31 Mart 2012 Cumartesi

Akrostiş Gümletme

Ö nceliğimin ötesinde bir darbeydi bana bu
S essizce geldi ve tutundu boynuma, çekti beni
Y alnızca cevapları istemiştim, nerde hani? Ara bul.
M enstrüasyon dönemindeki Nimet gibiydi.
Y eni yetmeliğimizin yetmediği bir yerdi sanki
İ stifi ziftli insanların hazırladığı soru cinneti.

P eki şimdi bu her şeyin ölçüsü olur mu?
A srın cinayeti kimyanın buluşu
T ek bir dileğim var, bir kitap yazayım hadisene
L eş gibi gözümde fen derslerinin duruşu
A rtıları götürdü sınavın bütün eksileri
T eşkil ettiği yerler sıkıcı mesleklerin ini
S iz de sümüklü gençler olmadınız mı hiç?
A tıl kurt diyesim geliyor sorulara, azizim
K itap gibi insanlarız, bitaplaştırdınız, vicdansız!

M aalesef ki bu saçmalamalarım değersiz
I şık gibi parlatır gözleri, bizlerse kedersiz.

?


Duygu ve düşüncelerimi içimdeki Nazimiye Hikmet'ten aldığım gücün vermiş olduğu vahiyle indirdim blog sayfama. Sınavın öncesindeki son saçmalamalar. Başarıları gökten zeplinle bağladım zihnimin bileklerine. Herkese de benden bir tane kalem! Başarıların köpeğiniz olması dileğiyle, sınava girecek olan össezede dostlarım. Aslında össezedelerle sınırlı değil bu, bütün tatlı insanların köpeği olabilir.


Sınavdan önceki gün herkes bir tatlı davranıyor, sınavın sonrasında kartlaşacağını bildiklerim. Olsun tadını çıkartıyorum ben de, tek bir dileğim var ama; o da Türkçe'yi fullemek.


OKS'de de böyle rahattım. Sanki sınava girecek ben değilmişim de paralel evrenler arasından bir ikizim çıkacak da onu sınava sokacakmışım gibi. Şimdi de aynı rahatlık üzerime çullanmış vaziyette, mutlu mutlu sürünüp gidiyoruz. Fakat OKS'de sıraya oturduğum anda bir heyecan sarıp sarmalamıştı beni. Aynı şeyin burada da gerçekleşmemesi dileğiyle.


He bir de piyasadaki en dandik kalemle sizlere selamımı gönderirim. Sanki uçlu kalemimi götürsem bir tarafları şişecekmiş gibi. Şekerleri de okunmuş olur umarım, başka türlüsü haramdır sınav öncesinde. Eğer silgi adam gibi silmeyen cinsten çıkarsa, Üsküdar'daki büronu patlatırım haberin olsun ÖSYM.


Eğer ki şifre falan çıkarsa, RTÜK'ün bile sansürlemeye cesaret edemeyeceği bir söz cümbüşüyle bombardıman yapabilirim üzerinize. İlahi gücün fişekleri üzerinize yıldırım hızıyla düşsün de yanın gidin orada pezevenkler.




Rahmetli yazıya da sınavıma da uğur getirsin. Muhtemelen cehennemde bir yerlerde takılıyordur şu an; ama olsun müziği cennetlik. Sözleri değil; ama sesi. Yüzünü gören değil, sadece sesi.


Bir de videoyu paylaşmamdaki ironiyi kaptınız mı? Son canlı canlıları bunlar Amy'nin, sınava ben de böyle canlı girip cansız çıkmayım da. Çıkmam da ama. İroniye ironiyle karşılık veririm ben de. ÖSYM, " You know that I'm no good. " Denk al kendini ona göre.

30 Mart 2012 Cuma

Mavi - Yeşil Light Tonlular

     Hangi cehennemin diplerinde fink atıyorsan gel beri de cennetin kıraathanesinde iki el tavla atalım seninle. Sonra mars edeyim de seni, arafın üzerinden Mars'a giderken selamımı da götürürsün yanında, beraberinde, koltuk altında. Oradan da zaten Neptün'e yolu sora sora dünyayı bulursun. Yıldızların kamaştığı o yerde biyosferli mezosferli geoid.


     Ama öncelikle bizim minik buruşuk E.T yürekli ihtiyarlara uğramanı istiyorum. - Minik Buruşuk E.T Yüreği - Sığ düşüncelerinden arınabilirsin belki de sana göstereceklerinden sonra. Bizim bu mavi - yeşil light tonundaki mahlukatlarımız aslında sanıldıklarından daha duygusal, daha anlayışlı, bazen insanlardan bile daha düşünceliler.


     Yolculuğun için yanına iki gram karbondioksit, birazcık da uzay avrosu vereceğim meraklanma sen. O kadar da gaddar değilim ki. Kütüklüğünü kullanarak fotosentez yapman gerekiyor en nihayetinde, ölüme bile bile yollayamam ben seni. Vicdanımın varlığı pislik düşüncelerimi köreltebiliyor işte bazı bazı. Aslında iyi biriyimdir ben, valla he. Görmesini bilene, hissedebilene, anlayabilene. Bazen herkes kötüleşir ama, insanın içine kıvrılmış şeytan su yüzüne çıkabilir bazı anlarda. Herkes delirebilir veya bazı dönemler herkes " xD " kullanmıştır falan işte.


      Samanyolu'na da uğra arada ama. Televizyondaki 5. Boyut hala oralarda mı bir soruştur da haber et bana. Ona göre pılımı pırtımı toparlayım da bir ziyaret edeyim boyutlar arası paralel dünyamsı o karmaşayı. Eğlenceli olur belki, kaybolursam falan diye de uzay tastikli telefonum var yanımda. E.Tcanları çağırırım onlar yetişirler de kurtarırlar  beni. Sonra ayın karanlık yüzünün aydınlanmış tarafındaki minik köşklerinde bir yıldız çayı ikram ederler bana. Çok da hoştur muhabbetleri, burası uzay olduğundan istedikleri ırkın dilini konuşabilme yeteneklerine sahip onlar. Artı bir parantez olarak söyleyim de yanlışlıklara sebep olmayalım. " Televizyon" larına bir göz atarım belki; ama yüreğim kaldırır mı bilmiyorum insanlığın yaptıklarını gözlemci bakış açısıyla bu kadar net olarak izlemeye.


     Bir de yıldız tozlarını topla belki kütüklüğünü, sığlığını, düşünememe yeteğine iyi gelirler. Saçlarının arasına arasına sür onları, hem doğal boya niyetine sarışın da yapabilme etkilerine de sahiptir bu yıldız tozları. Giderken Venüs'e görünmeyi unutma sakın he. Çok tripkardır bu hatun, unutmaz seni, burcunun yıldızlarına fişeklenir de bütün yılını mahveder benden söylemesi.


     Dünyaya vardığında birilerine anlattığında sana inanırlar mı, bilmiyorum. Hani Show TV'de mal ötesi bir dizi var ya " Türk'ün Uzayla İmtihanı " diye ona bile yorabilirler hikayeni. Türk televizyonculuğunun vahimliğinin göstergesi babındaki bu diziyle özdeştirebilirler seni. Ki bence böylesi baya bir acı. Bari Star Wars'la birleştirsinler diyorsan, araya E.T'lerle savaş yaptık de ki belki az buz inandırıcılığı artabilir. Bilemiyorum. 


     Bir de, dizi falan demişken. Size bir haberim var. Biliyorsunuz da muhtemelen. Ama okurken, şöyle bir sakince okuyun. Kahkaha tufanına geçiş yapmamaya çalışın. " Oha falan oldum laaan. " da demeyin. Hazır mıyız? Öhöm. Herkesin bildiği, popüler kültürün popüler filmlerinden Twilight isimli vampirellaların Türk versiyonu Eylül ayında televizyonlarımızda. Adını Feriha Koydum'daki Emir ile Kavak Yelleri'ndeki Aslı'nın başrollerini paylaşacağı bu dizi rezillik mahiyetinde tokat gibi vuruşuyor suratlarımıza. Bir de dizi için genç yetenekler de arıyorlarmış. Ergen bir diziye daha hoşgeldiniz efenim. - Zaten ergen bir film. - Pis Yedili kıvamında olur belki ya da Kavak-Ferih karmaşasında. Hele kurgusunun mükemmel olacağına eminim, efektler falan göz kamaştıracaktır. http://www.beyazperde.com/haberler/diziler/haberler-51337/


  
O zaman bu yazının üzerine bir E.T dinlenir. Bolca gizli mesaj dolu bir kliptir; fakat olsun olsun. Güzel şarkı. Zamanında az dinlemedik.

29 Mart 2012 Perşembe

Teşekkür Postu

     Selamlar sayın bloggers. Kirpiklerini mürekkebe batırıp da kağıt yokluğunda klavyeye tıklatan çilekeş yazardaşlarım. Heyoo. Nassınız? 


     Uyarı: Bu yazım normal yazılarımın kulvarının bayacana bir başka taraflarında olacak. Zaten kısa bir şey olacak. Teşekkür babında. Fatmacan' a. Öhöm.


      Bundan aylar öncesiydi, film yorumlarıyla fikirlerime fikir katan, kimi filmleri izlememe vesile olan Fatmacan 'ın blogunun 1. yılıydı. Bir çekiliş yaptıydı. Kazanana sinema dergisi hediye edecektiydi. Hemi de 1 yıllık aboneliktiydi. Ben de bir şansımı denedimdi. Bir bakış fırlattımdı. Aman! Kazanmıştımdı a dostlar. O hep duyduğum " şanslı iki kişinin " bir tanesi de bendim yahu. Vayt dedim. Zaten sinemaya karşı ilgim yüksek yüksek tepelerdedir bir de bu dergi şeysi mutluluğuma mutluluk katarak mutluluğun karesine dönüştü adeta. Küpüne belki. Köküne değil ama, orası kesin.


