21 Ağustos 2012 Salı

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 3

     Rapunzel'in yağlanmayan saçları, Merlin'in keçi sakalı, Voldemort'un estetikli burnu adına! Hogwarts'ı yok sayan kafirleri, hortkuluklara tapan acizleri, Gollum'u sempatik bulan zevksizleri fantağzilerin diyarından aforoz etmeye geldim. Dumbledore'un adıyla başlarım. Sihirli değneğimin sözcükleriyle taşlarım. Pusulanın yönü, şarabın kafası, sigaranın dumanıyla dünyayı aklarım. Bana bahşedilen bu görevi yerine getirirken hepinize söylemem gereken bir şey var sanırım. Daha ziyade bir itiraf mahiyetinde. "Böyle yazı başlangıcı olur mu ki lan?! Sihirli değnekler beni kahretmeye!"


    "Laf olsun da bohçama doldurup hazineme zula yapayım." kafasında olan insanlarla yapılan muhabbetin zevkini patlican yiyerek de çıkarmak mümkün aslında. Samimiyetlerini taşa bağlayıp denizin dibine yollayanlardan yeni bir ülke inşa edilebilir, girişine de "Siz de robotlaştıramadıklarımızdan mısınız?" yazılabilir hatta. "Sidikli sinek" lakabındaki pislik, gece boyunca büyük bir yüzsüzlükle üzerime yüklenip bütün kanımı emmeye çalışabilir. TANRIM! Anemi başlangıcına yakalanabilirim böylece. Düşününce, sineklerle vampirler o kadar benzer ki aslında, bir gün bir sinek ısırığında vampire dönüşürsem Robert Pattinson'ı korkutmayı planlıyorum. "Vampir öyle değil böyle olunur Patricia." falan da diyebilirim mesela.



     "Hasbelkader" derken aslında başka şeyler demek istiyorum. Aslında neler söylemek istiyorum, biraz çaktırarak biraz da pis bir sırıtışla. Ağızda dağılışına nispeten surata dağılışının seyrine dalmak hoş bir uğultunun yaklaşıldıkça Adele'in şarkısına dönüşmesi gibi. Bir tikky lehçesinde "İnanmıyoruaaaağğm, Adeyiğhaaaal." durumu bile olabilir bakarsak.


     Ya da bakmazsak, belki de dağ olmasından kurtulmuş oluruz. Sonra bir tavşanı da o dağa küsmekten alıkoymuş. Dünyaya iyiliği getiren o iyi insanlardan olabiliriz. Ya da iyiliğin sinema perdesine yansıtılmış pembe tonlarından biri falan da. Belki de iyi taklidi yapan bir kötü, kötülerin tarafındaki bir melek, pelerini olmayan bir kahraman, asasını minibüste unutmuş bir sihirbaz.......
     

     Domates çorbasına karşı olan önyargımı yıkarak, önyargı depremine öncü deprem olmayı planlıyordum aslında. İnsanları "sığ, yobazitif, özentirest, tireks" kategorilerinde ve daha tonlarca kalıplaşmış katıksız kütüklük dahilinde değerlendiren sığ tayfasına, fanatizmin gözleri kör ettiği şu sıralarda bir umut olma amacım vardı...... Her şey bir yudum domates çorbasıyla başladı, devamında da, sevdim be açıkcası.


     Konudan konuya, sözcükten cümleye atlarken "MERHAMET ET BANA BİRAZ, PİLİİİZ" dedi bir ara beynimin içinde kıvranan sincaplardan biri. "Düşüncelerinin hızına yetişemiyorum, sürekli bacağımı kanatıp duruyorlar, şunları bir kenara toplaştırmak bu kadar zor mu ki?" Tahtalı köyün tahtalı kapısını açık bulmuş da içeri dalmış sanki, bir türlü gidemedi de yüzsüz şey. Baş ağrısı sebebi, nöronlarımın katili, bir de triplerde. Kafamı sallarsam daha çok sarsılır belki.....


