31 Ocak 2012 Salı

Film İçinde Film

     Ağzına sıçılası bir paralel evrenle kesiştiriliyoruz şu bokumtrak zaman olgusu içerisinde. Yağdırılan karla buzullaştık biz de. Bu bizim buz devrimiz olsa gerek. Mamutlaşıyoruz ya günler geçtikçe, geçerken de bir güzel geçirdikçe. Olsun, stres yapmayın.  Hayat güzel, her ne kadar parmaklarımızı hissizleştirse de. Bedeni buzullaştırsa da. Ama boşverin, ruhlar sıcacık cennetlerine kıvrılmışlar, rahat onlar yani. Ilıman iklim kuşaklarında keratalar. Onları soğutmadık mı sorun yok bence. Doğuştan soğuk olanlar vardır ama. Hani böyle sıcakkanlı mahlukatlar falanız; ama onlar gayet de doğuştan soğukkanlı. İçten ticarileşmiş onlar erimeyen buz parçacıklarıyla. İlahi kudretin güneş ışınlarını üstlerine yağdırması ümidiyle. Amin. Amen. He-Man. Her taraftan deneyelim, tutar birinden elbet. Dini birleşim, ruhsarvarı şeffaflık. Ohh, mis.


     Taraf tarafa toplandıkça yok olmayan x'li terim olmak gerek bu hayatta. Eksi ile çarpılınca bile etkilenmemek lazım. Misal depresyon ve türevi onlarca olgu sıkıcılanmaktan başka bir halta yaramayan köstek olucu pezevenklerdir. Her zaman dediğim gibi, Polyannalaşmak gerek. Ama tabi gerçekçiliği kaybetmeden. Şizofreni ile optimistlik arasındaki o nüansı kaçırmadan. Minik kıvrımların kızartıcı kıvılcımlarına kapılmadan.


     Kapıldıkça gidiyoruz ütopyaların o rahatlatıcı missler gibi havasına. Arada bir hayale bakıp çıkmak gerekir tabii de orada tıkılıkalıp Inception olmak da var. Yok yaa araf çok sıkıcı, başta yaratma olgusunun bir heyecanı da var; ama nereye kadar abii? Allah da hiç sıkılmadan devam ediyor ya yardırmaya, helal olsun. Büyük sabır işi biz canlı cansız varlık topluluklarına katlanmak. Kapatmıyor açtığı bu milyarlarca yıllık defterin kapağını. Yani korkmayın, 2012 değil son sayfanın gelişi. Daha dolma kalemle dolacak tonlarca sayfa var.


     Aslında katlanılamayacak olduğumuz kadar kahkaha tufanına sokulası varlıklarız biz. Herkes farklı bir tip, herkes farklı bir alem. Rezillikler zaten kafa boyunu da aştı gitti. Belki de biz onun filmiyiz, o hem yönetmen, hem senarist, hem de kameraman. Ama makyözler bizleriz, ya da fark ettirmeden değil miyiz de? Yok ya bizleriz. Senaryoyu değiştirme şansı da var elimizde, kadere razı gelmek yerine popocuğunu kaldırabilirsin mesela korkak koltuğundan. Figüranlaşmaktan ziyade başrolü kapacaksın. Mesela bizden de bir Meryl Streep ya da ne bileyim bir Angelina Jolie ya da ya da bir Johnny Depp olabilir yanii. Ya da şey olsun bizden Çağan Irmak. Yok be o zaman sümkürük veletler olurduk hepimiz. Çağan Irmak filmlerinde yaşasın öyle, yeterli yeter. Zaten Allah'tan Allah Çağan Irmak gibi yönetmen değil. - Nasıl bir cümle bu? - Ama şu an çok kilit bir soru soruyorum, yanaş hele bir ekrana. Eğer biz bir filmin içindeysek, izlediğimiz filmler de filmin içinde film mi oluyor? Filmin içinde film olan filmler de o zaman oooo bu ne ya? Felsefeyi bir kenara bırakıyorum ben ve susuyorum ben. Öptüm sizi.


