24 Mayıs 2012 Perşembe

Halter Kaldırmaya Çalışan Karınca

     Kahve telveme çaktırmadan gizlediğim hayallerim gibi tabaktan akıp yokluğa karıştı umutlarım. 40 yıllık hatırla kombinlemeye çalıştığım ütopik fantaağziler bir melodi olup süzüldü uzaklara doğru. Bir titremenin esiri altına girdi vücudum, tarifi üç beş hüzünle anlatılabilecek bir hale geldi ruhum, sanırım birazcık yoruldum. "Hey içimdeki depresif hatun, bu kadar yeter, kovuldun!" diyesim geliyor. Ama elvermiyor durumum. Adele'in ses tellerinden östaki boruma doğru yaptığı yolculuğu atardamarımda sonlandırdı bu boğum. Yani bağdaştırırsak, bu durumda atarlı oluyorum. Oğmondüğ.


     Halter kaldırmaya çalışan bir karınca gibiyim ya da boğulmaktan korkan bir deniz anası. Kendi ateşinde kavrulan bir ateş böceğiyim, kurtulmaya çalışıyorum; ama nasıl? Şair triplerine giriyorum, kafiyelerim kalemimde hafif bir sızı. Sonra iç ses dışardan bağıyor: "Kendine gelsene kızım."


     Kalemimden sayfanın kenarlarına dökülen sözcükler nitelendiremiyor halimi. Karanlıktan korkan bir yarasa gibiyim, ışın kılıcıyla aydınlatıyorum kendimi. Deveyi sırtlayıp ilerlemeye çalışan bir pire gibi bir halim var, "ekspeliarmus" diyerek kurtulmalıyım artık bütün ruh emicilerin o pis ağızlarından. Sihirli değneğimi de Voldemort hacıladı zaten, bu çocuk hiç düzelmeyecek valla. Yazık ya, çok üzülüyorum. Burnunu yediğim.


     Tebessümler, estetik hareketlerle havada salto atıp düşüyor dudaklarıma. İçimdeki depresif hatun omuz silkip uzaklaştırıyor duraklarımdan. Mutluluk, iki pıtısslayıp salınıyor dumanlarımdan. Anladım! Hepsi Saruman'ın tuzaklarından! Çakal.


     Doludizgin bir karamsarlığa tosladım galiba; ama yazı bitene kadar sıyrıldım sıkıcılığından. Bir de ilham geldi, farkım kalmadı Tesla'cığımdan. Makroskopu icat ediyorum dostlarım, büyük gördüğümüz insanları küçültebilelim diye şıpıdakdakk. Mikroskopun tam tersi diyebiliriz. Ama daha pratik ve sevimli bu kerata.



Bu kadın nasıl 24 yaşında olur ya? Yolda görsem "30'sun kızaağm sen." derim.
Neyse, şaka bir yana. Böyle tatlı bir yazıyı tatlı bir şarkıyla sonlandırmak istedim.
Adeeeeyğl.

Mim Vol. 17

Once upon a time Matmazel Biricit mimed me, it was very long time ago. And now bendeniz Mazbut will tıklatiyng these questions. Ready, steady, gooo baby.


Ruhunuzun rengi nedir?


Bir renge bağımlı değildir benim ruhum. Gökkuşağı. En rengarengarengindendir. Her ruh halini besler içinde, tıkılıkalmaz tek birine. Ama parlak olanları daha bir fazla yer edinir. Hep rengarengarenk.


Maddiyat mı maneviyat mı?


Şimdi, açıkcası, bence maddiyatın daha değerli olduğunu düşünenler olsa bile bu sorunun altına "Maddiyat ulan!" yazmazlar. Maneviyatla maddiyatı karşılaştırmak gerekirse maneviyatın önemi su sıçratılmaz bir gerçektir. Fakat; eğer ki maneviyatın yanına pörsümüş bir maddiyat yoksa, o maneviyatta gün geçtikçe değerini kaybedecektir. Buradan kastım, arkadaşlıklar, aşklar, insan ilişkileri değil. Onlarla bütünleştirerek açıklayacak olsam yeni bir yazı yazmam gerekir bu konu hakkında. Benim demek istediğim, "sadece" sevgiyle insan hayatı bir yere kadar ayaklarının üzerinde kalabilir. Cebinde eğer para yoksa, senin mutluluğun gün geçtikçe azalarak yok olacaktır. Hee ben maneviyata çok önem veririm. Orası ayrı tabi. Fakat; gerçekçi yaklaşırsak soruya, maneviyat olmalı fakat maddiyat olmadan da olmaz şimdi. Plizzz. Polyanna'lık olsa da içimde dediğim gibi "realist" bir Polyanna'yım bendeniz.