     "İnsanlar insanlıklarından vazgeçtikleri gün, her şey gittikçe kana bulanırken, döllerine karıştırılmış "şerefsizlik" kıvılcımlarıyla ateşlenen bu şahısların götlerinde patlasın o bombalar!" diyesim var; ama sözcükler gidenleri geri getiremeyeceği gibi, yapılanları, yapılacakları, gözyaşlarını, edilen küfürleri de durduramayacak nasılsa. Neyse, en iyisi uyuyalım. Gözlerimizi kapattığımızda karşımızda daha insancıl bir toplum görürüz belki, kim bilir?



     - Sümkürüklerimin arasında kaybolan sözcüklerimi peçetelerin içinde keşfe çıktığım şu zamanlarda grip olmuşluğun sinir bozucu psikolojisi optimist halimi öldürmeye çalışsa da, tebessümlerimin tabancayı çıkartması daha kolay olduğundan "beeeaaaam" sesiyle öldürdü o sinir bozucu hali leylimley. Western bir film çekiyoruz bir bakıma, sümkürüklerim ve ben.  -



Notumtrak: Depremin boyutlarının bu denli yükselişe geçebileceğini düşünemeyen şahsım, puanların orantısız değişimlerini anlamlandıramamakta. Geçen yıl girmekte zorlanacağı yerlere poposunu sallayarak girebilecekken, girmesi garanti olan yerlere girememiş olacak ki tercih listesinin epeeeey bir aşağısındaki yeri kazanmış olacak.  Endüstri Mühendisliği İngilizce %50 burslu, Doğuş üniversitesi sonucunda kafada yankılanan bir "ŞOK! Daha Ucuzu Yok" jeneriğiyle garip bir an.... Bir müeendis yetişiyor anlayacağınız. Ama hala bir yazar. -

Reklamtrak: Konudan Konuya Sek Sek Oynamak - Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 2

Toplu mesajımtrak: Herkese benden bir bol tebessümlü bayram gelsin.

14 Ağustos 2012 Salı

Özü Arayan Bir Kaşif

     Kelebeğe dönüşmeyi beklerken bir karışıklık sonucunda solucana dönüşmüş bir tırtılın saçma kaderini akıtmıştım avuçlarıma. Kuş gibi kanatlara sahipken uçmayı beceremeyen bir penguenin acizliğini yüklemiştim omuzlarıma. Köpeklerin siyah-beyaz dünyasındaki siyahlara bürünmüştüm umarsızca. Bir parçamı bırakmıştım karanlıkta, hortkuluk olmasa bile bendim o, bir ışık huzmesiyken gittikçe karanlıkta kaybolan...


     İlginç bir gündü o gün. Dışarıya baktığında insan "Bugün Tim Burton Mikail'e yardım etmiş olmalı." diyebilirdi içinden. Yağmurların ardından esen rüzgarın getirdiği gri tonlar saçılmıştı etrafa, birazcık kırmızılar eklenmişti bir de, bir parça da siyahlar. Bu şairane günün hayatımda bu kadar büyük bir yer edineceğini bilseydim, iki rekat istavroz çekerdim başlamadan. Derler ya hani, her şeye O'nun adıyla başlarım. Ben de başlasaydım belki bu şekilde bitirmezdim geceyi. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın temizleyemezdi ruhumu artık. Şarkılar bir başkaydı benim için. Sözcükler yanıma uğramaya çekinir gibiydi. Her şey değişmişti. O gün. Hayatımın ilahisini dinlemiştim gözlerinde sönen hayat ışığında.


     Anlatması pek kolay değil. Sözcüklere ne kadar farklı anlamlar yükleyerek süslesem de cümleleri, yapılan şeyin pisliğini temizleyebilecek güzelliğe erişmeleri imkansız. Ve ne kadar vicdan azabı çekiyormuş gibi davransam da, o eşsiz gücü elde etmiş olmaktan heyecan duyduğumu gizleyemem. Ne kadar anlatsam da, anlayamazsınız. Çünkü bir an için de olsa tanrının varlığını yakalayacak gücü elde etmediniz hayatta. Gözünüzün içinde, kalbinizin derinliklerinde hissetmediniz onu. Dualarda yakalamaya çalıştığınız varlığını ben bir silahın ucunda yakaladım o gün.