     Zaten film yorumlamalarıyla bana yeterince katkıda bulunuyordun Fatmacanım, bir de bu dergi olayı işin tadı, ekleri, waffle, dondurması oldu bir yerde. Çok da güzel oldu. Teşekkürlerimi en içten dileklerime bloguna doğru yolluyorum. Çokça da öpüyorum. Ve film yorumlamalarını da seviyorum be. Bu dergi sınava 3 gün kala uğur getirsin bana, her ne kadar azcık gecikse de sorun etme hiç, bak böyle daha anlamlı oldu. Sınava totemim olsun bu. ehehe.



İğrenç bir çekim ama olsun. Baksana kadraja sığmamış bile dergi tümden. Peeeh. Çekimime tüküreyim. Neyseciğime, teşekkürler efenimm. Güle güle okuyayım ben. 

27 Mart 2012 Salı

Kulaklıkların Korkulu Rüyası

     Muktedir zamanların ukdelerine maruz kalmış tahripkar bir yazı cümbüşünün giriş kısmında bulunduğunuzun bilincine vararak irislerini gezdirmeye başlamanız tavsiye edilir bu satırların üzerinde, sessiz, sakin ve biraz da narin bir şekilde... Diyesim geldi; fakat satırlarımı depresifik hatunun esareti altında yazmayacağımdan ilk cümlenin ahvalini atalım yazının girizgahından, sert bir şekilde, jargon fışkırmasıyla ve biraz da dehlemelerle. Lililili yaar.


      Size daha önce hiç kulaklık katili bir bakıma da canisi bir şahsiyet olduğumdan bahsetmiş miydim? Onların nezdinde seri katil olarak nitelendiriliyor bile olabilirim hatta, şaşırmam beni kablolarıyla gösterip " Hiiiiiy, uzak durun, katiiil! " diye bağırıp kaçışmalarından. Çünkü bir mezarlık oluşturdum onlardan kendime odamın kıyısı köşesinde, hepisi bozulmuş bir vaziyette tünemişler masamın kenarlarına. Kimisinin tek kulağı hali hazırda sağlam bir şekilde yaşamını sürdürmeye devam ediyor, kimisinde o bile yok. Çeşit çeşit, bozuk kulaklık hazinem. Cızırtılı sesli vahim şeyler.


     Bir de karakteri bozuk insanların barındığı bir mezarlık var diye girerdim amma depresifik hatuna çelme takıp kaçtığımdan dolayı onun üslubuna salınmadan ben uzaklaşıyorum buralardan.


      ( Buradan sonra yazı Muhteşem Yüzyıl adlı dizideki gözlemlerimden zeplinle dışarı fırlamış satırlar olacak. Hiçbir tarihi gerçekliği olmamakla birlikte pek de acıklıdır aslında. )


     Osmanlı Dönemi'nde sultan olsan dahi tıkıştırılmışsın metrekarelerin cümbüşlediği büyük bir sarayın içine. Dışarı adımını attığın zamanlar fazlasıyla kısıtlı, anca dolan dur dönüm dönüm bahçenin gizli bölmelerinde. Anlayacağınız; Osmanlı Dönemi'nde sultan dahi olsan hapsedilmişsin dört duvar ve dönüm bahçelerin içine. Kuşu hapsetmek gibi kafesin içine; ama bu birazcık altınından. Entrika cenneti, evde kalınmışlık cinneti, haremin encıl nimetleri.


     ( Buradan sonra yazı olmayan akıbetine geri döner, Muhteşem Yüzyıl minik bir paragrafçıktır öylesine. )


     Parmaklarım klavyenin üzerinde sek sek oynasa da, şu an nereye doğru yöneleceğini bilemediğinden saçmalıyorum ben de burada paragraflar dolusu. Bohçama doldurdum kelimeleri, kaçıyorum harikalar diyarıma doğru. Aaa, bir ışık görüyorum hatta şu anda. Arafın ortasında dolanan ruhumun ütopik yanılsaması olsa gerek ama. Neyseciğime, son bir toplumsal mesajımdan sonra susuyorum ben. Yorulmuşsa diye gözbebeklerin, ninni niyetine bir şarkı koyacağım yazımın sonuna. Nostaljik olalım biraz bir de.


- Keşke lugatını rehabilite edebileceği yerler olsa insanların. Türkçe, her tarafından kelimeler fışkıran zengin bir ihtiyar, bir bilseniz çok da şeker. Onunla takılıp iki sohbet etseniz çok seversiniz aslında. Bir yararlanmayı başarabilseniz ondan, 100 kelimeyle konuşacağınıza patlatsanız bir 500 kelimeyi dudaklarınızdan. Ah ulan, ah! -



Klibi ararken X şahsiyetinin şarkıyı V For Vendetta ile bütünleştirmiş olduğu videoyu buldum. Mükemmel bir filmin arka fonunda çalınan bayacana güzel bir şarkı. 


" Bu maskenin altında bir yüz var, ancak benim değil. Ne altındaki kaslardan daha ‘ben’dir o yüz… Ne de altındaki kemiklerden. Bu maskenin altında etten daha fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var! Ve fikirler kurşun geçirmez. "


Bir de: Natalie Portman; Leon ile doğdu, V for Vendetta ile büyüdü ve Black Swan'la olgunlaştı. Gerisini zamanın filmografisine ekledikleri gösterecek. Öyle söyleyesim geldi işte bunu da. ehehe.

26 Mart 2012 Pazartesi

Domino Taşları Gibi Dökülmek

" İçinden geleni söyle, kalırsa kabız olur. "


     Hep istemişimdir böyle "OHA!" dedirtecek bir anlam bütününün içinde yüzükoyun yere serilmiş bir cümleciği cımbızla çekip alıntılayarak yazımın başına koyup da onun akabinde bir iki satır tıklatmayı klavyemde. Aklımda fişeklenen bu cümleyi de yıldırım hızıyla atıp buraya, Harry Potter edasıyla ve kelime asam yardımıyla, sihirli sözcüklerin dudaklarımda dolandığı şu sıralarda yazmak istedim buraya. Ekspeliekstreli!


      Öncelikle, bu satırları okurken herkesin aklına sıvamışlığın dik âlası konumundaki Kavak Yelleri'nin geldiğini elbet farkındayım. Öyle olmasa bile, öyleymiş gibi aksettirin kendinize ki sevineyim şurada iki satırlık. Mistik güçlerimin vermiş olduğu rehavetle kahinmişim ben de hatta, bu da size deklarasyonum babında. Neyse. Bir de buradan ruhu pespaye soylu insanlara selamımı yolluyorum. Kelime asamdan kaba etlere doğru incecik bir köprü gelebilir her an, tetikte olun.


     Ben çok uzattım bu giriş kısmını. " Yeter! " restini çekerek içimdeki uzatıcı sözcük avcısına, başlıyorum cümlemin anlam bütününü tamamlayacak yazı cümbüşüne. Öhöm.


     Kabız olmanın rahatsız ediciliğinin üzerine yapışmasını istemiyorsan kelime pintiliği yapmadan cümlelerini sıralayacaksın karşındakinin suratına suratına. Sonrasında sancılı bir döneme girmek istemiyorsan, sözcüklerin dudaklarına takılıp da oradan çıkabilecek hali bulabilmesini umuyorsan eğer; x kişisinin arkasından konuşmaktansa yüzüne döküleceksin, domino taşları gibi, tıktırak.


     Ben bu konudan bahsetmek istemiyorum esasında. Sırf domino taşlarından bahsetmek bile daha cazip geliyor bana şu anda. O zaman, domino taşları gibi yalanların bir gün ortaya dökülmesi dileğiyle diyor ve konu başlığını başkalaştırıyorum. Metamorfoz. Ama Tarkan'ın albümü olmayanından.

     
      Sofistike salakların sofist salınımlarından sıkıldığımı sert bir sesle sakladığım sessizlikten sızlar bir şekilde şaklatıyorum. - Asonans ve aliterasyon patlamalı bu sözcük cümbüşüne hoşgeldiniz. Çay, kahve falan ne arzu ederdiniz? - Kötülüklerin kıvırtarak karşımda koşmasına kıl kapıyorum, böylesine bir kaltaklığa karşı koymak onun koyulmuşluğunu köreltmez ama kirli karakterini kova suyla kurular belki. - Ve ikinci cümle de biraz sıvarken. - Birdenbire belirsizliğin boğucu bulantılarından fışkırdı buralara, bundan bıktığımı bağırsam da suratına bana bön bön bakmaktan başka bir belirti göstermedi, bağışıklıklı piç. - Bunları yazarken ciddi eğlendim ben amaaa. -



     Benim şifrem de pek bir asonanslıdır, pek bir aliterasyonludur. Edebiyatın dibidir. Yerim ben onu. Çok da severim heyhat.


- Bazılarına şey diyesim geliyor " Sen küçükken dedikodu kazanına falan mı düştün? Ne hüplettin bu kadar da bu denli yitirdin karakterini? " Üslubumun usturup ayarı kaçıyor ama söyleyeceğim zaman, hiddet iyi şey değil a dostlar. O zaman bu anlamlı söz cümbüşü onlara gelsin, kaba etlere de aman diyim, dikkat. Asam buralarda bir yerlerde ne olur bilinmezz. -



 Bir fişeklenme sezdim ben ya, bak baak.

25 Mart 2012 Pazar

Mim Vol. 9

Mimli bir yazıya daha hoşgeldiniz efenimm. Ofelyacan 'ın bana mimi yapıştırdığı bir yazı cümbüşüdür bu. Anketli mim, biraz da depresif sorulu ama ossun.


Hayatınızda ‘artık yok’ dediğiniz şeyler var mı?
  
Şöyle bir tartıya koyduğumda hayatımı eksilenleri keşfetmedim değil kantarımda. Ama yerleri doldurulmadı değil şimdi. Ben de eksildim ama giderken o artık olmayanlar, toparlandım gibimsi ardından. Burada saydırmakla uğraştırmayın beni, herkesten zaten bir parça koparılıp gitmiştir onlar.


Eskiden bu yana neler değişti sizce? Neleri özlüyorsunuz peki, neleri yad ediyorsunuz?     