Hakkınızda bilinen yanlışlar nelerdir?


Hakkımda ne bilindiğini bilmediğimden yanlışlıklarını da düzeltemeyeceğim.
O yüzden, iki satırlık hayat hikayemi tıklatayım isterseniz. Otobiyografik bir cevap niteliğinde olsun.
94 yılının Hıdırellezi'nde dünyaya gözlerimi açmıştım. 6 Mayıs'ta.
Başka bir 6 Mayıs'ta Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edilmiştir.
Daha başkasında, Eyfel Kulesi ziyaretçilere açılmıştır.
Başka başkasında Friends bitti. Tamamen.
Eğitim hayatım boyunca çok uslu bir öğrenci olduğumdan söz edemem. Hocaları ağlatmışlığımda vardır şimdi, itiraf edeyim. Bütün disiplin cezalarını aldım, atılma raddesinden de geri döndüm bu yıl.
1 abim 1 erkek kardeşim ve hayatta olan annem ve babamla, sıkı sıkı bağlı bir aile olamasak da bir aileyiz işte.
Sayısal öğrencisiyim. Össe'ye giriyorum bu yıl. Belki seneye de girebilirim, artık bakalım.
Kitap yazmak istiyorum. Daha doğrusu kitaplar. Hatta işi abartıp, ilerde edebiyat derslerinde benim sanat anlayışımdan bahsedilmesini istiyorum.
Sonraaaa, başka bir hedefim yok.
Meslek falan, hep daldan dala heves olarak başlayıp sonrasında bırakılıp gidiyor.


En sinir olduğun üç şey?


Yemek yerken karşımda şapırdatan insanlar.
Hayvan gibi yiyip zayıf kalmayı başaran insan üstüler.
Bir de, önyargı dolu sığ insan yosmaları.


Sadece Kuulumsu Kadın'ı mimliyorum. Mimleri aldı başını gitti onun, bir tane daha dolduruyorum mim havuzuna. Ohhh. ahahaa.

Hee bir de başka mimlerim de var. Onları da yapacağım. Unutuldu sanılmasın diye not düşeyim dedim.

13 Mayıs 2012 Pazar

Dünya Ahiret Hayatın Anlamı

     Belirli gün ve haftaların belirlediği duygulardan çok daha farklıları peyda olurdu kalbime, belirsiz bir güç tarafından. Belki bunun nedeni anneme verebileceğim tek hediyenin sadece "mezarlığına gidip, çiçekleri başının tepesine bırakarak dualarla tek taraflı konuşmak"tan ibaret olduğu içindir, bilemiyorum. Zaten onu bile pek beceremem, yanaklarımdan akıttığım yağmurlarla sularım toprağını, su serperim temiz kalbine. "İyiyim ben, ağladığıma bakma sen. O da ergenlikten işte."


     Anneler Günü. Ne saçma bir kavram. Artık hiçbir gün annemin değilken bu hayatta, bir yandan da her gününüm onunken aslında, nasıl dayanabilirim insanların tek bir güne sığdırmalarını o tatlı doğurganımı. "Bu hayattaki en büyük hediyem sensin, senin büyüyüp serpildiğini görmek benim için en önemlisi. O yüzden, hediye almana gerek yok evlatçık." derdi, ben de her yıl hiç usanmadan çocuk aklımla hediye niyetine zırvaları tıkıştırırdım avuçlarına. O da gülümserdi bana, içtenliği taramalı tüfek gibi ışıldayan gözlerinden fırlatırdı üzerime. Acaba artık görebiliyor mu beni? İzliyor mudur tahtalı köydeki tahtalı köşkünden? Ben seni hala görüyorum anne, rüyalarımda hiç yaşlanmıyorsun da. Hala taş gibisin, nazarlarla saklambaç oynayasın.


