombayı patlatmalı sonra içimdeki sakarlık. Telefonum çalışması gereken yerde çalışmamalı mesela, Turkcell bazen bu illeti geçiriyor suratıma.


     Kırmızı hapımı bu hayatta bulabileceğime inandım ya, belki çok saçmaydı belki anlatsam da anlaşılmayacak kadar mana dolu. Başka şeyler buldum, onlar da gerçekliğe yakınlaştıracağına hep uzaklara ittiler beni.


     Pelerinimi üzerime geçirip altına da hoş bir platform topuklu da aldığım gibi dünyayı kurtaracak mistik güç olabilme potansiyeline eriştiğime inandım. Bir maske yeterdi ya da sadece bir örümcek ısırığı. Beni kelebekler ısırsın; ama ömrümüzün kaderi aynı kefeye sığdırılmasın.


     Paralel bir evrene gidip kendi tavşan kostümlümü bulabileceğime inandım bazı zamanlar. Ya da bir perdenin ardına geçtiğimde farklı dünyaları karşılayabileceğimi, Dr Mazbutus olabileceğimi falan. Bir araba bulup çatlak bir profesörle geçmişe gidebilmeyi de bekledim hep. Ya da bir halat geçirmeyi ellerime ve fırlatarak onu zamanı avuçlarıma çekmeyi. 


     Oyuncakların da yüreği vardı, sadece insanlar büyüdükçe bunları göremeyecek kadar kapatmışlardı kendilerini. Onların yüreklerindeki garip gücü kendime geçirerek ölüleri görebileceğime inandım bazen. Olmadı. Ben de bir intikam öyküsünün içinde bularak kendimi, sarı bir kıyafeti de geçirerek üzerime, önüme geleni geçirip gittim. Aslında iyi biriydim; ama insanlara iyilik yapmaya çalışırken kendimi unutmuştum. Sonra bir kutu buldum ve hayatım değişti. Fransız duygusallığında bir yerlere doğru gittim.


     Sonra, geçmiş zamana döndüğüm bir gün eski zamanın Londra'sında intikama susamış bir berberle karşılaşabilirdim. Ona dövüş kulübünden bahsederdim. "Git dök içini, fazlasına gerek yok." falan derdim. O zaman her şeyin sonu daha farklı olabilirdi.


     Daha da geriye giderek sessiz filmlere dönebilirdim. Ama mizacıma ters, konuşmadan kim yaşayabilir ki? Ben de vazgeçip bir rahibe olup şeytan çıkartmalarına yardım ederim insanların. Üç beş sevap kazanırım arada. Sonra İran'da taşlanan bir kadını kurtarırım ya hiç düşünmeden, öldürülmeden, çocuklarına zorla taş attırılmadan, orospu çocuklarının zulmüne mağruz kalmadan. Ya da sadece gözlerimi kapatırım da bir hikaye anlatmaya başlarım. Sizlere de "Ulak gelecek." derim. Belki bir gün gelecek. Ya da anlarsınız, o ulak sizin hayata karşı farkındalığınızdır. Ya da sadece gülüp geçersiniz, bir kumandayı elime alıp kapatırım ben de sesinizi.


     Belki maymunlar dünyayı ele geçirir ve ben de bir liste yaparak hepinizi kurtarırım zulümlerden. Siyah-beyaz filmdeki tek kırmızı renk bendim aslında. Hikayenizin kahramı da ben olurum, dersiniz beni gösterip "O Hikayedeki Mazbut Dişi"  


     Eğer illa ki hapı yutacaksak, ben kırmızısından alayım bayım.



ŞİZSOGUĞD.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir Parça Tebessümle Yıkılan Duvarlar

     Yorulmuştu sözcükleri. Dudaklarında son bulan bir hadisenin şahidi olmaktan yıpranmıştı hisleri. Elindeki sigaranın dumanında kaybolmuştu gözleri. Bir saniyede anlamını yitirmişti tanrının sözleri. Yavaş yavaş, hiç ses çıkarmadan şahit olan evrene ise bastırmıştı kinini. Ama sonra bir an bir durdu, gülümsedi. Ne düşünüyordu, kim bilir?


     Nikotinin süper güçleri adına, garson yine kül tablasını değiştirerek dünyayı kurtardı. Bir saatine baktı, öncekiyle arasında 5 dakika vardı sanırım. Neden dünyadaki tek şey onun kül tablasıymış gibi üşenmeden her dakika gelip değiştirirlerdi ki? Daha kaç tane içtiğine bakacaktı, 1 paketin üzerine kaç tane daha eklediğini sayacaktı.... Ve sonra kendine kızacaktı, "Hüznümü örselemek için ciğerlerimi söndürdüm." triplerine girecekti. Sonra telefon edip "BİTİN LARVASI" diye bağırıp kapatacaktı. Mükemmel benzetmesinden dolayı kendini tebrik edecekti daha. Ardından hesabı ödeyip gidecekti usulca. Ama garson, illa her şeyi mahvetmek zorundaydı. Şimdi alaşağı gelen duygularıyla, kafasının içindeki sincapların sek sek oynaması arasında tıkılıp kalacaktı bu sandalyeye. İyi ki sigarası vardı. Ama onun ömrü de az kalmıştı sanki.