Şu üniversite sınavı safsatasının üzerime çullandırdığı sorumluluk duygusu olmadan yaşamayı özledim mesela. Diktatör ebeveynlerin " çalış " baskıları altında kalmadığım o safi zamanları. Yalanın sadece bir kelime olarak hayatımda belirmesini özledim, hani onunla tanışmadığım zamanları, sadece sözlüğün bir köşesine tıkışıp orada kaldığı o mutluluklu zamanları. Arada bir içimde beliren o emonun olmadığı zamanları özledim, depresifik hatunun hayatıma adım atmadığı o periyodik anları. Zaten pek de durmuyor yanımda, barındırmıyorum, çok sıkıcı be.


Ya da aklınıza gelince ‘iyi ki de değişti’ dediğiniz şeyler oluyor mu?

Bazısıyla arama mesafeler koydum, iyi ki de o koyuşu gerçekleştirdim dediğim oluyor tabi. Geçen yıl gelmiş olsaydı bu soru saçımın perması derdim; fakat bu yıl pek tutmadığından muallakta kalıyorum o konu hususunda. He bir de blog açmak da bir değişiklikten sayılıyorsa, olsa da açalı baya, olsun, iyi ki değişti bu açmama olayı, iyi ki var bir blogum da yardırıyorum klavye cambazlığımı.


Hayatınızda neyin değişmesini isterdiniz?

Zaman tılsımı fikriyatı çok hoşuma gitti benim. Ama bana has bir tılsım olacak bu - burada kötü kadın kahkaha efekti çınlansın kulaklarda. - Sonracığıma, önyargı depremi dememe gerek yok zaten. Bazısının mantalite harakirisi yapmasına da vesile olmak isterim, değişsin o sığ düşünceleri. Nolaaağr.


Yeni bir eşya, yeni bir hayat ya da yeni bir icat mı istediğiniz? ‘Hayalimdir…’ dediğiniz bir şey söyler misiniz?  

Kitap yazmak istiyorum. Bir de ölümüne gezip tozmak. Bir Venedik yapmak falan, ardısı da gelir zaten ardından. Gerisini akışına bırakmak, kendimi hayatın akışına bırakmak, biraz da kendimi bırakmak.

Mimlediklerim:


Milena 
The Merika 
Kuulumsu Kadın - Kuulumsu'yu mimlemek demek, mutluluk demek. ehehe. -
Cherry 
Semih
Dilara Aksoy
men de boor
Selin
Poliganum
devbirkedi 

23 Mart 2012 Cuma

Mim Vol. 8,5

Mim ile ödül karmaşasında kalmış bir yazıdır bu. Öhöm.
Beni ecnebi insanlar da takip ediyor ya hani, ondan soruları İngilizce - Türkçe yönlendireceğim ki yabancılık çekmesin bu bizim yabancılar. - Tamam kitlelerimde Amerika, Almanya, Rusya, Kanada falan olsa da onların ne amaçla buraya tıkladıklarını bilemediğimden bir şey diyemeyeceğim. Neysesiciğime. - Gevezeliği bırakıp yollanıyorum yazının sorularına doğru.


1. Thank the person you gave the blog award and make a link her blog. - Blogundan ödül aldığın kişiye teşekkür et onu linkle göster. -


Ekonomik össezedelerden Cherry the Wine " cute blogger award goes to Beyza " diyerekten gururlandırdı beni. Öncelikle teşekkürlerimi yolluyorum buralardan sana, birazcık bekle ulaşır şehirler arası kablolar aracılığıyla. ehehe. Blogumda emeği geçen klavyeme ve tıklatmaya üşenmeyen parmaklarıma da ayrıca teşekkür ederim. He bir de bilinç altıma, kelimelerime ve mistik güçlerime de teşekkür etmeliyim. Beni sizler yarattınız! 



Ve de bugün düşişleribakanı da bana bu ödülü vererek çok mutlu etmiştir benii. Ah, çok mesudum.


2. Answer the questions in this blog award. - Cevaplanacak soruları cevapla. -

Allaaağm, kim yapmış bu çeviriyi? " Ödüldeki soruları cevaplayın. " tarzı bir şeyler yapsaydınız böyle komiğime gitmezdi belki. Ama vazgeçtim, her türlü komik. Gülme efekti bile yapamayacağım kadar komik.



3. What is your favorite make up product? - En favori makyaj malzemen? -

Göz kalemii. Daha önce de dediğim gibi, gözkapaklarını çıplak bırakmamak gerek en nihayetinde.



4. What was the favorite trend of 2011?  - 2011'in en sevdiğin trendi? -

Ben kendimi trendlerin ardına gizlemem arkaaşım. Fabrikalaşmış insanlara dönüşmeden kendime yakıştığını düşündüğüm şeyleri geçirerek üzerime geçiririm geçirgen zamanı kapıdan dışarıya.



5. What is your favorite desert? - En sevdiğin tatlı? -

 Hepsi gelse hepsini yerim. Ayırt etmem gibimsilerden diyeceğim de, dondurmanın yeri hep bir ayrıdır benim için. Sütlü Nuriye de güzeldir, limonlu cheesecake de ya da. Sufle de iyi yenir, waffle da güzel gider şimdi. Ekler de severim bak, teyzemin yaptığı ıslak keki de. - Teyzemin yaptığının altını kalın çizgilerle çiziyorum yalnız. -



6. What is your favorite color? - Favori rengin? -

Favori rengim ne önceki blog rengim olan pembe ne de şimdiki blog rengim olan beyaz. İşte böyle de saçmalaşmış bir tasarım sevdam var benim.
Siyah, gri, kırmızı, mor, mavi ve de sarı-lacivert! Benim gözümde bütün renklerden mert!



7. What is your name? - İsmin? -
 

Adım Beyza, soyadım Mollaahmetoğlu. Liseli ve üniversiteli sınırında duran ÖSSzedelerden biriyim işte ben de. Bu da twitter'ım; https://twitter.com/#!/kirazsesleri , o kadar merak ediyorsan oradan da takip edebilirsin. Tıaam.


8. What is the last song you listened to?  - En son dinlediğin şarkı? -

Lana Del Rey - Carmen



9. Cats or dogs? - Kedi mi köpek mi? -

Soru mu buu? Tabiki de köpek. Şirinli şekerli tatlı mı tatlı yukarıdaki en sevdiğin desert sorusuna yanıt verilebilecek kadar sevilesi bir şey. Hah, öyle.



10. Tell something you've never told your blog? - Daha önce blogunda söylemediğin bir şey söyle. -

Johnny Depp'in şu filmlerini izledim, hiç üşenmeden sıralayacağım.
The Rum Diary - Hugo ( Yapımcı ama olsun. ) - Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides - Rango - The Tourist - Alice in Wonderland - Public Enemies - The Imaginarium of Dr Parnassus - Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street - Pirates of the Caribbean: At World's End - Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest - Corpse Bride - Charlie and the Chocolate Factory - Secret Window - Finding Neverland - Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl - From Hell - Chocolat - The Ninth Gate - Sleepy Hollow - Donnie Brasco - Dead Man - Edward Scissorhands - Freddy'lerden biri; çok eskiden izlediğimden tam hatırlayamadım. He bir de What's Eating Gilbert Grape 'i de baya merak ediyorum. Öyle.



11. Pass this blog award to blogs which thing they deserve. - Başka bloglara da bu ödülden ver -

Kimseyi ayırt etmiyorum. İsteyen kıvrılabilir bu ödülün altına. Ben herkesi ödüllendiriyorum, herkes şirinli şekerli bence.


12. Onlara ödül aldıklarına dair e-mail gönder.

Kimseye ödül vermemişim görünümü altında herkese ödülden verdim aslında. Gönlüm zengim, kelimelerim kıt bugün. 




Baykuşun bakışlarındaki berraklığa biterim ben.

22 Mart 2012 Perşembe

Başlık: Fötr

     Optimist edaların peşimde köpek gibi koştuğu şu saniyelerde aptal bir ifadeyi yapıştırdığım gibi suratıma yollanıyorum yudumlanılmışlığın rahatlatıcı sokaklarına. Bir esinti yuvarlanıyor saçlarımın arasında, kaldırım taşlarının üzerinde dans ediyor hatta, kafasının üzerinde dönüyor, break dansçılara kaldırım taşı çıkarırcasına. Minimalliğine bakmadan tribal bir hale giriyor ardından, kül rengi suratıyla beraber kayboluyor karanlığın kamufle edici suskunluğunda.


     Dramatik yaşantıların kronik emolarına dönüşmeden kurtarmamız gerekiyor kendimizi depresifliğin o bunaltıcı sülüklüğünden. Birazcık da sümüklüğünden. Arada bir benim de takılasım geliyor onunla; fakat fazlasıyla sıkıcı bir meret olduğundan satabiliyorum da hemen sonra. Destursuz uğradığındaysa yanıma, jargonumun vermiş olduğu kuvvetin yardımıyla def ediyorum etrafımdan. Etik bir insanın ağzına almaya cesaret edemeyeceği söz cümbüşünü de paket yapıp yolluyorum ardından.


     Fakat o sümüklüğün sümkürüklü halinden var şimdi bende birazcık. Ama depresiflikle alakası olmadan, hastalığın 4 naldan üstüme koşmasıyla gerçekleşmiş bir durum bu benimkisi. Senfoni orkestrası kurduk biz hatta, sümkürüklerimle beraber taş çıkartıyoruz bütün enstrümanlara. Konserimiz var yakında, 1 Nisan'da Kartal'da mezarlığın yanında aşiret gibi isimli bir okulda. Soyadımın uzunluğuna eş değer bir okulun zemin katında. Alttan başlamak gerek sonuçta kariyere, 2. sınıf adam muamelesi göreceğiz başlangıçlarda birazcık ucundan minik bir parçasından.