Bu da benim yönetmen koltuğum olsun. Ama yok ben  yönetmen değilim, başrolüm pardoooon. 

25 Ocak 2012 Çarşamba

Nihohaleyaler

     İnce belli çay bardağımın en şekerli kısmında eriyor bazen hayallerim. Bazense içki dolu bir bardağın diplerinde kayboluyor, acı bir tad bırakıyor her yudum alışımda damağımda. Karavana atlayıp uçsuz bucaksız bir gezintiye çıkıyor ütopyalarımda. Her şeyi ve herkesi geride bırakıyor kerata, minik bir tebessümü yapıştırıp da suratına. İnce belli bardakta çayını yudumluyor bazen, bazense kaybediyor kendini loş bir içki masasında. Kelimelerden bir dünya inşa ediyor kendine, belki de bir duble yazar triplerine giriyor kendi kendine. Sonra ufuklarda kaybediyor bakışlarını, şairane bir tavırla yudumluyor önündeki bol şekerli Türk kahvesini. İki lafın belini kırıyor gömüldüğü kitabın yaprakları arasında, iki yudum alıyor sigarasından da kapatıyor gözlerini. Bırakıyor rüzgarın o rahatlatıcı esintisine her şeyi, alıp bütün saçmalıkları götürmesini bekliyor.


     Hatta o kadar üşengeçtir ki saatlerce oturuyor orada, 2-3 çayla cilalıyor dumanın içine nüfuzlanışını. Sonunda kalkabildiğinde ise fark ediyor o kaçınılmaz gerçeği; karavanı çalmışlardır yaa kör olası çöpçüler. O da atlıyor umutsuzca minibüse, sülale katliamı yapıyor bir taraftan da sövüşleriyle. Kör olası çöpçüleer, karavanı götürmüşler...


     " Olsun. " diyor sonra, atıyor at gözlüklerini çıkarıp. Çok sinirli olsa da bunun altından da kalkabileceğini biliyor. Sinirine hakim olamaz aslında ama bu sefer direniyor içindeki o nöronlar arası impuls geçişlerine. Polyannalaşıyor bir anda; ama realizeleşmiş bir Polyanna. Yine yapıştırıyor o aptal gülümsemesini. " Siktir et " diyor, " hayat güzel. " Ama yine de söylemeden edemiyor şunu: " Çöpçüler ulan, Allah çetrefilli yollardan belalarını üzerinize serpiştirsin. Pezevenksitiriyalar. "


     Sonra açıyor gözlerini karavanda. Şaka mı ki bu? Rüyaymış hepsi. Zaten karıştırır hep onları, gerçeklerle rüyalar arası arafın içine gömülür her zaman mışıllarken. Ütopya da o nüansın hangi tarafında kalır ya, tartışılır. Neyseciğime işte bu da o nüansın sol çaprazında kalan cinsten bir gerçeklik karmaşasıymış. Olsun yine de, o gülüyor kendi kendine, " Nihohaleyaler. "



Bu da Karayip Korsanları'ndaki gemilerden biriymiş. Şimdi atlayıp buna gitmek vardı bir yerlere. Jack'i de aldık mı yanımıza, tamamdır yiaaa.

20 Ocak 2012 Cuma

Hüplettiğimiz Tebessüm Dolu Cümleler

     Biz batıl inançlarla büyüyen bir nesiliz. Öyle " Ben değilim, ay ne saçma. " havalarına girip de beni deli etme sakın!  Sen de maruz kalmışsındır elbet " Bu mesajı 34236 kişiye yollamazsan gece yarısından önce götünü pireler kovalayacaaak! " türevi mesajlara. Belki sen de atmışsındır. Hatta içinde bir yerlerde bu mesajların gerçeklik payına ciddi ciddi inanmışsındır. İnkar etme, ergenliğe girdin diye silme bu minik anıları zihninden. Sen hep o mesajlara inanan küçük çocuk olarak kalacaksın ve öyle geçeceksin tarihin gizli kalmış sayfalarına. Altın harflerle olmasa da metal harflerle yazılacaksın özenle. Her harfini hattat sanatçısı yazacak hatta. Hoş bir ambiyans içinde anılacaksın " Batıl inançlı olduğunun farkında olmayan batıl inançlı çocuk " olarak.