     Babamın ölümünü kaldırmak çok zor olmuştu benim için. Tıpkı halter kaldırmaya çalışan karınca gibiydim o sıralar. Annemden kalan tek yadigardı o! Karanlıktayken önümü aydınlatan bir fenerdi, bütün güllerin toplandığı sakin bir bahçe. Her düşüşümde beni kaldıracak bir eldi o. Yalnızlığımın ortağı, hayatımın bağıydı. O yüzden, kimin yaptığını anladığımda kimse benden sakin olmamı bekleyemezdi. 


     Babamın babasından kalan silahı çantamın içine attım, üzerine de bir kitap, makyaj çantası ve birkaç ıvır zıvırı atarak kurşun gibi fırladım kapıdan. Yüzümü gören cehennemlik olduğumu anlayabilirdi o an. Belki yağmur durmam için bir mesajdı; ama yapamazdım. Kardeşin kardeşe yaptığı bu kalleşliğin seyrini çekemezdim gözlerime. Amcacım, sanırım bu sefer gerçekten sıçtın.


     Kapıyı çaldığımda yenge hanımlar karşıladı beni. Bütün mirasın yardımcı konucusu, şirketin yapımcı orospusu, okumuştu yarrrdakçı senaryosunu. Üzgünmüş numaraları, zaferinin heyecanını gizleyemiyordu suratından. "Birisiyle dertleşmeye çok ihtiyacım var." derken "Derdin olmaya geldim tatlım." gülüşü fırlatıyordum ona ama anlamıyordu aptal. Ayrıntılara çok gerek var mı bilmiyorum, ben de inanamamıştım o gün Azrail'in bu görevi bana bırakabileceğine. Tetiği çekene kadar, yapabileceğime bile inanmıyordum aslında. Bir anlık cinnetin kurbanı olarak cennetin biletini ellerimle yırtmıştım sanırım. 


     Yenge hanımın gözlerinden silinen hayat ışığının vücudunu terk etmesini izlerken garip bir şey oldu bana. Elle tutulur bir korkunun, dokunsan ağlayacak bir vahşetin içine bu kadar girmişken kendimi hiç olmadığım kadar özgür hissettim. Bir his geldi dokundu dudaklarıma, bir şey geçti gözlerimin önünden. Bir ürperti geldi üzerime. O'ydu bu! Elimi uzatsam dokunabilirdim sanki. Bir kurban verdim tanrıyı bulmak için. Uzun zamandır fark edememiştim, o buradaydı lan, bir dürtsem gelecekmiş yanıma demek. Ben dürterken öldürdüm belki; ama hissettim sonunda. O kadar canlıydı ki. O gün başladı bu Dexter hali. Ben bir katil değilim, olamam. Hayatın özünü arayan bir kaşifim sadece.


     Ruhumu bölerken tanrıyı buluyordum aslında. Her bölüşte yaklaşıyordum, çok az kaldı. Onu yakalayacaktım bir gün. Bir dahaki ölümde tanrıyı ellerimle tutacaktım.  O zamana kadar dikkatli olun, sıradaki kurbanım olmak istemezsiniz........

     - Psikopat bakış açısıyla yazmak eğlenceli be. ehehe. -



Yerim ya.

Mim Vol. 23

Gitmeden önce teşekkür etmek istiyorum. 
Yaratıcılığından dolayı Beyaz Sayfa'ya.
Beni mimleyerek dumur eden devbirkedi 'ye.
Son zamanlarımın mim canavarı biricit 'e.
Yazılarından tatlılığını hiç eksik etmeyen semmma'ya.
Ölecekmişim gibi bir başlangıç yapmışım, aslında kısmen bir ölümü gerçekleştiriyorum bu yazıyla. Son mim yazım bu satırların içine gömülecek. Bundan sonra mim yazmayı bırakıyorum dostlarım. Bu zamana kadar mimleyen herkese teşekkür eder, yapamadığım mimler için de üzgün olduğumu belirtmek isterim.