     Bu sırada piyasadaki en dandik kalem de eşlik edecek bana, mikrofon niyetine de peçeteleri dizeceğim etrafıma. Pıfffff. - Sümkürme efekti. -


     Kışı dondurma olarak tasvir etmek istiyorum, yazı da sıcak çikolata kıvamında. İlkbaharı elma esintilerinde, sonbaharı ise dökülen yapraklar gibi dökülen üzümlerin taneliğinde. Bir kitap yazmak istiyorum, içine kıvrılıp da rahatlamak. Bir diyar istiyorum ya da; önyargılarından ayrılmış insanlardan oluşacak. Bir tılsım istiyorum; zamanın kontrolünü sağlamama yarayacak. Bir sakız istiyorum; tadı hiçbir zaman yok olmayacak. Ve bir dünya istiyorum; kimsecikler " sadık misafirine " rastlamayacak. Balçık balçık. Böyk.



Oyuncak köpek gibi sahici köpek. Şirinlik. Şekerlik.

19 Mart 2012 Pazartesi

Haberistik

     Soylu bir ailenin soylu bir çocuğu olan Soycan Soylu, soyunun kuruduğunu gözyaşları eşliğinde geçen günlerde televizyonda itiraf etmiştir. Türkiye'nin görmüş olduğu en dramatik sahnelerden biriydi belki de bu. Başlıkta yazan " SOYLU'NUN SOYU TÜKENDİ! " adeta kitleleri camilere, türbelere, kliselere, sinagoglara falan sürüklemiştir. Herkes dualarıyla canlandırmaya çalışıyordu Soylu'nun soyunu. Soylu, arkadaşı Derin Devlet'in " Huyun kurusun. " sözünün ilahi güçler tarafından " Soyun kurusun. " olarak algılandığını ve bu durumun hemen sona erdirilmesi gerektiğini, gözyaşlarını Mustafa Soylu diye bir yazarın kitabının üzerine dökerken sümkürmüştür. Fazlasıyla ironikçe. Sümkürmüştür diyorum; zira sesindeki tonlamada gizlenen sümkürme isteği bütün bu "70 milyon" insanın da katılımıyla 71 milyon sümkürme isteğine dönüşmüş gibi ilginç bir yolculuğa çıkmıştır. 


     Yetkililer, " Spermatik " diye bir şey çıkartarak " Permatik " e rakip olmadıklarını bu işi sadece Soycan Soylu'yu ve bütün Türkiye'yi neslin kurumasına delalet olan bu saçmalıktan kurtarmak için kahramanca giriştikleri bir -matikleşmeden ibaret olduğunu açıklamışlardır. Soylu ise, bu aşağılamayı kaldıramayacağını söyleyerek intihara girişeceğini duyurmuştur. Türkiye'nin görmüş geçirmişliğine bir yeni eki de bu bizim soysuz Soylu getirmiş oldu desenize canlı yayında intiharının periyodunu duyurarak. Biraz da gösteriş budalası bir gerizekalı sanırım bu bizim Soylu. Göstereceği bir şey olmadığındansa da... Sorunun kuşlarda değil de yuvalarında olduğunu belirterek ve Spermatik yetkililerine tazminat davası açarak iyice cılkı çıkmış bir vaziyete sokar bu durumu; ama tabi 70 milyonun dudaklarında fırtınalara dönüşmüştür Soylu'nun duaları.


     Cern'deki bilimadamları - ve etraflarında dolanan bilimkadınları - 71 milyonun sümkürmelerini duymuş olduklarını belirterek Büyük Patlama deneyini bırakıp koşarak topraklarımıza doğru gelmişlerdir. İstavroz çıkardılar, yemin ettiler, billah çektiler, onların dinlerine mensup bir üffürükçü de çağırdılar hatta inanılsın diye; " Buraya kadar geldi ses cümbüşü, vay anasınaağ. " dediler ardından. İlk önce uzaylı olarak nitelendirdikleri bu seslerin frekanslarını hesapladıklarında Soylu'nun soyunun başladığı topraklarda almışlardır soluklarını. Breath Breed - Nefes Soy - isimli bir bilimkadını soyadlarının evrenselliğini kullanarak Soylu'yu bu üzücü durumdan kurtaracağına yemin etmiştir, milyonların karşısında, elinde tuttuğu gülün yapraklarını koklarken. Herkes delirdi, herkesin gözleri doldu. Soylu'nun tükenen soyu evrensel bir sorun haline geldi, herkes artık elini yüreğine koyduğunda Soylu'nun durumunun vahimliğini hissediyordu, kesik kesik, ağlamaklı bir halde.


     Aldığımız bir duyuma göre Soycan Soylu'nun 'büyük patlaması'nı gerçekleştirmek için çok uğraşıyormuş İsviçreli bilim adamları ile Breath Breed. Artık sonuçları büyük merakla bekliyoruz. Ben yastayım. Türkiye yasta. 70 milyon da okuyor beni, bütün herkesin televizyona kitlendiği gibi. Soycan Soylu'nun soysuzluğunun giderilmesi dileğiyle. Evlatlık da paklamıyor ama; soyun devamı kan bağıyla olmalı. Yoksa soyluluk soyulmuşluğa döner. Tüüüğ. 


 Asparagas aleminin derinliklerinden selamlar.

17 Mart 2012 Cumartesi

Esneme Gibi Bulaşıcı Sözcükler

     Parmak uçlarıma gelip kıvranıyor sinsice, göz kırpıyor ardından birazcık muzipçe. Test kitaplarının arkalarından bön bir bakış fırlatıyorum ben de içten bir şekilde; çünkü soruların karşısında Türkiye'de Türkçe bilmeyen bir Fransız'dan bile daha Fransızım.


     O zaman Fransa'ya taşınmalıyım belki de. Eyfel Kulesi'nin etrafından kuş bakışı bir atlayış yapmalıyım Paris'in gobeğine doğru. Şehri talan ettikten sonra, uyuyakalırım orada bir köşede. Açtığımda gözlerimi kendimi Venedik'te bulurum sonra. Hatta Özgürlük Köprüsü'nün üzerinde fırlarım uykumun en derin yerlerinden. Braveheart'taki William Wallace gibi haykırırım olağanca gücümle " Freedoom! " diye. Sonra atlarım bir gondolun içine. İlerlerim, hafifçe dalgalanmış suyun üzerinde. " Lunapark'taki gondollar senin yanıltıcıların be cancım. " derim sesimi kısarak, gondola eğilmiş bir vaziyette. Sonra bir anda kendimi Karayiplerde bulurum. Jack Sparrow triplerine girerim birazcık, " Ahh Jack nerelerdesin? " derim. " Bak kendi kendime bir gondolun başında iyice saçmaladım. " 


     Kuş olup uçmak gerek esasında. Hazerfen Ahmet Çelebi'nin yolunu takip eden-gillerden mi olsam ben de acaba? " Niyazi " isimli bir kuşum var zaten, belki de onun tüylerine sürünsem uçma yeteneği kazanabilirim ben de, Peter Pan'deki peri tozuna bulanan Wendy gibi mesela. Hem Niyazi de melektir, hem de en kanatlısından. - Bu arada Wendy'nin soyadı When olsaydı çok şekil durmaz mıydı şimdi, doğru söyleyin? -


     Neverland'e gitmesem de Everland'e giderim belki ben de. Yolda giderken de kaçamak bir Alice'in Harikalar Diyarı'na göz atarım. Belki bir çay ikram eder içerde, develerin yumuşaklığına bırakırız sonra kendimizi.  


     " Malum, ziyaret kısa olur. " diyerek kaçarım o geveze Alice'in yanından. Sonra o çok bahsedilen uzak uzak ülkelerin birine giderim alıp da çantamı. Pamuk Prensesi de görürüm oralarda ya da Cindrella'yı falan. " Küçüklüğümün kahramanlarıyla büyüdüğümde tanışmak minik yüreğimde kocaman bir sevinç patlamasına sebep oldu. " derim. Ama umrumda olmaz muhtemelen. Şirinlere rastlarım yolda, babacan tavırlı kırmızılı şirinin peşine takılmışlardır. Pinokyo'yu da görürüm belki bir taraflarda; ama şaşırmam pek gördüğüme onu. Pinokyolar zaten her tarafı kaplamışlar, pek bir önemi kalmadı yani onun. Ben de kahramanlaşırım belki sonra, ilerde bir gün anımsarsınız beni de; " O Masaldaki Mazbut Dişi " diye.



- Uykulu olunca insan, yazdığı yazılar da rüyaların tesiri altında patlak verirmiş blog sayfasına. Fransa'da başladığım yolculuğu kendi diyarımda sonlandırıyorum ve uykunun kollarına atmaya gidiyorum kendimi. ZzZzz'lamalarla dolu saatlere. -


     
Esneme gibi yayılsın sözcüklerim dudaklarda. Esneme gibi esnek bir rahatlıkla. Uykum var benim, esnemekkler.

15 Mart 2012 Perşembe

Mim Vol. 8

Cherry, deeptone ve tabiki de Kuulumsu Kadın tarafından mime çevirilen S. Darko 'nun yazısının anketidir bu. Her yaş grubuna hitaben, rahatlıkla okunabilir.


Şimdi mimde Kuulumsu Kadın olduğundan dolayı hiç de yadırgamadan, o garip yokluk hissi olmadan yazıyorum. Ve adamındeepi, ekonomik hatun Cherry ve Düşler ülkesinin tavşan kostümlüsü Darko'ya selamlarımı gönderiyorum. Öhöm.


1. Kendini seviyor musun?

Saçmalamaa, sorman ayıp. Seviyorum tabikide. Sen tanısan sen de seversin, eminim bak. Zaten her insan bir parça sevmeli kendini. Bunu megalomanlığa yoranları da atmalı gökdelenlerin en üst katının ikinci penceresinden. Her anın pelesenkleşmiş kendine, ruhun mecbur bir yerde. Sevmeyenler de zaten intihara doğru yollanan aciz dimağlar.


2.Yapmaktan hoşlandığın şeyler nelerdir? 