     Bir de bu batıl inanç olayı yaş ilerledikçe batıcıl inanca dönüşüyor. Namık Kemal'in aşırı batılılaşmayı eleştirdiği günlerden bugüne bu olgu halihazırda aynı yerinde pinekliyor. Ama ondan da bahsetmeyeceğim şimdi. Zaten öncesinde bir iki laf cambazlığı yapmıştım hakkında. Eğer ki merak edersen buyur canım ciğerim, senden mi esirgeyeceğim? - Eliptik Elit -


     Hatırlarım geçenlerde saçmalamaktan körkütük sarhoş olmuştum. Cidden hee bir şey almadığım halde çakır-keyif-teyf bir halde dolanıyordum ortalıklarda. Birazcık da salaklaşmıştım belki; ama hayat öyle daha güzel lan. Böyle böyle kelebekler sarmıştı kelimelerimin etrafını, konuşuyordum da konuşuyordum. Saçmalıyordum da saçmalıyordum. Fakat saçmalamanın da bir mantığını oturtmuştum, arkadaş " Bugün sende bir şeyler var ama, hadi bakalım. " diyordu ben de mal mal gülüyordum. Ama cidden bir şeyim yoktu, sadece o gün benim için garip bir gündü. Gereksiz bir mutluluk da saçmalığımın yanına kıvrılmıştı, ısıtıyorlardı birbirlerini. Güzeldi be ama şimdi de. Hatta o günü şöyle minimalize edersek: Dengesizliğimde bir denge kurmuşumdur. Adeta ipin üzerinde yürüyoruz dengesizliğim ve ben. - Neyse işte bu da bir anımdı öyle. Ama ben bugün bundan da bahsetmek istemiyorum. Zaten neyden bahsedeceğimi bulana kadar paragraflar dolacak naçiz blog sayfama ve sizler de okumaktan vazgeçip bir siktiri çekeceksiniz belki de bu yazıma. Şaka yapıyorum hee öyle bir düşüncen varsa bırak at kenara onu. O çok pislik bir düşünce, fikriyatı bile hoş değil. Hiç yakıştıramadım sana.


     Son paragrafa geçmiş bulunmaktayım, bak rahat ol sakinleş. Buraya kadar gelmişsen eğer kökle gazı devamını da getirirsin. Zaten derler ya hani, " Bir işe başlamak bitirmenin yarısıdır. " Katılmasam da katılıyor ayağına yatıyorum ve şimdi sen yarısını aşmış bir insan olarak burdan sonra okumayı bırakma ve bırak kelimeler aksın gitsin seninle beraber. Bu son paragrafla birlikte birbirimize sonsuzlukta kenetlenelim. Bir sonumuz olduğunun bilinciyle sonuna kadar kökleyelim gazı bu hayatın bize sunmuş olduklarını sonuna kadar sömürelim. Ve karşısına geçip " ehehe mehehe lan " diyelim ve daha da bir hoş olsun günlerimiz. Birlikteyiz ya sonuçta, bize kimse bir şeyler yapamaz. Gel beraber atlayalım bu kelime otobüsüne. Uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkalım, etrafımızı kitaptan sayfalar sarsın. Hatta bu kitap bizim kitabımız olsun. İçinde mutluluk hikayeleri, anı niyetine hüplettiğimiz tebessüm dolu cümlecikler. Sonrasında hikayenin sonunda... Sonunu getirmeyelim ya şimdiden. Anın tadını çıkaralım biz, gerisini başkaları tamamlar zaten. 


     
 Bu da ımmm çim biçme makinesi görünümünde bir karavan işte.

15 Ocak 2012 Pazar

Sosyal Medya'nın Sosyal Pezevenkleri

     Sanal ortamın zahirileşmiş çocuklarına selam olsun. Sizi check-in canavarları, sosyal medyanın sosyal pezevenkleri. Evde kahvesini höpürdetirken Kahve Dünyası square'li zavallı uyruklu popiler, nasılsınız?  He ben iyiyim bu arada, sıcacık evimde bilgisayarımın karşısında klavyeyi bombardımanlıyorum işte. Ama durun adet yerini bulsun, i'm at caddebostan w/10 others.