Mimin konusu 15 yıl sonra kendimizi nerede gördüğümüz.

Ben zaten bunu önümdeki geleceği gösteren küre sayesinde rahatlıkla öğrenebilirim. Gözlerimi kapatıp doğru sözcükleri söylemem yeterli, gerisini küre gösterecektir zaten bana........

15 yıl sonra yaşım çok seksi bir sayı olacak. - 33 -
30 yaş sendromuna girmeden hala hayatı sömürüyor olurum muhtemelen.
Bir kere, kesinlikle sigaram yanımda olur. Daimi dostum. 
Bilmem kaçıncı kitabımı çıkartmaya hazırlanırım. He belki Edebiyat derslerinde benden bahsedilmeye başlanır. Yeni bir çağ açmışımdır Edebiyatta, sınav soruları benim Edebiyat anlayışım olur ve cevabı da "Tatlı tatlı saçmalardı." yazsalar kabul olacak şekilde incedir aslında.
Aptal bir pop şarkısındaki gibi "Evli, mutlu, çocuklu" olabilirim.
Savcı olursam ülkeyi darmadağın edebilirim.
Mimar olursam, insanları dekore edebilirim.
Belki de ajan olurum. KORKUN BENDEN.
Belki de bir büyücü olurum. Arada feyk atıp zamana, geçmişe kaçarım.
Ama kesinlikle bir yazarlık aktivitesine girişmiş olurum.
Mükemmel piyano da çalarım bu arada kulağınıza afiyet.
Arabam olur. Çok da fit bir vücudum.
Mükemmel bir kütüphanem olur. Halka açmam için bir sürü mektup alırım falan.
Johnny Depp hala filintadır.
Ajda Pekkan'dan bahsetmeye korkuyorum......

Aslında ne söylesem boş. Ertesi gün fikrimi değiştirip şu an burada bahsedebileceğim bütün planlarımı ellerimle bozabilirim. Sıkılıp bütün her şeyi yerinden oynatabilirim. Yurt dışında da olabilirim mesela ya da hala buralarda. Şu geleceği gösteren küre hiçbir zaman tutturamadı aslında. Ya ben çok değişkenim ya da o tutarsız bir velet. Anlamadım ki ben.

Mimleme konusuna gelirsek çok afili bir harekette bulunacağım.
İlk ve birçok mimimi - bir garip oldu kelime - yapmama vesile olan Kuulumsu Kadın'ı son mimimde - hala garip - tek başına mimleyerek bir çağı açıp kapatıyorum kendimce. - Ne çağıdır ki bu? İyice triplerdeyim, çaktırma.... -


Her şey buraya kadar, elveda mimler.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Kırmızı Hapı Yutsak

     Hayatı hiçbir zaman sabit bir noktadan algılamaya çalışmadım. Bazen pusulamı elime alıp korsan gibi düşünmeye çalıştım, bazense sihirli değneğimi elime aldığım gibi her şeyi tek bir dokunuşla değiştirebileceğim ütopyasına kapıldım. Bir yüzüğü taktığımda bütün gücü elime geçirebileceğim gerçekliğine kandım, bazense klişelerin diyarında bir mülteci triplerinde hayatı yavaşça sömürmeye çalıştım. 


     Eski fotoğraflara bakarak kendimi o zamanda bulabileceğime inandım bazen. Telepatik güçlerimle karşımdakinin düşüncelerini okuyabilecektim ya da. Hep bir "Benim için önemli değil, kim olsa aynısını yapardı." diyesim geldi insanlara. Bazen kötü biri olup elime geçirdiğim ilk iyi huylu insana bütün yaşam öykümü kusasım geldi. DURDUM. Ben kötülerin tarafında olacak kadar sabit bir yere bağlanabilecek biri değildim çünkü. İyilerin tarafına geçmeye çalıştım, hep kazanırız ya bizler. O da olmadı, oraya da bağlanamadım, sıkıldım, biliyor musun?