Yağmurun altında dibine kadar ıslanmayı severim ya da gecenin karanlığında pıtısslayan kıvılcımları. Müzik dinlemeyi de severim elbet ya da dondurma yemenin vermiş olduğu o tadın doyumunu. Yürüyüş yapmayı da severim ben ya da paragraflar dolusu saçmalamayı. Birileriyle oturup bir yerde gevezeliğimi dökmeyi de severim ortaya ya da fotoğraf çekerken yakaladığım karelerin vermiş olduğu mutluluğu. Şarkı söylemeyi de severim ben; fakat bunu etrafımdakilerin sevdiğini pek sanmam. Sonra, kitap okumayı da severim ben ya da film izlemeyi falan. Çok sevgi dolu bir insanımdır, listenin ucunu kaçırmamak için sakin bir şekilde susuyorum şimdi. Bırakıyorum klavyeyi, problem yokk.


3. Hedeflerin nelerdir?

YGS/LYS safsatasının içinde olmama rağmen kendimi bir hedefe bağlamadım hala. Zaten yıllanmış bir vaziyette aynı işin buyruğu altına girmek pek bir sıkıcı gelir bana. Hedeften sayılırsa; kitap yazmak isterim bak. Uykusuzluk illetinden kurtulmak da aslında hedeflerim arasında yer alabilir. Önyargı depremi zaten nihaileşmiş artık içimde. Hedeften çok da ütopik bir şey; ama olsun. Bir de anatomik sensörlerim vardı benim. Muzip bir mucit olacağım belki de. - Anatomik Sensörler - Bir de metabolizma hızlandırıcı icat edebilirim. Kilo derdi olmadan obezitelere taş çıkarırcasına tıkınmaak! Yihi.
 
4. Kendini bir cümleyle anlatabilir misin?

Bir cümleye tıkıştırılacak gibi bir insan değildir kabıma sığmayan şahsım; ama " Bazen ciddi çoğu zaman ciddiyetten uzak şahıs. " iyidir iyi.


5. Nefret ettiğin şeyler nelerdir?

Nefret etmekten nefret ederim mesela. ehehe. Yemek yerken karşımda şapırdatan insan modelleri tam nefretlik olabilirler. Ama tabi anlık. Kapı kapalıyken açıp da kapamadan giden "kapısız kasabanın gecekondu" ahalisi. Nefret etmem ben ya. Nefret çok ciddi bir duygu benim nezdimde. Ama önyargılı insanlardan, dini kullanan yobazlardan ya da ateist olmayı kuğulluk sanan karakter yosmalarından edebilirim bak. - Ateistlere değil tabi bu lafım, yanlış olmasın. Ben her görüşe saygılıyım; ateist, müslüman, hristiyan fark etmez benim için yoksa. Ayrımlara sokmam insanları. Buradaki mevzu bahis farklı kulvarda. -


6. Favori şarkıların, filmlerin, kitapların nelerdir? 

Ruh halime göre değişken olgular. Bukalemunlar bir yerde.


7. İlham aldığın kişiler kimlerdir? 

Pek bir egoistçe gelecek belki; fakat ilham aldığım kimse yoktur benim. Düşüncesini sevdiğim yazarlar, örnek alınası sanatçılar, kişiliği tatlı tatlı insanlar var elbet; ama ben örnek almam kimseleri.


8. Death Note'u sen bulsaydın ne yapardın?

İlk önce tanıdık var mı falan diye şöyle bir bakınırdım. Varsa direk silerdim zaten. Sonrasında büyük kitleleri alaşağı edecek bir kişinin adını yazardım oraya. Ama bende saklı olsun o. Başka da bir şey yapmazdım, kafama göre silebilirdim de birilerini. Aslında yazmam ya kimseyi. İlahi adaletin fişeklenmesiyle geberip gitsin pezevenk, uğraşamam valla. Pis kanını alamam parmaklarıma.


Mimlediklerim:









Seyirci Koltuğu 'na da gitmedi değil elim; ama zora sokmayacağın Fatmacan seni. Meraklanma. ehehe.

14 Mart 2012 Çarşamba

Kapısız Kasabanın Gecekonduları

     Atış poligonu gibi insanlarla bezeli basmış olduğumuz metrekarelerin milimleri. " Kaç metrekarelik hatunsun? " derseniz, 1.60 boyum ve 56 gelen kilomla çok da fazla bir yer kaplamasam da milim katili kişilik abzürtlemelerini tanırım ben de elbet. Kansere yakalanmış hücre gibi üremekten alamıyorlar kendilerini. Konjuge olasınız inşşallaaaah! Yok lan şaka, kahkaha attırıyorsunuz sonuç itibariyle. He bu arada, yazıyı tabiki de böyle kıt kanaat geçinen bir konu çevresinde yazmayacağım, öyle giriş babında bir şeyler bunlar.


     Zaten çoğunlukla, tıklatırken klavyeye ne konu hakkında yazacağım vuku bulmaz zihnimin arka taraflarında. Bilinçaltımın alt katmanlarından klavyeye doğru fışkırır bazen kelimeler, bazense sadece parmak uçlarımda dans ederler, patlatırlar Lady Gaga'dan bir Bad Romance. Vuuu.


     Hava bu aralar pek bir bukalemunlaştı sanki. Dengesizliğin nirvanasına doğru depar atmaktan alamıyor sanırım kendisini. Kişilik bölünmesi yaşıyor da olabilir. " Sıcak mı soğuk mu? " Şizofrenikleşti bu mete ve oroloji. Mete ile Cemre'nin arasını yapmak gerek sanırım, ikisi de yalnızlıktan kafayı yemek üzereler.


     Bir denklem olduk belki, x'li terimler y'ye karıştı. Sonra ortaya bir k çıktı, o da sabit sayı oldu başımıza. Katlarıyla artarak süsledi blog sayfamı. Parabolik denklem olma kararı aldı sonra, çarpanlarına ayrıldı, kökünden tuttu sayıları. Çok da problem çıkarttı başıma, işçisinden tut havuzuna kadar. Türevini aldı sonra sonucun, " Mutlak olarak bir değeri olmalı. " dedi kendi kendine. Eşleniğini çıkarttı cebinden, 3/5'ini verdi hiç çekinmeden. Modunu da hiç yitirmedi, meşgul değildi medyandı o! Meydan'a gitti sonra sinüsünü de alıp. En son integral kaldı onunla, olasılığını hesapladı o da, kombine etti sessizce kenarda. Mantığını kullandı, üssünü aldı sonucun. Hiyerarşik kavramlara geçiş yaptığında sustu. Ve gitti. İyi ki de gitti. Zaten çok da karmaşıktı sayıları. Hep bir rasyoneldi, hep bir kendini beğenmiş.


     Son olarak da; şu kapıyı açıp da sonra kapamayan insan modeli var ya hani. Hogwartz'dan üzerlerine yıldırım düşsün istiyorum onların. " Kapısız kasabanın gecekondularından mı geldin? " diyeceğim de ayıp olmasın diye susuyorum. Bak yine insafımın galeyanına denk geldin. Şanslı kerata seni.



 Rango da bir bukalemun. Ama pek bir tatlı, çirkin olduğu kadar da sempatik.


- Paragraflar arasındaki bağlantıyı bulursan, seni yılın orantılısı ilan edeceğim. Harmonik de olabilir aritmetik de. -

13 Mart 2012 Salı

Kırılan Vazonun Laneti

     Kaybedince; çıplak hissedersin ya artık kendini. Eskisi gibi olamayacakmış gibi. Gibili cümlelerin taarruzuna maruz kalmış gibi. Bir üşürsün, biraz titrersin, ardından yağmurları pıtlatırsın parkelerin aralarındaki minik çukurluklara. Parkelerde taşa dönüşür umarsızca. Karışır aralarına, önceden birinin döktüğü katreler belli bile olmaz zeminde. Karışır hiçliğe, kıvranır yokluğa doğru.


     Güler misin peki? Gülebilir misin yani? Aslında yüz kaslarının kıpırdanmasından ibarettir o sadece. Sen artık sen değilsin, Snickers'la halledilebilecek gibi değil bu mesele. Duşa girersin, elemleri boşaltırsın üzerine. Saçlarının arasından akan hüzünler yakar gözlerini. Ağlamak değil bu! Gözüme toz kaçtı sadece. Bu hıçkırıklar da benim değil, bak kuş viyaklıyor dışardan. Aptal hayvan, sikti bütün beynimi. Biri kışkış etsin şunu da gitsin başımdan.


     Sinirlenmez misin peki? Delirirsin lan hatta. Hiçbir zaman olmamış ki hayatında, bir gölgeymiş sadece. Güneş açınca ortaya çıkan, karanlıkta senden kaçan bir silüet. İyi gün dostuydu belki de, gece çöktüğünde üzerime, siktir oldu gitti. Ben de bir vazoydum bu sırada. Çiçeğim soldu ilk önce. Sonra yere düştüm sehpadan. Sular aktı parkeye, ilkten bir şişti o da. Düzeldi ama sonra. Ben kırıklarımla bir başıma. Yapıştırılmıyorlar da. Çiçeğim de öldü zaten. Ben de öldüm yavaşça. Aktı gitti bütün öfkem dudaklarıma, küfürler salto attı pistin en can alıcı kısımlarında.


     Kelimeler sanki tecavüze uğrayıp gelmiş gibi yanıma. Üstleri başları darmadağınık, konuşacak halleri yok bu konu hakkında. Zorla alıkoyulmuşlar sanki, artık masum değiller onlar. Sezen'in de dediği gibi belki: " Masum değiliz, hiçbirimiz. " Öyle mi dersin? Tüyleri yolunmuş bir deve kuşu mu olduk şimdi biz? Ciyak ciyak, birbirimizden uzakta, kaçışmalarla falan. Kafalarımızı gömmek kuma, gömülmek toprağın altına.


     Serzeniş değil bu, hafiften bir duygu patlaması. Uykuluyken sabahın köründe kalkmak zorunda kalmak gibi, en sevdiğin kitabı kafe köşelerinde unutmak gibi. İç burkan cinsten, yangın çıkmış da her şeyini yitirmiş gibi. Bir parça da kendini. Ecel terleri dökerken azrailin karşısında debelenmek gibi. Ben gibi. Belki de bir parça sen.  


Bu kadar emo bir yazının altına Johnny Depp koyayım da gözümü gönlümüz açılsın. Ohh. 