     Sanallaştıkça salaklaşıyoruz, farkındasınız değil mi? İnsanların elinden gelse beyin hücrelerinin arasına sanal klavye yapıştıracaklar. Teallaaam. Millet arkadaşlarıyla eğlenmeye, iki lafın belini kırmaya falan gitmiyor artık. Check-in check-in artık elinizi şuralardan çekin laan. Bir de işin ilginç ve beni kahkaha tufanına sokan tarafı, insanlar olmadıkları yerlerdeymiş gibi göstermeye çalışıyorlar kendilerini. Onlar aslında ışınlanabilen mahlukatlar, aynı anda kilometreleri aşıp taşıyorlar bütün evrenin en mükemmel taraflarına. Ben şu an günaha giriyorum belki de bir yerde, sonuçta onlara bahşedilen bu gücü ben buralarda eleştiriyorum. Ne haddime? Durun bir kutsal suyla abdest alıp da gelem ben, en yakın kilise nerede bilen var mı? ehehe.

    
     Şaka bir yana gerçekten durumumuz vahim. Bir şarkı besteleyip çıkabilseydim karşınıza;

- Affet bu gece check-inlemedim

- Dışarda gibi dursam da evdeyim

- Twitter'ı elimle bölmek istedim

- Facebook sen benden ne istediin?


( Eveet bunun melodisi Pembe Mezarlık, popüler kültürün mazoşist şarkısıyla çıktım karşınıza, ben de çakmayım,  beni de götürün buralardan. Atın çalıntı hapishanesine, zaten affedin ama bu gece ölmek istedim. ) diyerek çıkardım. Sesim mükemmel değil, zaten melodik bir savaş olurdu bununla çıksaydım karşınıza. Müziğimle ruhunuza gıda vermek niyetine tecavüz ederdim belki de. Ama konumuz bu değil, durun saptım yine her zamanki gibi. Öhöm öhöm. Ciddileş Beyza! Toparla kendini.



     Gelecek nesillere, çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir dünya emanet edeceğiz acaba bu gidişle? Bir kitap okumaktan aciz, robotlaşmış ahmaklar oluyoruz gün geçtikçe. Düzen bizi düzdükçe biz de zevk nidaları atıyoruz, serzenişte bulunacağımız yerde. Gerekirse çemkirin ama kabul etmeyin be size dayatılan saçmalıkları. Gittikçe ezbere dayalı bir zihniyet oluşturuyorlar bizden, düşünme yetilerini elinden alıyorlar gençlerin. Şirinler çakması robotlar oluyoruz biz de, fark etmesek de. Farkımı fark etmediysen bundan sonra fark etsen de fark etmez, değil ama. Fark edersen şimdiden bir boka yarayabilirsin. Neyse konuma geri dönüyor ve sonuca bağlıyorum bu naçiz yazımı. Son paragraf. Sonra finitogonzelestrikopatpat.



     İnsanoğlu garip bir varlık. Popülaritelerini yükseltmek amacıyla her şeyi yapabilecek, acizleşecek, olmadığı yerdeymiş gibi kendini gösterecek, hatta bunu yapınca insanların gözünde değerinin bir kat daha artacağını düşünecek kadar acizleşmiş bir varlık. Belki bunun adı ergenliktir. Belki de ergen bile olamayacak kadar geriliktir. Bilmiyorum. Sadece bu safsatanın yakın zamanlarda bitmesini diliyorum. " Caddede olan? " devri kapandı ya artık, ben bekliyorum bu devir de geçer gider. Bir çağ açılır bir çağ kapanır. Ama bize İstanbul'un Fethi diye gösterilirken o çağ geçişçisi aslında başka bir şey çıkabilir. Neyseciğime. Sizin de içinizde bir çağı kapatıp yeni bir çağı açmanız dileğiyle. Değişiklik iyidir iyi.