     Şişman ve gözlüklü olanı ölümden kurtarmaya çalıştım bazen bu hayatta. Hiç düşünmeden havalandırmadan kaçabileceğini gösterdim ona, bu işin raconu böyle, havalandırmadan kaçmazsan adam yerine koyulmuyorsun hayatta. Bir şey bekledim, şok etkisi yaratacak. "Bunca zamandır körmüşüm de yeni görmeye başlıyorum." dedirtecek. Ya da gerçekten kör olup da bir şok etkisinde hayata gözlerimi açabilmek falan.


     Bütün hikayenin sonunda bir rüyaya bağlanabileceğini düşündüm bazen. Yaşanan her şey aslında karakterimizin uykuya dalmasındaki bir karmaşadan başka bir şey değilmiş gibisinden. Bir esas oğlan bulup onun kafasını başka bir esas oğlana sürtesim geldi sonra. Peşime bir katil takılırsa, ondan kaçarken yuvarlanmazsam hayatın ne anlamı kalır ki? En çok sessiz olmam gereken anda en büyük bombayı patlatmalı sonra içimdeki sakarlık. Telefonum çalışması gereken yerde çalışmamalı mesela, Turkcell bazen bu illeti geçiriyor suratıma.


     Kırmızı hapımı bu hayatta bulabileceğime inandım ya, belki çok saçmaydı belki anlatsam da anlaşılmayacak kadar mana dolu. Başka şeyler buldum, onlar da gerçekliğe yakınlaştıracağına hep uzaklara ittiler beni.


     Pelerinimi üzerime geçirip altına da hoş bir platform topuklu da aldığım gibi dünyayı kurtaracak mistik güç olabilme potansiyeline eriştiğime inandım. Bir maske yeterdi ya da sadece bir örümcek ısırığı. Beni kelebekler ısırsın; ama ömrümüzün kaderi aynı kefeye sığdırılmasın.


     Paralel bir evrene gidip kendi tavşan kostümlümü bulabileceğime inandım bazı zamanlar. Ya da bir perdenin ardına geçtiğimde farklı dünyaları karşılayabileceğimi, Dr Mazbutus olabileceğimi falan. Bir araba bulup çatlak bir profesörle geçmişe gidebilmeyi de bekledim hep. Ya da bir halat geçirmeyi ellerime ve fırlatarak onu zamanı avuçlarıma çekmeyi. 


     Oyuncakların da yüreği vardı, sadece insanlar büyüdükçe bunları göremeyecek kadar kapatmışlardı kendilerini. Onların yüreklerindeki garip gücü kendime geçirerek ölüleri görebileceğime inandım bazen. Olmadı. Ben de bir intikam öyküsünün içinde bularak kendimi, sarı bir kıyafeti de geçirerek üzerime, önüme geleni geçirip gittim. Aslında iyi biriydim; ama insanlara iyilik yapmaya çalışırken kendimi unutmuştum. Sonra bir kutu buldum ve hayatım değişti. Fransız duygusallığında bir yerlere doğru gittim.


     Sonra, geçmiş zamana döndüğüm bir gün eski zamanın Londra'sında intikama susamış bir berberle karşılaşabilirdim. Ona dövüş kulübünden bahsederdim. "Git dök içini, fazlasına gerek yok." falan derdim. O zaman her şeyin sonu daha farklı olabilirdi.


     Daha da geriye giderek sessiz filmlere dönebilirdim. Ama mizacıma ters, konuşmadan kim yaşayabilir ki? Ben de vazgeçip bir rahibe olup şeytan çıkartmalarına yardım ederim insanların. Üç beş sevap kazanırım arada. Sonra İran'da taşlanan bir kadını kurtarırım ya hiç düşünmeden, öldürülmeden, çocuklarına zorla taş attırılmadan, orospu çocuklarının zulmüne mağruz kalmadan. Ya da sadece gözlerimi kapatırım da bir hikaye anlatmaya başlarım. Sizlere de "Ulak gelecek." derim. Belki bir gün gelecek. Ya da anlarsınız, o ulak sizin hayata karşı farkındalığınızdır. Ya da sadece gülüp geçersiniz, bir kumandayı elime alıp kapatırım ben de sesinizi.