- Mizacıma ters hareketlerde bulunuyorum bu ara. O zaman matematik kadar net olaydık keşke diyor ve susuyorum. -

9 Mart 2012 Cuma

Tümevarımsal Şeytan

     Her ayrıntıyı mıhlamıştım zihnime. Ayrıntılarla aramın pek iyi olmamasına karşın hani derler ya " Şeytan ayrıntılarda gizlidir. " diye, ona binaen ben de şeytanımı bulmak istermişçesine kaptırmıştım kendimi ayrıntıların iblisine. Bir kapı aralandı ütopyamın nüansında, içinden bir silüet aktı çizginin gerçekçilik karmaşasına. Çakırkeyif gözlerimi araladım sesin geldiği tarafa doğru. Gözlerimiz kesişti, kendimi denizin tepesinde ışıldayan güneşe doğru bakıyormuş gibi hissettim o an. Sarıydı saçları, bakışları da martıları anımsatıyordu, ne alakaysa artık. Üzerinde salaş bir gömlek vardı, duruşunda ise saklı bir çekingenlik. Sanki bu çizginin yanlış tarafındaymış gibi hissediyordu, bana öyle geliyordu aslında, sonradan anladım ben de.


     " Gelsene " dedim, " doğru taraftasın. " Ağlamaya başladı bir anda, manzaraya bir de yağmurlar katılmıştı şimdi. Ne yapacağımı şaşırdım ben de, " Sigara ister misin? " diye sordum pervasıca. Yağmurların şiddetini arttırdı bunu duyunca, çiselemeden fırtınalara geçiş yapmıştı masmavi denizi. " Biriyle konuşmaya çok ihtiyacım var yaaağ. " dedi sümkürüklü, boğuk sesiyle. Ben de onu nüansın son tarafında kalan hayaller pasajındaki minik yere götürdüm. Oturduk işte. Sonra otobüsteki yaşlı teyzeler gibi anlatmaya koyuldu hikayesini. " Sorduk mu? " diye aptal cümleler kurmadım tabi, dinledin ben de usulca. Hem televizyondaki gibi milyon defa reklamlı değildi, tek solukta bitimlikti anlattıkları. Babasıyla çürük bir elmayı andıran ilişkisi, annesinin geceyi tasvir eden ciğerleri, kardeşinin... Ahh, içim şişti be. Üzüldüm ben de ne yalan söyleyim; ama belli etmedim tabi. Zaten bu olay ütopyamda geçiyorsa metaforik bir anlamı vardır bilinç altımın en derinlerinde, trajikleşmiş hikayenin cıvıklığıydı belki de. Ajitasyon muydu ya da kendi kendime? Ama böyle ajitasyonu da yerler be.


     Ayrıntılara gizlenmiş şeytanı aramayı başladığım gibi bıraktım valla, anladım da ayrıntılarla yetinmeyip hayatın tamamını kaplamış pezevenk. Bunu metaforlarımdan ilerlediğim kendi ayrıntılarımda buldum aslında. Tümevarım yaptım sonra, " Beni de mi aldı lan? " diye düşündüm saçma saçma. Sonra bir düşündüm de, yahhh ben adımdan almış olduğum beyazlığın gücüyle yıkıp geçerim onu. Hem herkes bir parça şeytandır da, şeytandan daha şeytan olanları da mevcut maalesef. Aklıma Mazhar Alanson'un şeytanlı filmi geldi ya, sonunda şeytan melek olup terk ediyordu dünyayı. " İnsanlar beni de geçti be! " diyerek. Kötü bir gerçeğin komik bir şekilde yansıması sinemaya, güldürmesinin ardında biraz da düşündürmesi. Düşündürmesinin kenarına yapışmış mistik bir havası. Kötülüğün köşesine yapışan bir beyazlık. Şeytan da melek olabiliyormuş çünkü, abartmamak gerek.



İmeycız Gugıl'da " ütopya " yazınca çıkan ilk resim. Bir de ben ütopyayı cümle içinde kullanmayı çok severim yaa. Ütopya da zaten kulağa hitabenlerden. " Çetrefil " de öyle, ya da " kalender. "

Mim Vol. 7

     Cherry mimlemiş beni. Teşekkürlerimi yolluyorum şirin bloguna öncelikle. Bir de Kuulumsu Kadın olmadan bir mime başlamak çok garip hissettiriyor be. ehehe.


     Röportaj mimi, bir de bakım tüyoları falan. Immms, pek de tüyolarım yoktur amma işte.


Saç bakımı için ne yaparsın ne kullanırsın?

Permalanmış bir saçım olduğundan dolayı her duştan sonra taradığım saçlarıma biraz da köpük sürerim. Aslında bu sefer pek de güzel olmadı bu perma, geçen yıl pek bir beğenmiştim de. Bu yıl, yok, ı ıııh olmadı. Neyseciğime. Head and Shoulders kullanırım şampuan olaraktan, Schwarzkopf Taft da köpük olarak. Bir ara Avon da kullanmışlığım var, bir şey daha vardı da hatırlamıyorum onu şimdi. Bir de saçlarım çok düzdür aslında; ama düz saç da zor ya. Çok çabuk yağlanırdı benim keretalar, en azından şimdi böyle biraz daha rahat. Hem de baya baya daha rahat.


Yüz ve Cilt Bakımı Neler Yaparsın? 

" Saçlarım ipek gibi tenim bebek gibi... " demeyeceğim tabi, öyle bir iddia sahibesi değilim maalesef. ehehe. Nemlendirici olaraktan Avene Clean-Ac kullanıyorum. Daha doğrusu unutkanlığıma kurban olmasa her gün kullanmaya çalışırdım. Ama unutuyorum ya, unutkanlık kötü şey. Öldürücü darbe. Abarttım tabi.


Dudak Bakımı için Ne Kullanırsın?

Nivea. Öyle afilli farklı bir şeyim yok yani. Angelina Jolie kıvamında bir dudaklarım da yok. Düşündüm de, Angelina'yı hangi bakım şeysi paklar yahu? ehehe.


El ve Ayak Bakımı İçin Ne Kullanırsın?
 
Soğuklardan ötürü ellerim kurumaktan korkunç bir hal almıştı bir ara, en azından azaldı bu biraz. Milletten otlandığım kremlerin yanında Avon Care sayesinde oldu bu. Avon Care kullanıyorum yane ben. 


En son kişisel bakım Ürünü olarak ne aldın?

Diş macunu bu yelpazenin içine girerse, diş macunu aldım. İpana hemi de. - İpana derken de hep bir Pirana diyesin gelir, itiraf edeyim. -





Ne reklamlı mimdir bu canim.

Su Vereydi İyiydi

     Denizin kokusunu ciğerlerime hüpleterek eskiden arkadaşlarla oturduğumuz bir kafenin önünden geçiyorum. Ne çok anı sığıştırmışızdır oralara, ne çok kahkaha ve ne çok tebessüm falan. Duygulandım belki görünce birazcık orayı, bir parça, ucundan bir ısırık kıvamında. Sonra ilerlerken yaprakları dökülmüş bir ağacın önünden geçiyorum, " Biz de mi böyle döküldük ve kuruduk acaba? " diye düşünüyorum istemsizce. İki gram birikiyor gözlerimde,  dökülmüyor ama gizleniyor gözkapaklarımın kuytularına. " Özledin mi lan? " diyorum kendi kendime. " Belki biraz. "


     Sonra geri dönüyorum o kafeye, flash back oluyor anılar zihnimde. Şebnem de " Hoşçakaaal. " diye çığırıyor beynimin içinde, " Hoşçakal. " Oturuyorum bir sandalye çekip, denizi seyrediyorum doya doya. Kuşlar uçuşuyor tatlı tatlı, bulutlar gökyüzünün tepesine pusulanmış. Bir çay söyleyip yudumlanıyorum eşliğinde. " Özledin mi lan? " diyorum yine. Özledim be.


     Sonra hava Şebnem'in Yağmurlar'ına doğru çekiliyor. Gözkapaklarıma kıvrılan yaşlar gökten üzerime doğru iniyor sanki. " Ne emolaştın be Beyza? " diyorum. " İçindeki Polyanna'yı fışkırtsana dışarılara. " Kalkıyorum sonra, yorgun hissediyorum kendimi. Film şeridi gibi anı akını sanırım yormuş birazcık zihnimi. 


     Sonra Şebnem 'in Merhaba'sı yankılanıyor duyu nöronlarımda. " Eğer olduğun gibi geleceksen, olduğun gibi seveceksen.. Merhaba! " Ardından ben de Mevlana triplerine giriyorum, " Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol. " diye cevap veriyorum Şebnem'e. O da bana " Hayattan hayallerinden istediğinden bahset. " diyor. Sen kaşındın deyip başlıyorum anlatmaya. Hayaller kumpanyası zaten zihnim, diyorum. Hayallerden geçiyorum anlatıyorum hayatımdan kesitleri, sıkılmadan da dinliyor zaten. Ya da dinliyormuş gibi yapıyor, bilemiyorum. Sonra diyor şu sözlerimi dinleyince aklıma hep sen geleceksin, sanki senin için yazmış gibiyim. " Tüm doğru bildiklerim asfalta akmış, hepsi serapmış. " Haklısın, diyorum. " Serapta tek başıma dolandım da, bir su verenim bile yoktu. En kötü bir ' Su vereydi iyiydi. ' " diyorum. Gülüyor o da. Sonra " Mahalle " yankılanıyor zihnimde. Sanırım benim de bir mahalle inşa etmem gerekiyor, diye düşünüyorum. Ama benim kurduğum mahalle haritadan silinmemeli.


     " Deliyorum lan galiba. " diyorum, " Baksana şarkılarla konuşmaya başladım. " Elim Cem Adrian'a giderken " Amaaan " diyorum, açıyorum bir Rihanna, " Rampapapam. " diyor o da. Eşlik ediyorum ona, birazcık gangsta triplerine giriyorum belki, kopuştrak, Polyanna fışkırcaak.


   
Bu kadar da Polyanna olamam tabi.