     He bir de ben sanki takılmıyorum triplerindeymişim gibi yazmış olmayım, sosyal medyayı ben de kullanıyorum elbet. Bu blog bile bir örnektir buna. Ama bokunu çıkartmadan, sıvamaya gerek kalmadan. Check-in canavarına dönüşmeden, kelime bombardımancısıyım sadece ben. 



13 Ocak 2012 Cuma

Pikaçu'nun Pika - pikalamaları

     Bir parça tebessüm yapıştırıp da suratına gelseydi yanıma ben kovacaktım sanki onu. Bekliyordum minik palmiye ağaçlarının arasında, o bir türlü yanıma uğramayan hayırsız huzuru. Bir mango düşer palmiyelerin arasından, zaten palmiye ne ararsa buralarda? Sonra Pokemonlar gelir yanıma, küçüklüğümün şekerli minik kahramanları. Unutmamışlardır ya beni, oturup konuşuruz saatlerce. Balbazar'ın " balba balba " ları ve Pikaçu'nun " pika pika " ları eşliğinde dalarım manzaranın rahatlığına, Palmiye ağaçlarının ardına gizlenen o hırçın dalgalarına atlarım denizin. Üşütürüm belki sonra birazcık, sarılırım sıcacık yorganıma. Bir nane - limon kaldırırım şerefinize ve yumarım gözlerimi. Saklambaç oynarız ardından; ama bulamazsam sizi gelir misiniz geri yanıma?


     - Kimi zaman saklanıp da saklandığı yerde unutulan ve kimsenin aramadığı o çocuk oluyor hayallerim. Bazense yüreğime gizleniyor, iyice sırnaşıyor kuytularına. Bırakmak bilmiyor sonrasında beni. Geceleri kafamı yastığa koymama gerek kalmadan her an inatçı çocuklar gibi dolanıyor yanımda. Çarkını döndürüyor umutsuzluğumun, sonra da sıçıyor çarkıma. Defolup gidiyor ardından, geri dönüyor o saklandığı saçma sapan yerlere. -


     Yıllar öncesinde kalan bir melodi gelip dokunuyor kulaklarıma. Eşlik ediyorum ben de, mükemmeldir ya zaten sesim. Melodinin o rahatlatıcı tınısına bırakıyorum kendimi, kayboluyorum usulca ütopyalarımda. Bir parça tebessüm yapıştırıyorum suratıma, hayatın suratına yapıştırırcasına. Sonra Jüpiter'den bir mesaj geliyor telefonuma; Mars'la kavga etmiş, diyor ki çok kırmışlar birbirlerini. Ayıp olmasın diye cevap atıyorum; ama rahat bıraksana Jüpiter beni bu uçsuz bucaksız ütopyanın ortasında. Mars'la da düzelir aranız korkma, Venüs'ün başı da bağlanmış zaten Neptün'le. Birbirinize kaldınız yine, iyi mi?


     Bu arada banyodayken herkesin sesi mükemmel olmaz mı ya? Herkes bir Amy Winehouse, bir Şebnem Ferah ya da ne bileyim bir Cem Adrian olur kendi kendine suyun şıkırtısına eşlik ederken. Banyodayken bütün kötü sesler terk eder ses tellerini, neden ki olamaz mıyız şimdi biz de bir Rakçı Serpil?

11 Ocak 2012 Çarşamba

Toz Uçmayan Minik Suratında Yükselen Mutluluklar

     Nasırlaşmış ellerin be amcacım. Kim bilir neler yaşadın hayatının o bitmek bilmeyen yokuşlarında. Belki hayallerin de nasırlaşmıştır seninle, pas tutmuş bırakmıştır seni bir başına o dik yokuşların ortasında. Zaman sana pek de iyi davranmamıştır belki de, ne hayallerin vardır oysa yıllar öncesinde kaybolan. Toz pembe çocukluk evreleri, toz uçmayan minik zihninde yükselen o saf mutlulukların. Gençliğini kana kana içmişsindir; ama hayat da tüketmiştir seni çaktırmadan, geçen her yılda sömürmüştür benliğini, çekmiştir saçmalıklara doğru. Kirin pasın içinde yuvarlanmıştır umutların, üstü başı yırtılmıştır hatta, izler bırakmıştır o çarptığın çakıl taşları tenininde.