     Bir gün. Daha doğurusu, o malum gün. Hatta durun, afilli bir şekilde tanımlayacağım o günü.


     10 yıl önce...


      Yine bir Anneler Günü. Ben de yolda bir çiçekçi görüp cebimde kalan son parayla gül alacağım. Bu yılki zırvam geçen yıllara nazaran daha bir anlamlı. Sanırım birazcık olgunlaşmışım. Ama tek bir tane alabildim anca. Bütün parayı önceki gün cipslere ve çikolatalara kaptırmıştım çünkü. Çok kızdım kendime, "Bari birazcık da anneme ayırsaymışım cipsten." diye düşündüm. Kızardım da biraz. Ama parasal kaynağım, babam yani, tükenmişti artık bana para vermekten. O yüzden daha istememeliydim. Ne yapalım, tek bir gül ve birazcık da tebessüm yeter de artardı herhalde. Hem ben onu, neşe yağmuruna tutup kahkaha toplarıyla kar atarım suratına. Tatlı doğurganım, zaten tek bir öpücüğe tamam eder. Bunlar zihnimde sek sek oynarken ben eve varmıştım bile. İyi ve hoş düşüncelerin etrafımda fink attığı dakikalarda hastanın ayağına gelen doktor edasıyla kapıyı tıklatmıştım. Ama kapı açık kalmış, sütten çıkmış ak çikolata gibi aktı ayaklarıma doğru. Ben de içeri adımı attım, çekirdek kadar bir tuzluluk ve waffle kadar bir tatlılıkla. Annemin yanına hopturubillah koştum. Duraksadım sonra. Gördüğüm manzara karşısında devesini kaybeden bit gibiydim. Gülücükler saçan suratıma karanlık bir perde yuplamıştı. Yanına koştum. Elimde gül, gül kanların içine batmış. Tıpkı filmlerdeki gibi, en sahicisinden ama. Halil Sezai'nin şarkılarıyla kapışacak bir duygu karmaşası yapışmıştı üzerime. Gözkapaklarımdan atom bombalarını boşaltıyordum annemin üzerine doğru. Sonradan öğrendim, babamın kavgalı olduğu eski bir ortağı onu korkutmak istiyormuş. Bunun için de annemi pataklaması için bir adam tutmuş. Fakat doğurganım hiç durur mu yerinde, savunmuş kendini. Orospu çocuklarının hasodabaşı ise korkmuş, sıkmış kurşunu göğsüne. Ben ise 12 yaşında bir çocuk. 4. sınıftayım lan!


     Babamla hiç konuşmuyoruz artık. Onu suçluyorum her şeyden. Belki haksız bir tutum; ama suratına bakamıyorum ne yapayım? Elimde değil. Dayanamıyorum. Ona her baktığımda 10 yıl önceki küçük kızın çaresiz silüetine bürünüyorum tekrardan. Kanlar içinde yatan bir kadın, elinde gül ile yanına kapaklanmış minik bir kız, gözyaşlarının kanlarla bütünleştiği bir ambiyans. Ve bolca nefret. O sıralar çok fazla küfür bilmiyordum, bildiğim kadarınca haykırıyordum ama. Şimdi ise aklıma geldiğinde, söylediklerimle RTÜK bile kapatabilir beni.


     Yine bir anneler gününde, yine mezarlığın başında, yine elimde tek bir gülle, yanındayım annelerin en içten tatlıcısı. Yine ağlıyorum. İnsanların mutlu gününü ben gözyaşlarımla kapatıyorum. Yine de, senin yanında hiç olmadığım kadar mutluyum. Ağladığıma bakma ne olur, hepsi ergenlikten. 22 yaşına gelmişim; ama hala çıkamamışım işte. Olsun, seversin beni böyle de, bilirim. Benim söylememe gerek yok. Zaten titreyen çenemle dişlerime 8.5 şiddetinde deprem uygularken bir de duygusal cümleler sarf ederek kendimi mahvetmeyim. Sadece şunu söylemek istiyorum; dünya ahiret hayatımın anlamısın!