6 Mart 2012 Salı

Hoş Bir Tarafı Kaldıysa

     Bazen delirecek gibi oluyorum, öfkelendiğimde bildiğin kaybediyorum kendimi. Aynı bedenin içinde farklı biri oluyorum resmen, cismen benim belki ama ruhen bambaşka bir pissikopat. Bir ateş basıyor suratımı, belki birazcık da kızarıyor yüzüm, eğer çok sinirliysem birkaç damla gözyaşı akıyor yanaklarımdan, dudaklarımda bir zehir tadı. Çabuk parlıyormuşum da zaten, öyle diyorlar.


     Ama çabuk sakinleşiyorum. Zaten kin falan da tutamam ben. Nefret edemiyorum kimseden; o raddeye gelmeden dizginleyebiliyorum kendimi. Düşman gözüyle bakmıyorum kimseye, sevmediklerim var elbette ama karakter"cik" halini alıyor onlar gözümde sadece. Olgunlaştım belki artık, değilim eskisi gibi.


     Biriyle tanıştığımda yüksek puanlarla başlar hayatıma, o puanı sabitlemek onun elinde olur ya da indirmek 20-30'lara. Kötü böylesi aslında, biliyorum. Hayal kırıklığıyla bezeniyor kalbim sonra, elem motifleriyle gizleniyor yüreğimin kuytu kenarlarına, cam kırıkları şeklinde, ama acısı daha derinden gibi. Benim de " dark passenger " ım bu olsa gerek.


     Bazen dayanamayacağımı hissediyorum, sanırım deliriyorum o sıralarda. Ben artık Beyza değil de farklı bir varlık oluyorum. Hissediyorum ya! Yok oluyor benliğim parça parça, bir şeyler ruhumu vakumluyor ve ben bir şey yapamadan duruyorum karşısında. Allah kahretsin, kollarım bağlı öylece duruyorum. Deli gömleğine bağlanıyor belki de o esnada. Daha da çok sinirleniyorum sonra, öfke nöbetlerim alıyor başını gidiyor uzaklara.


     " Yeter! " diye bağırasım geliyor. Ama susuyorum sonra, ses tellerime yazık. Sakin durmaya çalıştığımda kalbimde bir ağrı hissediyorum, sonra geçiyor ama, beni de geçiriyor kapıdan dışarı. Git diyor, sen sen değilsin. Bir Snickers getiriyor, assolist triplerinden çıkıyorum. Geliyorum kendime ya da o geldiğimi ben sanıyorum.


     En acısı da beni en çok tanıması gereken kişilerin tanıyamamış olduğunu tokat şeklinde hissetmem suratımda. Osmanlı tokatı gibi sert değil belki ama acısı daha bir taze, etkisi yanaklarımda değil içimde bir yerlerde yangın şeklinde. İçim ürperiyor sonra, ateş basıyor suratımı. " Sakin. " diyorum kendi kendime, " Sakin! "


     Bir perde varmış gözümde aslında, çok sonradan fark ediyorum ben de. Katarakt gibi bir şey de, bu ruhumun gözlerine sarılı. Kör ebe oynuyormuşum bunca zaman da hep ebe seçiliyormuşum hayatın mızıkçı oyunlarında. " Bazen bilmemek daha iyi... " diyorum sonra, " ...aptal gibi yaşamak daha güzel. " Ve sargıyı atıyorum yere, bırakıyorum her şeyi, zaten hiçbiri benim de değilmiş ki. Nereye gittiğimi bilmiyorum, yürüyorum sadece. Küfür ediyorum. Lanet okuyorum. Belki biraz da ağlıyorum. Yudumlanıyorum şerefinize, ellerim titriyor belki de. " Hoşçakal. " diyorum yine de. " Hoş bir tarafı kaldıysa tabi. "



Bu zamanın betimsel haliyse cidden, o zaman ben şu görünmeyen köşenin görünmeyen semtinde görünmeyen bir yerde oluyorum. Ben görünmezim lan, bedenen buralarda olsam da ruhen başka yerlerde. Görünür olsam da ben görmüyorum aynada beni. " Beni beni, Bihter'ini. "

5 Mart 2012 Pazartesi

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 2

     Hava güzelleştikçe benim kafam da bir güzelleşti. Optimistlik bütün hücrelerime akın etti, sınava 26 gün kalmasına karşın bir huzurlu, efendime söyleyim bir rahat hissediyorum kendimi. Twitter ikonunun kanatlarına binip Hogwartz'a uçasım var. Uçlu kalemlerimden bir asa yapasım falan. Bir de ben hep kalemimi silgimi falan kaybediyorum ya, bir dedektör olsa da bulsam onları hemen. Ya da çaldırma imkanı olsa, dıtdırılamalarının tınısına takılıp da yakalasam onları anında. Ne olurdu?


     Bazen alzheimer başlangıcının kapısının önünde beklerken buluyorum kendimi. Unutkanlık akın ediyor zihnime ve kaybediyorum her şeyimi. Biraz dağınığımdır; ama ben dağınıklığın içinde düzen kurarak en düzenli insanın eline su dökebilecek kıvama gelmiş birisiyim, hemi de kaynar olanından. nihehe. Gardolabımda 3. dünya savaşı oluyor bazen, bazense kıyafet katliamı. Olsun ben mutluyum halimden, masamın üzerine de kuleler yaptım kitaplardan, Hogwartz'a taş çıkarırlar, yerim. Bu dağınıklık aslında tahlilimin tasviri mahiyetinde. - Şaka tabi. - 
      

    Okunacak bir sürü kitap birikti, izlenecek de bir sürü film. Hermonie'ye çağrıda bulunuyorum kaç zamandır şu zaman tılsımını getirsin diye; ama takmıyor beni şerefsiz. Sonra iç sesim iğrenç bir espri yapıyor, lanet olsun dedirtiyor bana. " Emma Watson, e ama napsın? " Ben de iç ses çenesini kapasın diye açıyorum müziğimi, Lana Del Rey bangırdıyor hatta şimdi. " We were born to die. " Ben de diyorum " Doğmak için ölmek de güzel olabilirdi aslında. Reenkarne falan olsak ya. Sanırım buna farklı bir açıdan yaklaşan tek kişi Benjamin abiydi. Button olan. O doğduğunda 80'lerindeydi, ölürken huzurlu bir şekilde terk etti buraları. "


     Şöyle düşünelim o zaman; reenkarne olabilseydik mesela, ne olarak geleceğimizi seçme hakkı bizde olsaydı, yine insan mı olurduk? Bu canlı kumpanyasında yine gidip insanlığı mı seçerdik? Aslında günümüzde insan diye baktıklarımız da insan olmadığı için insanlık kavramı ölüm döşeğine yatmış halde değil mi? Şebnem Ferah'ın da dediği gibi: " İnsanlığa ne olduuu uuuğ " Sonra burada bir solo giriyor, bir renk katıyor parçaya. " Ormandık kül olduk, insandık kul olduk... "


     Konudan konuya sek sek oynadık, eğlenceliydi. Zaten hava da güzel ya, çizilen kutucuklar tatlı tatlı gözüktü gözüme. Belki sek sek oynarken iki gram da vermişimdir, bir hareketlenme olmuştur metabolizmamda. Bu da - Konudan Konuya Sek Sek Oynamak - konudan konuya atladığım kutucukların birinci bölümü. Nice bölümlere, bölümcüklere, paragraflarla süslemeye blogu. Haydi kaldırın hoparlörleri, çalsın Şebnemler, Lanalar, Kimbralar, Zazlar, Danışmendler, Clintler, Amyler, Adrianlar, Articler, Ladyler, Gagalar, Pinkler, Teomanlar, Katyler... Ve sonra biraz daha Şebnemler, biraz daha Ferahlar.


Kimisi için 1'den sonra 2 gelir, kimisi için de 3. Ama benim gözümde 1'den sonra 8 gelir, çünkü 18 Fenerbahçe'nin şampiyonluklarının adedi. ehehe.
  

3 Mart 2012 Cumartesi

Dohtor, Bu Ne?

     Ütopyamın köşebaşlarında takılan bir adam vardı bir aralar. Yaşı birkaç tık büyüktü benden, hatta birkaç karış falan. " Hayaller Diyarı'nın Dohtoru " derdi ona şiveli bir teyze, biraz da tombikti hatta, kıvırcık saçlarıyla kapatırdı kırışıklıklarını. Bir gün çekti beni kenara, bir tezi varmış, kanıtlaması için yardımcı olur muymuşum? Ben de hiç işim gücüm yokmuş gibi kabul ettim, ilginç bir şey ya hemen atlayım. Salaklık işte. Neyseciğime işte, görev de bu arada şeymiş: Dohtorun Dohtorluğunun Üzerine Dohtora Yapmak.


     Takibe aldım bu bizim " dohtoru " ben de; ama hala anlamadığım bir şey vardı lan. Hayaller diyarının mali müşavirine dohtor demenin mantığı neydi? Açtım ben de " Anlamazdım anlamazdıım. " ı, ehliyetsiz kullandığım arabanın içinde mükemmel sesimle söylemeye başladım. Tam ben havaya girmişken durdurdu arabayı dohtor . İndi arabadan, e doğal olarak ben de atladım dışarıya. Kendimi çok ajan hissettim böyle, CSI : New York çekimlerinden fırlamış gibiydim adeta. Sonra garip bir mahzene indi bu dohtor, ben de peşinden sessizce. E tabi çaktırmamak gerek. Bir sürü ajanda vardı orada. Dedim " Yuh, Ece Ajandaları her yeri sarmış. " Adam aldı bir tanesini eline, açtı bir sayfasını, bir şeyler karaladı ve... Hassiktir! Nasıl ya? Kayboldu lan adam, ne yani bu dohtor bizim Doctor Who'nun cinsinden bir şey falan mı? Hadi lan ordan, teyze lanet olsun sana niye önceden söylemiyorsun ki bana?! - Sinirlendim bak soru işareti ve ünlem art arda -


     Şansa bak ya adamdaki, gitmek istediği yılın ajandasını alıyor eline, açıyor tarihini, saati çiziktiriyor üzerine ve bam! " Ben de denemeliyim. " dedim hemen, burnumu sokmasam olmayacak ya. Ve aldım 2012'yi açtım Mart ayını ve yettim buralara. Ama sorun şu ki ben nasıl geri döneceğim ya?