     Ama belki de her şeye rağmen mutlusundur be amca, umursamıyorsundur olanları. O sokağın köşesinde soğuğa inat tebessüm kondurmuşsundur suratına. Her şeye rağmen hayatı karşına alabilmişsindir belki. İnatla gülüyorsundur, bazen gülünecek şey kalmadığında bile. Hayatın sana sunmadıklarına lanet okumak yerine sunduklarına gülümseyebiliyorsundur içten içe. Bir sigara yakıyorsundur da izliyorsundur köşenden bu kaosun ortasında kaybolan minik insanları. Hiç şikayetçi değilsindir halinden de saçmalıyorumdur yazarken ben bunları. Olsun, ben alışkınım saçmalamaya. Ama sen hep böyle kal amca, ne olursa olsun hiç eksiltme tebessümlerini, sıkma canını. İyisin ya şimdi, siktir et geri kalanları.



     Zaten hayatı şekillendiren de insanın onu nasıl gördüğü değil midir? Nasıl sımsıkı sarıldığı ona ya da ne bileyim küçük çocuklar gibi küsüp kaçmaları falan. Ben seviyorum hayatı, tıpkı o amca gibi ben de gülüyorum onun karşısında. Bazen kankam oluyor hatta, bazen kazık atıp kaçıyor uzaklara şerefsiz. Ama olsun sonunda dönüp dolaşıp geliyor kürkçü dükkanına, üşümüşse diye bir çay ikram ediyorum ona. Açıyorum müziğin sesini son ses, dinliyoruz birlikte. Belki ağlıyoruzdur beraber kana kana, ya da en şen kahkahayı patlatıyoruz her şeye, herkese inat.




- Son 2 yazıdır mizacımı alaşağı ettim. Ama olsun değişiklik de güzel şey. -

8 Ocak 2012 Pazar

Şirin Görünümlü Uçurumdan İbaret Gökdelenler

     Bazen aynı şeyleri düşündüğümüz halde dile dökemeyecek kadar acizleşiyor sözcükler dudaklarımızın arasında. Çok saçma değil mi? Bazen etrafımızda birileri olsa dahi kurtulamıyoruz vücudu saran o ezici yalnızlık duygusundan. Bağırmak istiyor insan; fakat ses tellerinden bir hapishane dışarı çıkmasını engelliyor, duvarlar örüyor etrafına ve içine çekiyor yavaşça.


     Tek nefeslik bir an bile öldürücü darbeye dönüşebiliyor, insanın üzerine kara bulutlarda yağmur damlalarını getirip dökebiliyor kirpiklerine. Ve yavaşça alıp götürüyor onu, süslü dünyanın kararmış simsiyah sokaklarına. Kaldırım taşlarının kırıldığı, toz toprak içindeki o yıkık kentin unutulmuş boş sokaklarına. Bir ağırlık çöküyor kişinin üzerine, sonrasında gözlerini yumuyor bu saçmalığa. Yavaşça bırakıyor kendini rahat yatağının kırmızı yastığının üzerine, salyalarını akıta akıta.


     Ve işte beni mahrum bırakıyorlar dünyalar tatlısı uykumdan ve ben de ona duyduğum özlemle saçma sapan duygu karmaşasının içine atıyorum kendimi, biraz daha emo bir ruh haline bırakıyorum yerimi, uykulu uykulu. Uykunun bıraktığı boşluk duvarlar örüyor etrafıma, uzaklaştırıyor beni güleç halimden.


     Duvarlar ya, zaten asıl sorun duvarlarda değil mi? İnşa ettiğimiz gökdelenlerin arasında yitirdiğimiz benliğimiz değil mi bizi elem denizinde acımadan boğan? Çok saçma aslında. Fark etmesek de yeni katlar ekliyoruz şirin görünümlü; fakat uçurumdan ibaret olan gökdelenlerimize.