- Aykırılık yapacağım ya, Anneler Günü'nde depresif bir hikaye yazayım dedim. Oldu mu? Sanırım. Anneler Günü kutlu olsun herkeslerin, mutluluklu hikayeler katmanız dileğiyle hayatınıza. -


    

Vega'dan Bu Sabahların Bir Anlamı Olmalı gelsin herkeslere. Nostaljik olalım.

Mim Vol. 16

Adamın deepi oscarı pasladı bana. Ödülü veren klavyene, tıklatan parmaklarına, tuşlara temas eden tırnaklarına sağlık. ŞAVKİ de oscarladı beni. Sonra Missis Gamze de pası attı, ben de şut çektim. Bakalım gol olacak mı? Hepinize teşekkürlerimi kurabiye kalıplarıyla, çikolata parçacıklarıyla, dondurma kaymağıyla yolluyorum. Oyyy. Sağ olun.

Baya bir rötarlı cevaplıyorum. O yüzden, oscarı pasladığım kişilerin hepsi yapmış bile olabilir. Olsun. Ziyanı yok.

1. Siz de 11 arkadaşınıza vereceksiniz bu ödülü.

Emir kipi dolu cümlelere sinir olurum arkaaşım. Beni kalıpların içine sen kimsin de sokuyorsun böyle, he hee?Kuulumsu Kadın!! - Milena - Biricit - Devbirkedi - Şanslı Kedi - Düşişleribakanı - Mendebur - Alice - Selin Eski - Selin in Wonderland - S.Darko - The Merika - Poliganum - Dayatılanla Yaşayan

2. Ödül aldıklarına dair haber vermem gerekiyor.

Bu oscar çok yönlendirici bir şey ya. Teallaaaaağm.

3. Kendimle ilgili bilinmeyen 7 şey. Şlak.

- Herkes saçlarına fön çektirerek benim doğal halim gibi olmaya çalışır, ben de işte perma yaptırarak kıvırcıklanmaya çalışırım.

- Bir abim, bir kardeşim var. Ben ortanca olaraktan ailenin tek kız üyesiyim.

- Geçen yıl 8 kilo verdim. - Oyyyyyyh. -

- Lise hayatım boyunca her yıl disipline gittim. 10. sınıfta 2 gün uzaklaştırma aldım. Bu yıl da atılıyordum az daha. Ama şeker gibi kızımdır, onların anlamamazlığına yoruyorum ben.

- İlerki hayatımda yanımda bir köpek bana eşlik edecek. Yerim lan tiplerini. Şapşiler.- 6. maddeye de, doğum günümün 6 Mayıs'ta olduğunu yazıyorum.

- Maddiyatçı bir insan olmasam da paraya önem veririm en nihayetinde.

4. Size ödül veren kişiye teşekkür edin.

Ettim üstte; ama bu tatlı insanlara tekrardan teşekkür etmekten klavyem mi kırılacak canım? Yerim sizi, tek soruluk mimimsi ödülü pasladığınız için teşekkürler.

5. Versatile Blogger Award logosunu sayfaya ekle.

İyice hizmetçi belledi bu ödül beni. Pofus, ekliyorum tamam. Amaaa ben başka buldum, onu ekleyeceğim. hihhohdafgoasdfosadfasd








10 Mayıs 2012 Perşembe

Yorgunluğun Kurduğu Aşiret

     Geçip giden yılların hezimetini zimmetime geçirmiştim. Her doğum günü pastasını üflediğimde geçip giden yılları nefesimle hüpletmiştim. Her muma diktiğim tonlarca derdin altında karınca gibi ezilmiştim. Bir Şebnem Ferah şarkısı olmuştum, dudaktan dudağa dağılarak hüzün getirmiştim, herkeslere.