     Bu arada, doğru ben size söylememiştim. Ben gelecekten geliyorum. Ve salak gibi döne döne ÖSS yılıma döndüm, daha doğrusu yeni adıyla YGS/LYS safsatasına. Bir yardım edin, aranıza alın. Gelecek çok geçmeden ben gitmeliyim. Geleceğin de selamı var bu arada,  yakında geleceğim diyor. - Iyk ıyk. -


     
Doctor Who'yu da izlemiyorum pek aslında, CNBC-e'de rastladığımca. Ama şunu söyleyebilirim, en karizma doktor buydu bence. Hı hı.

1 Mart 2012 Perşembe

Mim Vol. 6

Kuulumsu Kadın ben seni teşekkür manyağ yaptım, sen de beni mim. ehehe. Olsun, güzel güzel geçnip gidiyoruz böyle.


Bu arada 5N1K bir gazetecilik terimiydi, dimi? Neyseciğime; Ne? Nerede? Ne zaman? Neden? Nasıl? Kim? sorularını cevaplamaktır mimin konusu.


He bir de, küçükken; " Kim? Kiminle? Nerede? Ne zaman? Ne yapıyordu? Kim gördü? Ne dedi? " oynardık biz. Eğlenirdik de ama. Güzel günlerdi de.


Ne?

Hayaller diyarımın kuytularına tünemiş bir yavru köpek. Şirinli şekerli. Tatlı mı tatlı. Ağzı burnu sıkılası. Karnı kaşınası. Yanına uzanılası. Sarılınası. Ve türevleri gizli bu cümlenin ardında.



 Böyle gül de getirir hem. Tatlı şapşi seni.


Nerede?



Şu sol tarafta görülen evlerin birinde. Veyahut köprünün üzerinde. 


Ne zaman?

Zamanı geri alıp Tourist'in çekildiği zaman. Johnny'ciğim Depp'çiğimin yamacında, film çekimleri esnasında.


 O köprünün altından geçiyorlar işte! Ve aramızda kalsın da, bu ikiliden böyle bir film çıkacağını da beklemezdim. Hayal kırıklığı.


Neden?

Çünkü Johnnycan, candır. Köpekleri de severim. Ve Venedik'e gitmek isterim. Bu üçü birleşince de tadından yaşanmaz.


Nasıl?

Melek kanatları görünümlü mutluluğun kanatlarıyla havaya uçarak. Bir nevi Red Bull'un kanatlandırma taktiğiyle.


Yaratıcı be.


Kim?

Alt komşu. Bakkaldaki Ali abi. Marketteki Cenk. Reklamlardaki Ayşe teyze. Sokağın kenarındaki Selin... Tabi ki de ben yahu. BEN BEN BEN.


Mimlediklerim:

Poliganum
deeptone
Black Swan
Seyirci Koltuğu
Bir Zamanlar Sinema
The Merika

Mim Vol. 5

Mimli bir yazıya başlıyorum yine. Hoh. Kuulumsu Kadın ve Ofelya 'ya çok teşekkür ederim öncelikle. Biraz yazma süresini yaydım; ama kusura bakmayasın Ofelya? Ve Kuulumsu, sanırım senin mimlerini yazmanın bağımlısı olmuş olabilirim. Bir yerde bir alışkanlık artık klavyemde, Kuulumsu mimleri.

Röportaj mimi ama çok da şirinli şekerli bence.


1- Hayatınız filme çekilse adı ne olurdu ve soundtrackinde hangi şarkılar yer alırdı?

Duygusal Gökkuşağı olabilir. Yok ya, çok iğrenç oldu bu. Dengesizliğin Dengelendiği O Dengesiz Kişi peki? Bu da çok ımmm zoraki gibi. Bazen Ciddi Çoğu Zaman Ciddiyetten Uzak. Tabi ya. Niye düşündüysem o kadar? Teallaaam. Kafa mı kaldı ki bende artık?

Soundtrack olayına gelirsek.

Şebnem Ferah - Hoşçakal
Şebnem Ferah - Çocukken Sahip Olduğum Kırmızı Rugan Ayakkabılar
Şebnem Ferah - Okyanus
Şebnem Ferah - Can Kırıkları
Şebnem Ferah & Nilüfer - Erkekler Ağlamaz
- Şebnem Ferah'ı burada kesmeliyim sanırım. -
Cem Adrian - Yağmur 
Cem Adrian - Kayıp
Melis Danışmend - Sarhoşken Pişkin Ayıkken Pişman
Melis Danışmend - Bin Doz Öfke
Kimbra - Good Intent
Lana Del Rey - Born To Die  
Clint Mansell - Lux Aterna - Bu şimdi Requiem For A Dream'in de film müziği. Çalıntı gibi karşılanabilir. Ama aslında o benim içimden gelen safi hislerimin tercümanı, kelimelerden arındırılmış hislerim. " Biraz abarttım gibim. " -
Amy Winehouse - Rehab
Teoman - Çoban Yıldızı
Evanescence - Imaginary
Lady Gaga - Judas - ahahaha. -
Katy Perry - E.T - Eğlencelik şeyler de olmalı ama. -
Lady Gaga - Bad Romance
Rihanna - Man Down
Sting - Shape Of My Heart - Leon'la anlaşırız biz. -
Kimbra - Plain Gold Ring
Vega - Elimde Değil
Avenged Sevenfold - I Won't See You Tonight
Pink Floyd - Hey You
Zaz - Les Passants
MFÖ - Sarı Laleler
Artic Monkeys - Mardy Bum
Artic Monkeys - When The Sun Goes Down

Sanırım burada kendimi durdurmam gerek. Ama değişebilir de tabi bunlar, değişik.


2- Birşeyleri değiştirme gücünüz olsaydı neyi ya da neleri değiştirirdiniz?

Olsaydı derken? Benim zaten öyle bir gücüm var, bir yerde kelime tanrıçasıyım. - ahahaha - Şaka bir yana öyle bir gücüm olsaydı dünyadaki bütün levhaları sarsıtacak bir önyargı depremi yapardım. Önyargılarından arınmış insanlar çok tatlı çünkü. Dar görüşlere, at gözlüklerine sığınmıyorlar onlar. Kalıpların içine sıkıştırmıyorlar kendilerini, puzzleın miniminnacık parçasıyla yetinmiyorlar. Yerim onları ya.


3- Sizi en çok etkileyen sinema sahnesi veya sahneleri?     

Aklıma geldiğimce ve bulduğumca;

Requiem For A Dream: TIKLAT Son 5 dakika.

Leon: TIKLAT Natalie Portman'ın ailesi öldürüldükten sonra Leon'un kapısının önünde " Lütfen kapıyı aç. " diye ağlaması.

Changeling: TIKLAT 1 - TIKLAT 2  Angelina Jolie'nin güzelliğinden ziyade oyunculuğuyla ön plana çıktığı bir film. Üç kere izledim, ilk ikisinde ağlamış olabilirim. Gibi. Gi.

Sweeney Todd: TIKLAT  1:15'de Helena Bonhem'ın tipe dikkat.

Babam ve Oğlum: TIKLAT İlk izlediğimde sanırım tam burada ağlamaya başlamıştım, müzik geldiği sırada. TIKLAT Televizyonda rastlamıştım sadece sonuna ama, tam bu sahneye. Yine gözyaşları pınar olup akmıştı halının üzerine şap, şap. TIKLAT Yuh ya koymak için izlerken bile içim burkuldu, bir kötü oldum, hepsini de izlemedim  hatta. Neyse.

Memento: TIKLAT Şok edici bir son. He bir de karısının eşyalarını yakarken " Seni unuttuğumu bile hatırlayamıyorum. " demesi. Çok acı be.


Yaşadığın şehir bir günlüğüne sana tahsis edilmiş, senden başka kimse yok. Ne yaparsın?    

Öncelikle bir Walking Dead triplerine girebilirdim. " Yoksa, zombiler mi? Tek insan benim ve ırkımızı kurtaracağım! " Ardından kafamı toparlardım ve İstanbul'da olmanın nimetlerinden yararlanmaya atardım kendimi. Şehir bana tahsis edilmişse eğer, bir nevi cennet gibi yani, istediğimi yapabiliyorsam yani, kafama eseni yapardım ben de. Birazcık sükunet, birazcık müzik, belki bir parça yumuşak deve, birazcık pembeye çalan bir gökyüzü, birazcık çikolata, birazcık arabayla turlama, birazcık da kafama esen her şey işte. Spontaneleşmek. Bir yayın evine gidip de masalarının üzerine yazılarımı da bırakabilirim " ACİL, OKUNACAK! " başlığı altında hemi de. hiheheaa.


5- Şu sıralar ilgiyle takip ettiğiniz diziler? 

How I Met Your Mother'ı seri bir şekilde takip ediyordum da, bayadır da izlemiyorum. En son 5 dakikalık bölümü izlemiştim sanırım hatta. Şu ev partili olan. Zaten adamlar uzun periyotlara yaymışlar bölüm çıkartma seanslarını, biraz biriksin de bakarım ben ona.

Yalan Dünya, Nil Karaibrahimgil'in dediği gibi " Yalan dünyaaağ. "

Kuzey Güney, hele dünkü bölüm. Of. Pof. Yof. Huf. Yea. Güney'e küfür niyetine okuyun burayı, terbiyemi bozmak istemediğimden oflama niteliğinde yansıttım sizlere.

Dexter vardı da bitirdim onu. " Dark passenger " ına kurban. 

- Tekrardan teşekkürler Müeendis Hanım ve Oscar Alacak Filmlerin Gizli Kahini. ehehe.  


Düzeltme: Abii demin tekrardan izledim şu linklediğim Babam ve Oğlum sahnelerini, baştan sona durdurmadan. Yine sümkürük canavarı yaptın Çağın, yine yamulttun suratımı Irmak.