     Bütün yüklerinden arındıktan sonra kendine "Yapılacaklar Listesi" yapmayı planlıyordu. İlk maddeye de "Hiçbir şey yapmamak." yazıp diğer maddelerin hepsini geçersiz kılmayı amaçlıyordu. Ve aynaya baktığında gözkapaklarındaki göletin karşısındaki şahsı görmeye tahammül edemiyordu. Bunalmıştı artık. Yaşamamak için değil, yaşını ilerletmemek için içip zamanı avuçluyordu. Unutuyordu. Sigarasını yudumlayıp, gözlerini kapatıp, karşısında hiç olmadık hayallerin seyrine dalıp, hiç olmadık insanların sözlerine aldanıp, hiç olmadık duyguların gerçekliğine kanıp yaşlarını akıttığı müziğine kapılıyordu hayatın. 


     Zincirlerinden sıyrılıp, kelepçelerini koparıp uzaklaşmak istiyordu buralardan. Dilini bilmediği bir ülkenin küçük bir kasabasına gitmek, kimsenin tanımadığı "o yabancı" olmak, sözcüklerin diliyle değil de duyguların yansımasıyla konuşmak, kendini bırakıp hayatın boşluklarında salınmak...


     Öfkesini kül tablasında söndürüp sigarasının dumanlarına bindirdiği hayallerini gökyüzüne üflüyordu. Bir kuşun kanatlarına bıraktığı umutlarını güvercinlere yem edip uzak diyarlara yolluyordu, belki kuşu gören başkalarına da umut olur diye. Dumanı tüten çayına dumanı tüten sigarasını yapıştırıp beraber yüksek yüksek tepelere gönderiyordu. Kırılan kalbini batikona bandırıp iyileştirmeyi umuyordu. Her şeye rağmen gülüyordu ama; çünkü içine balıklama atladığı filozof tripleri ona şunu göstermişti: Hayat bir şeylere üzülüp harcanacak kadar uzun değil. Bazen gülebildiğin kadar mutlusundur ya, haydi sırıt sen de. Hiçbir şey bir parça tebessümün yerini tutamaz bu hayatta!  Bu arada, "bitin larvası"nın bir diğer adı da "yavşak"tır.


     - Sözcüklerin yerine getiremeyeceği şeyler vardır bazen. Kelimelerin ulaştığında anlamını yitirdiği zamanlar. Bazen sadece gülümsemek yeter, her şeye karşı o muzip sırıtışla yıkmak duvarları. -


Ben de böyle çalabilmeliydim.....


Bu da karakterimizin listesi.

Mim Vol. 22

Mimlerden paçayı sıyırıp suyunu çekti diye düşünürken, aslında bitmedi gerçeğiyle yüzleşip, ilginç ve hoş bir mimle karşı karşıya kaldığım sempatikliğiyle sizlere gözkırpıp, "hay düğud" diyerek mükemmel aksanımla sizleri selamlayarak başlamak istiyorum tıklatmaya.

Geleceğin Picasso'su semmma ve adamların dipi deeptone mimlemişler beni. Teşekkürleri de kapıp gitmişler. Ne iyi de etmişler. OHH, hayat hoş be.

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız ?
Ajan filmlerinden fırlamış kişi triplerine girebilirdim. Yani; nasılsa 1 yıllık ömrüm kalmışsa ya akla gelebilecek her manyaklığı denerdim. Sevdiklerime avuç avuç mutluluk toplardım. 1 ay buralarda kalıp sonra Vatikan'a uçardım. Ardından ver elini Venedik. Davinci Şifresi triplerine girebilirdim. İngiltere'ye gidip Adele'i canlı dinlerdim. Bir de tabi yapacaklarım için sermayeye ihtiyacım var, aman onu da Hermonie'den temin ederdim. Bilmem ki, belki bu dediklerimin hiçbirini de yapmazdım. Sadece o anki psikolojim elverdiğince coşup giderdim. Böyle bir şeyin olmaması iyi bence, insanlık için tehdit oluşturabilirdim çünkü. ahahahaa. Klasik cevap; yanıma birilerini alıp yolculuğa çıkardım. Aslında birilerine de gerek yok, yolda bulurum nasılsa....

Fobileriniz , takıntılarınız var mı? Varsa neler?
Fobilerim.... HII. Yaşlı ve alzheimerlı olmak bu aralar revaçta korkularım arasında. Ama aslında o korku da bir günlüktü geçti be. Sonraaa, pantolonumun fermuarını açık unutup dışarıya çıkmak. Büyük sorumluluklar falan. Böcekleri de hiç sevmem. IYK. Aklıma gelmedi daha.
Takıntılarım.... Mesela alışveriş yaparken benimle olmak zor. Hep bir "Güzel dimi ya bu?" soruları falan. Kolay da beğenmem. İstemli olmasa da bir "geç kalma" takıntısı oluştu sanırım bende. He yazı dilim de hep düzgündür. He bir de bir yemek 2., 3. güne kalmışsa pek kolay yemem. MANYAK BİR DAMAK ZEVKİ TAKINTIM OLABİLİR BAK. Haksızlığa gelememe takıntım var. Herkesi savunacağım pissikopatlık işte. Bilmiyorum ki, aklıma gelmedi pek.

Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız ?
Sanki bu tarz bir soru daha önce bir mime konuk oyunculuk yapmıştı diye hatırlasam da, yine de cevaplayacağım elbet.
Öncelikle bir Walking Dead bir I Am Legend triplerine girerek etrafta zombileri arardım. DÜNYAYI KURTARMAK İÇİN DÜNYADA KALAN SON KİŞİ...... Ama bilmiyorlar ki, bu kişi dünyayı kurtarmaya uğraşamayacak kadar üşengeç. OĞDİYIR. Sıkılırsam denerim ama bak!

Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız ? Neden? 
İtalya'dan başlardım. Bir sebebi yok, sempatim var Venedik'e ondan herhal.

İtiraf edin prens/prenses e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz ?
Kurbağa öpmedim de, kuşum Niyazi'yi çok öptüm. Sayılır mı?

En son yaşadığınız küçük düşürücü , unutamadığınız olay ? 
Burada "en son yaşadığım küçük düşürücü ama o kadar da rezil etmeyen olay" desek daha doğru olur. CAMON. En öldüresiyeyi kim anlatır şimdi? - Dün "Bana Şans Dile"yi izledim, sanırım bu soru bir tesadüf değil...... OĞMAYGAT. İlahi güçlerin üzerime getirdiği bir oyun bu......... -

Özetlersek o zaman; camdan bir kapının - kapı olduğunu fark etmeden - içinden geçmeye çalıştım, ÇÜNKÜ ÖYLE LANET BİR KAPI Kİ ORADA OLDUĞU BİLE BELLİ DEĞİL. Neyse, pek bir yerimi çarptım sayılmaz zaten. "ehehehe şaka yaptım ki" triplerine falan girdim. Ama şaka değildi.........

Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey ?
Telefon/kulaklık, anahtar/para ve tabi ki kitap.

Hayatınızın bir kitap/ film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını isterdiniz?
TABİ Kİ DE KARAYİP KORSANLARI. SORMAK HATA. OĞLUM ÇOK EĞLENCELİ BE. 
Kitap da, Yüzüklerin Efendisi'ni okumasam da o olsun. Filmi manyaksa kitabı harikuladenin hasıdır. Harry Potter da olabilir ama. - Ne fantastiğim be! -
- Araya sıkıştıralım, bu üç seriyi hiç izlemeyen varsa, tek bir filmini bile, 5-10 dakikasını bile en kötü ya da izleyip de beğenmeyenler varsa, zevksiz angutlardır, bence. 

En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız?
Yeni gezegenler görmek ilginç olabilir, neden olmasın?

İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapıcağınız ilk şey nedir?
ÖSYM'ye musallat olurdum.... nihohaleya
Çok fena sırlara vakıf olup ülkeyi yerinden sallardım. İlk cevaptaki gibi, ajan filmlerinden fırlardım tabir-i caize yakışmayacak şekilde! 

Kimleri mi mimleyeceğim? Aslında birilerini mimleyerek üzerlerinde bir baskı oluşturmak istemem.

Ama tabi bir Kuulumsu Kadın'ı mimlerim. - Zaten kaçmaz o, yok, imkansız. İki klavyem kanda bile olsa, gerçekleşmesi muhtemeldir.... ehehe. -
He bir de Selin'i mimlerim.
Ayriyetten Selin Eski'yi de mimlerim.
Duuuur, kedicik'i de mimlerim. - ahahaha, bıktı benden. -
biricit 'i de mimlerim. - OĞMAYGUTNIS. İlk defa ben de mimledim. ahahaha. -
Depresif Polyanna'yı da.
Ofelya'yı da.
Preghiera'yı da. 
Aaaa nini 'yi de mimlerim.
dayatmalardakaybolus 'u da.
Aylak'ı da tabi.
Bu kişileri de sevdiğimden yazarım buraya. ehehe.
Gerisi de işin teferruatı. Unuttuğum varsa kusura bakmayasınız, orası teferruat değil tabi.
Ama mimlemem demek "YAPIN LAAAN" baskısı demek değil. Yapmasanız da olur. CİDDEN. Ben unutmamış olmak için yazdım.

Mendeboor'u da mimlerdim; ama klavyesini kaldıracak hali yoktur onun. ehehe. 
Seyirci Koltuğu ve Serdar Durdu'yu da mimlerdim; ama sinema temalı olmadığından onları da mimlemem. Korkmayınız. ehehe.

Psikopat gibi 22. mimi yapıyorum, hatta arada buçuklu da var 23-24 olmuş olabilir de. Acaba artık durdursam mı?




Filmin müzikleri de çok hoş dostlaaaar.