     Şebnem Ferah'ın yeni şarkısını milyon defa üst üste dinlersem, böyle ister istemez depresif bir hal tıklanıyor klavyemde. Fakat, korkmayınız. Bu taraklara bezini atacak kadar tarak değmemiş bir ruh halim yok şu anda. Biraz permalı, biraz da kabarmıştır belki en fazla. O kadarı, her yiğidin yoğurduna hafiften bulanmış bir kaymak şeklinde değebilir dudaklarımıza. O yüzden, derin bir nefes alıp suratıma fırlatacağınız dumanlar eşliğinde birlikte kaldıralım çakmakları, nerde benim devem yah?


     Birileri yazdıklarımı sorgulayacak diye çok tırsssıyorum. Fena halde saçmalayasım var; fakat kendimi dizginlemek için depresif şarkılar dinleyerek nötralize etmeye çalışıyorum halimi. Ahvalimi. Ya habibim! Amiiin!


     Dakikaların saatlerle buluştuğu o ıssız sokağın ortasında tek başına yelkovanı kovalarken akrep, kimse ona yardımcı olmadığı için artık inatla daha hızlı hareket ettiğini itiraf etmiştir geçenlerde bana. "Zamanın neden bu kadar çabuk geçtiğini sorguluyorsanız, biraz kendinizi, bencilliğinizi ve düşüncesizliğinizi suçlayın. İnsan olmuşsunuz ama insan olmamamışsınız yeaa!" diyerek lafı koyarak kaçıp gitmiştir yanımdan. Eğer Hermonie'nin zaman tılsımı yanımda olsaydı böyle konuşup da asabımı tavana fırlatıp iki sektiremeyecekti akrepçim. Neyse. Oralara girmeyelim, yoksa sıkışmış öfkemle takılıkalırız o taraflara. Sıkmaya, sıkılmaya, limonun suyunu çıkartıp limonata yapmaya gerek yok. Hem bu saatte, kalorisi de azıp gider.


     Üşengeçlik tekrardan üzerime çullandı. Ama meraklanmayın, kutumda gizlenen mim ve ödülü falan çıkartacağım, zamanı geldiğinde. Hem büyük de hissediyorum, 500 000 olmasa da bir 100 000 tuttururuz belki.


     Bazen içimde garip bir his vuku buluyor. O anlarda mistik güçlerimle selamlaşıyoruz. Olacakları önceden hissediyormuş gibi, sanki her şeyi önceki gece rüyamda görmüşüm de şimdi formaliteden yaşıyormuş gibi. Dejavu gibi; ama değil de sanki. O anlarda itiraf edeyim, Matrix'teki kahin ben oluyorum. Geleceği gösteren kürem olmasa da misketten "Geleceğin maskesi" yapmışım ben de ondan görüyorum her şeyi, tek bakışın peşinde koşan minik ilham perileri aracılığıyla hem de.


     Yorgunluk gözkapaklarımda kendine aşiret kurmuşken ben hala bir yandan müzik dinleyip bir yandan klavyeye tıklatmakla uğraşıyorum. Kapanıp açılan gözlerimin arasına kelimeler "Ce ee!" yaparak geçiş yapıyorlar ve parmaklarımın horuldamasıyla blog sayfamda tepiniyorlar bir nevi. Deli gibi deliriyorlar kendi çaplarında. Çaplarının yarı çapı da, pi sayısı değerinde. Bir türlü bitmeyen bir rakamın çevresinde dolanıyor yani. O misal; bir türlü bitmesin içimizdeki kelime avcısı hiçbirimizin. Söylecek çok şey var çünkü. Daha susmak için çok erken.


     - Çayımı tatlandıran şeker gibiydin. Günümü aydınlatan güneş belki. Gittiğin günden beri halim, bütün malını mülkünü kaybeden bir karınca gibi. Sessiz ve sakin bir şekilde, Ağustos Böceği'ne dönüşmeliyim. Sihirli değneğin ucunda, kendimi kaybetmeliyim. Ne mi diyorum şimdi ben? İnan ben de anlamadım. -




"Ocakta çay; ama buz gibi içim. Tepede ay, her şey sensiz ne biçim?"
- Sosyal ağları kirletmediğim şarkı sözlemeleriyle kendi blogumu kirleteyim dedim iki satırlık. Haydi, öptüm sizleri. -