     Belki maymunlar dünyayı ele geçirir ve ben de bir liste yaparak hepinizi kurtarırım zulümlerden. Siyah-beyaz filmdeki tek kırmızı renk bendim aslında. Hikayenizin kahramı da ben olurum, dersiniz beni gösterip "O Hikayedeki Mazbut Dişi"  


     Eğer illa ki hapı yutacaksak, ben kırmızısından alayım bayım.



ŞİZSOGUĞD.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Bir Parça Tebessümle Yıkılan Duvarlar

     Yorulmuştu sözcükleri. Dudaklarında son bulan bir hadisenin şahidi olmaktan yıpranmıştı hisleri. Elindeki sigaranın dumanında kaybolmuştu gözleri. Bir saniyede anlamını yitirmişti tanrının sözleri. Yavaş yavaş, hiç ses çıkarmadan şahit olan evrene ise bastırmıştı kinini. Ama sonra bir an bir durdu, gülümsedi. Ne düşünüyordu, kim bilir?


     Nikotinin süper güçleri adına, garson yine kül tablasını değiştirerek dünyayı kurtardı. Bir saatine baktı, öncekiyle arasında 5 dakika vardı sanırım. Neden dünyadaki tek şey onun kül tablasıymış gibi üşenmeden her dakika gelip değiştirirlerdi ki? Daha kaç tane içtiğine bakacaktı, 1 paketin üzerine kaç tane daha eklediğini sayacaktı.... Ve sonra kendine kızacaktı, "Hüznümü örselemek için ciğerlerimi söndürdüm." triplerine girecekti. Sonra telefon edip "BİTİN LARVASI" diye bağırıp kapatacaktı. Mükemmel benzetmesinden dolayı kendini tebrik edecekti daha. Ardından hesabı ödeyip gidecekti usulca. Ama garson, illa her şeyi mahvetmek zorundaydı. Şimdi alaşağı gelen duygularıyla, kafasının içindeki sincapların sek sek oynaması arasında tıkılıp kalacaktı bu sandalyeye. İyi ki sigarası vardı. Ama onun ömrü de az kalmıştı sanki.


     Bütün yüklerinden arındıktan sonra kendine "Yapılacaklar Listesi" yapmayı planlıyordu. İlk maddeye de "Hiçbir şey yapmamak." yazıp diğer maddelerin hepsini geçersiz kılmayı amaçlıyordu. Ve aynaya baktığında gözkapaklarındaki göletin karşısındaki şahsı görmeye tahammül edemiyordu. Bunalmıştı artık. Yaşamamak için değil, yaşını ilerletmemek için içip zamanı avuçluyordu. Unutuyordu. Sigarasını yudumlayıp, gözlerini kapatıp, karşısında hiç olmadık hayallerin seyrine dalıp, hiç olmadık insanların sözlerine aldanıp, hiç olmadık duyguların gerçekliğine kanıp yaşlarını akıttığı müziğine kapılıyordu hayatın. 


     Zincirlerinden sıyrılıp, kelepçelerini koparıp uzaklaşmak istiyordu buralardan. Dilini bilmediği bir ülkenin küçük bir kasabasına gitmek, kimsenin tanımadığı "o yabancı" olmak, sözcüklerin diliyle değil de duyguların yansımasıyla konuşmak, kendini bırakıp hayatın boşluklarında salınmak...


     Öfkesini kül tablasında söndürüp sigarasının dumanlarına bindirdiği hayallerini gökyüzüne üflüyordu. Bir kuşun kanatlarına bıraktığı umutlarını güvercinlere yem edip uzak diyarlara yolluyordu, belki kuşu gören başkalarına da umut olur diye. Dumanı tüten çayına dumanı tüten sigarasını yapıştırıp beraber yüksek yüksek tepelere gönderiyordu. Kırılan kalbini batikona bandırıp iyileştirmeyi umuyordu. Her şeye rağmen gülüyordu ama; çünkü içine balıklama atladığı filozof tripleri ona şunu göstermişti: Hayat bir şeylere üzülüp harcanacak kadar uzun değil. Bazen gülebildiğin kadar mutlusundur ya, haydi sırıt sen de. Hiçbir şey bir parça tebessümün yerini tutamaz bu hayatta!  Bu arada, "bitin larvası"nın bir diğer adı da "yavşak"tır.