     Aslında önyargı depremi gerek bizlere. Öngörü ile önyargının aynı halt olmadığını sokmak gerek bütün zihinlere, bütün sığ düşüncelere. Daha önyargılarımızı bile yıkamazken gökdelenlerin tuğlalarını nasıl kıpırdatırız yerinden, inan hiç bilmiyorum.


- Çok şey yapmak istiyorum. Sınırları aşıp orada çok farklı bir dünya oluşturmak istiyorum. Önyargıların kaybolduğu, en fazla 4 katlı binaların bulunduğu şirinli şekerli bir ütopya, mesela. -

                   
           Bu da Dubai'den. Dönme dolap misali dönme gökdelen.

1 Ocak 2012 Pazar

Ruhani Duş

     2012'nin ilk sabahı aylaklamalarla geçiyor benim nezdimde. 2011'den bir farkı olmayarak yine üşengeçlik sunuyorum sınırladığım toprakların her metrekaresine ve bir huzur parçası titretiyor bütün zihnimi, üşengeçliğin esirindeki her düşüncemi. Hee bir de unutmadan, adet yerini bulsun diyerek sizlere mutlu, huzurlu ve daha nice sıfatın nitelendirdiği yıllar dilerim efenimm. Popocuklar sıcak sudan soğuk suya geçiş yapmaz inşşallaaah.


     Zaman mefhumu yitik biri için yılın sonundaki rakam pek bir şey ifade etmez esasında. Ben ki bazen hangi ayda olduğumuzu karıştıran biri olarak, " Yeni yılı yaş haneme eklenecek bir çiziktirme olarak görmekten daha öte bir forma büründüremiyorum. " 


     Tabii ki abartıyorum şu anda, elbette benim de psikolojik olarak saçma salak umutlarım var şu saliselerin saniyenin yanında aylak aylak takıldığı sıralarda, " yeni yıl " psikolojisinin vermiş olduğu anti-depresanik etkinin kanıma enjekte ettiği çakırımsıkeyifimsi garip rahatlamada. Fakat önemli olan yılın değişiminde değil, önemli olan insanın talihinin değişiminde geri gelecek olan şansın kişinin suratına çarpmasında. Şlak!


     Çağan Irmak demek benim zihnimde; sümkürük, bir parça tebessüm ve gözyaşı üçlemesine denktir. Duygusallığımın matematiksel işlemini çözmüş biri bu Çağan ön adlı erkek kişisi. 2011 yılının son filmini onun da şimdilik son filmi olan " Dedemin İnsanları " ile kapatmış bulunmaktayım. Filmin kusurları da var elbette burada filmi yorumlamayacağım; fakat ben yine de dibine kadar ağlamış bulunmaktayım. Film çıkışı kıpkırmızıydım, Hulk'ın kırmızı vörjını gibi. 


     Babam ve Oğlum, Çağan Irmak için çok büyük bir başarı olmasının yanında bir parça da köstek olucu etki, bence. Çünkü her yeni çıkacak filminde insanlar hep bir parça Babam ve Oğlum arayacak. Hep bir parça " Benim yüzümden! " etkisi bekleyecek belki de. Babam ve Oğlum ile kıyasa giriştirecekler filmleri, hep bir ona benzetme kaygısı kaplayacak zihinleri. Fakat olsun, her  türlü izlenir Çağan Irmak. Her türlü sümkürük canavarı yapar insanı, kıpkırmızı gözlerle keşimsi hale sokar kişiyi.


- Vücuttaki kiri pası duş alarak atmak kadar kolay olsaydı keşke ruha yapışan pisliği çıkartması. Bir su boşaltınca vücuda akıp gitseydi, bembeyaz bir hale sokabilseydi keşke insanı ruhani duş, ilahi fişeklenme. Keşke yeni yıl da böyle gelseydi, " beyaz sayfa " safsatasının gerçekliğini barındırabilseydi içinde. Ya da bir günü 48 saat yapabilseydi. Ne bileyim, sığ karakterlerin zihinlerine birazcık akıl sokabilseydi, daha güzel olabilirdi belki de. -