     - Sözcüklerin yerine getiremeyeceği şeyler vardır bazen. Kelimelerin ulaştığında anlamını yitirdiği zamanlar. Bazen sadece gülümsemek yeter, her şeye karşı o muzip sırıtışla yıkmak duvarları. -


Ben de böyle çalabilmeliydim.....


Bu da karakterimizin listesi.

Mim Vol. 22

Mimlerden paçayı sıyırıp suyunu çekti diye düşünürken, aslında bitmedi gerçeğiyle yüzleşip, ilginç ve hoş bir mimle karşı karşıya kaldığım sempatikliğiyle sizlere gözkırpıp, "hay düğud" diyerek mükemmel aksanımla sizleri selamlayarak başlamak istiyorum tıklatmaya.

Geleceğin Picasso'su semmma ve adamların dipi deeptone mimlemişler beni. Teşekkürleri de kapıp gitmişler. Ne iyi de etmişler. OHH, hayat hoş be.

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız ?
Ajan filmlerinden fırlamış kişi triplerine girebilirdim. Yani; nasılsa 1 yıllık ömrüm kalmışsa ya akla gelebilecek her manyaklığı denerdim. Sevdiklerime avuç avuç mutluluk toplardım. 1 ay buralarda kalıp sonra Vatikan'a uçardım. Ardından ver elini Venedik. Davinci Şifresi triplerine girebilirdim. İngiltere'ye gidip Adele'i canlı dinlerdim. Bir de tabi yapacaklarım için sermayeye ihtiyacım var, aman onu da Hermonie'den temin ederdim. Bilmem ki, belki bu dediklerimin hiçbirini de yapmazdım. Sadece o anki psikolojim elverdiğince coşup giderdim. Böyle bir şeyin olmaması iyi bence, insanlık için tehdit oluşturabilirdim çünkü. ahahahaa. Klasik cevap; yanıma birilerini alıp yolculuğa çıkardım. Aslında birilerine de gerek yok, yolda bulurum nasılsa....

Fobileriniz , takıntılarınız var mı? Varsa neler?
Fobilerim.... HII. Yaşlı ve alzheimerlı olmak bu aralar revaçta korkularım arasında. Ama aslında o korku da bir günlüktü geçti be. Sonraaa, pantolonumun fermuarını açık unutup dışarıya çıkmak. Büyük sorumluluklar falan. Böcekleri de hiç sevmem. IYK. Aklıma gelmedi daha.
Takıntılarım.... Mesela alışveriş yaparken benimle olmak zor. Hep bir "Güzel dimi ya bu?" soruları falan. Kolay da beğenmem. İstemli olmasa da bir "geç kalma" takıntısı oluştu sanırım bende. He yazı dilim de hep düzgündür. He bir de bir yemek 2., 3. güne kalmışsa pek kolay yemem. MANYAK BİR DAMAK ZEVKİ TAKINTIM OLABİLİR BAK. Haksızlığa gelememe takıntım var. Herkesi savunacağım pissikopatlık işte. Bilmiyorum ki, aklıma gelmedi pek.

Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız ?
Sanki bu tarz bir soru daha önce bir mime konuk oyunculuk yapmıştı diye hatırlasam da, yine de cevaplayacağım elbet.
Öncelikle bir Walking Dead bir I Am Legend triplerine girerek etrafta zombileri arardım. DÜNYAYI KURTARMAK İÇİN DÜNYADA KALAN SON KİŞİ...... Ama bilmiyorlar ki, bu kişi dünyayı kurtarmaya uğraşamayacak kadar üşengeç. OĞDİYIR. Sıkılırsam denerim ama bak!

Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız ? Neden? 
İtalya'dan başlardım. Bir sebebi yok, sempatim var Venedik'e ondan herhal.

İtiraf edin prens/prenses e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz ?
Kurbağa öpmedim de, kuşum Niyazi'yi çok öptüm. Sayılır mı?

En son yaşadığınız küçük düşürücü , unutamadığınız olay ? 
Burada "en son yaşadığım küçük düşürücü ama o kadar da rezil etmeyen olay" desek daha doğru olur. CAMON. En öldüresiyeyi kim anlatır şimdi? - Dün "Bana Şans Dile"yi izledim, sanırım bu soru bir tesadüf değil...... OĞMAYGAT. İlahi güçlerin üzerime getirdiği bir oyun bu......... -

Özetlersek o zaman; camdan bir kapının - kapı olduğunu fark etmeden - içinden geçmeye çalıştım, ÇÜNKÜ ÖYLE LANET BİR KAPI Kİ ORADA OLDUĞU BİLE BELLİ DEĞİL. Neyse, pek bir yerimi çarptım sayılmaz zaten. "ehehehe şaka yaptım ki" triplerine falan girdim. Ama şaka değildi.........

Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey ?
Telefon/kulaklık, anahtar/para ve tabi ki kitap.

Hayatınızın bir kitap/ film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını isterdiniz?
TABİ Kİ DE KARAYİP KORSANLARI. SORMAK HATA. OĞLUM ÇOK EĞLENCELİ BE. 
Kitap da, Yüzüklerin Efendisi'ni okumasam da o olsun. Filmi manyaksa kitabı harikuladenin hasıdır. Harry Potter da olabilir ama. - Ne fantastiğim be! -
- Araya sıkıştıralım, bu üç seriyi hiç izlemeyen varsa, tek bir filmini bile, 5-10 dakikasını bile en kötü ya da izleyip de beğenmeyenler varsa, zevksiz angutlardır, bence. 

En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız?
Yeni gezegenler görmek ilginç olabilir, neden olmasın?

İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapıcağınız ilk şey nedir?
ÖSYM'ye musallat olurdum.... nihohaleya
Çok fena sırlara vakıf olup ülkeyi yerinden sallardım. İlk cevaptaki gibi, ajan filmlerinden fırlardım tabir-i caize yakışmayacak şekilde! 

Kimleri mi mimleyeceğim? Aslında birilerini mimleyerek üzerlerinde bir baskı oluşturmak istemem.

Ama tabi bir Kuulumsu Kadın'ı mimlerim. - Zaten kaçmaz o, yok, imkansız. İki klavyem kanda bile olsa, gerçekleşmesi muhtemeldir.... ehehe. -
He bir de Selin'i mimlerim.
Ayriyetten Selin Eski'yi de mimlerim.
Duuuur, kedicik'i de mimlerim. - ahahaha, bıktı benden. -
biricit 'i de mimlerim. - OĞMAYGUTNIS. İlk defa ben de mimledim. ahahaha. -
Depresif Polyanna'yı da.
Ofelya'yı da.
Preghiera'yı da. 
Aaaa nini 'yi de mimlerim.
dayatmalardakaybolus 'u da.
Aylak'ı da tabi.
Bu kişileri de sevdiğimden yazarım buraya. ehehe.
Gerisi de işin teferruatı. Unuttuğum varsa kusura bakmayasınız, orası teferruat değil tabi.
Ama mimlemem demek "YAPIN LAAAN" baskısı demek değil. Yapmasanız da olur. CİDDEN. Ben unutmamış olmak için yazdım.

Mendeboor'u da mimlerdim; ama klavyesini kaldıracak hali yoktur onun. ehehe. 
Seyirci Koltuğu ve Serdar Durdu'yu da mimlerdim; ama sinema temalı olmadığından onları da mimlemem. Korkmayınız. ehehe.

Psikopat gibi 22. mimi yapıyorum, hatta arada buçuklu da var 23-24 olmuş olabilir de. Acaba artık durdursam mı?




Filmin müzikleri de çok hoş dostlaaaar.