30 Ekim 2012 Salı

Yağmur Bütünlemesi

     Mevsim normalleri Mikail'in zulasından kaçıp kendini gökyüzünden aşağıya doğru bırakırken zamanın tiktaklamasını önemsemeyen bir ihtiyar sigarasının dumanını melodilere batırıp ilerliyordu yağmur damlalarının arasında. Şemsiyesiyle Mikail'e savaş açan genç bir kadın, içinde kopan fırtınaları rüzgarın sırtına bindirip taramalı bakışlarıyla kurşunlarını bırakırken gökyüzüne, kuru kahvecinin önünde kokuların mükemmeliyetine kendini teslim edip sırıttığı saliselerde yanından geçen arabanın kaldırımı aşıp üzerine fırlattığı su kütlesiyle kendisine gelirken, öfkesinden hanfendiliğini ettiği küfürlerin arasında yitirdiği o anda Mikail tepelerde bir yerlerden gülümsüyordu zaferine. İlahi Mikail!


     Bir melodi akıp giderken kulaklarında gözlerini yalayıp dudaklarından yere sıçrayan yağmur damlalarının gözyaşlarına karışmasını seyreden bir çocuğun yağmuru ellerinde biriktirmeye çalışması, "yağmuru sevenler kalemondiksin" çağrısına kendisi ve yağmur damlalarından başka kimsenin cevap vermeyişinin çocuksu bir çiselemesiydi. Evden kaçıp kendisini sokaklara, hayatın içine balıklama atan bir ergenin, hayata bodosunun mantalitesine verilen bir seremoniyi sunuyordu yağmur, Mikail'in piyanosundan akıp giden bir Adele parçasıyla yankılanıyordu çocuğun kulaklarına, "Set Fire To The Rain" diye.


     Sözcüklerin bıraktığı boşlukları yağmurun doldurduğu, yağmurun taşırdıklarını melodilerin toparladığı, melodilerin serzenişlerini sessizliğin bastırdığı bir sırada kulaklığının tekinin bozulmasından dolayı saçma bir psikolojiye düşen bir gencin sinir bozukluğunu betimlemeye cesaret edebilecek kelimeleri saklandıkları yerden çıkartmak için armut ve elma metodunu kullansam da, anladım ki, ne kadar sevsem de elmayı onun beni sevmesini sağlayabilecek bir şey yapamayacağım. O yüzden kendimi mandalinalara bıraktım, şeftali özledim seni, neredesiniz kirazlar?

     
     Yapraklardan kendisine yuva yapmak için bu kadar çaba sarf etmişken bütün emeklerinin tek bir rüzgarla yıkılmasına sinir olan bir karıncanın, arkadaşlarını toplayıp isyan başlatmak için giriştikleri eylemvari hareketlerinin sonuçsuzluğunun kuluçkaya yattığı bu dönemde, etraftan gelen uğuldamaların, havadaki dumanlı sahanın kendisini iki bateri sesine teslim ettiği bir easy moddaki Guitar Hero'da bateri çalmaya çalışan bir kızın pratik ritm duygusunun kendini ortaya çıkartmaya başladığı sırada, sırat köprüsünü bile sular altında bırakmaya yeltenebilecek bir yağmur atağı başladı Mikail tarafından. Yağmur sevdalıları için güzel bir zatürre imkanı olup, "yağmur yağdığında aniden beliren şemsiye satıcıları" için bir dönüm noktası olsa da yağmurdan nefret eden kimisi için deliliğin o huzurlu görünen manyak ötesi manyaklık kokan koğuşuna bir deli gömleği hakkı kazanma şansı olabilir.


     Velhasılkelam, sözcüklerin afiline kendini kaptırıp içindeki sesi dışındaki sesle düet yaptırırken ikisinin de birbirinden mükemmel olduğunu, bir şarkı yapsalar dünyaca ünlü sesler kütüphanesinde assolist olarak yaşamlarını sürdürmeye devam edeceklerini anlayan ses cümbüşünün başkalarına şans tanıma adına bu yeteneklerini Sherlock'e bağışlama kararı aldıklarını duyan yan komşunun o meşhur çocuğu, şöyle sinsi bir bakış attıktan sonra uzaklaşırken o acı gerçekle yüzleştiği anı fotoğraflamak gerekliydi aslında. YENİ KOMŞUNUN ÇOCUĞU BENİM LAN!


     Bunca yağmur, etrafta sek sek oynayan çimenlerin rahatlatıcı kokusu, tanrının gözyaşlarını bir kaseye doldurup üzerime boşaltan Mikail'in tıngırdattığı iki melodinin gelip kulaklarımda ninni olması aklıma bazı soruları düşürdü. İçimdeki ses bir iki saniyeliğine verdiği molanın ardından geri dönüşünün muhteşemliğiyle, hafif bir melodi sundu, oldukça tanıdıktı, biraz da yorulmuş. Zamanı durdurdu birazcık, pazartesiyle salının karmaşasında bir düşünce düşürüverdi aklıma. Sonra uçtu gitti hepsi. Çünkü kabul edelim, bakışlarım her ne kadar mecazi mürsellerde bir betonu delip geçebilecek bir halin vücudunu bulabilseler de, bakışlarımla masanın üzerindeki bardağı yerinden oynatamam ki. Bunu yapma şansım hiç yok mu yağmur? Bir şans tanı bana, metaforik olarak mekatronik bir kafiyenin metodunu sunsana bana.  Cani.


     Yazının bir bütünlüğe hizmet etmediğini anlamak için Medyum Memiş olmaya gerek yok bence, o yüzden kimse kendini Matrix'teki kahin ilan etmeden önce onun veliahtı olarak sizlere söylemek istediğim bir şeyler var. Geçmiş bayramları kutlarken, "Ah o eski bayramlar eskilerden gelip yenilerine bir nanik çekse nolurduuuğ?!" diye bir şeyler karalarken, "Cumhuriyet'in "huuu"sunun uzatmasıyla sürmesini dilerim." tarzı saçma ama içten anlamlı dilekler sunarken, betimlemelerle hikaye edeceğim bir hikaye başlangıcından sıkılıp bir saçmalamaya dönen yazımı tebrik etmek isterim. Benden kitap yazarı olmaz ya..... ŞAKA TABİ, mükemmel olur, en sütlü nuriyesinden hem de. 




Bayadır Adele paylaşmadığımı fark ederken, jet hızıyla zeplinle Youtube'dan getirdim onu buraya. Anladım ki bu kadının sesinde uyuşturucunun melodik hali var, bildiğin bağımlılık, yok anam.

14 Ekim 2012 Pazar

Konudan Konuya Sek Sek Oynamak Vol. 4


     Evrimleşmiş sözcüklerimi devrimleşmiş zihnime aktarırken hayatı pozitif düşünce sistemine bandırıp yanında bir kadeh şarapla beraber tükettikten sonra üzerine içilen sigaranın dumanlarıyla beraber İtalya'ya doğru havalanan bir ütopyanın üzerinden kuş uçuşuyla geçme süresi, saniyelerin saliselerle beraber saatleri aldattığı o zamansız hız formülüne gizlenmiş aslında, 3D gözlüklerini takıp hayatı boyutlandırabilene tabi. Çığlık çığlığa şarkıları seslendirirken, Selena misali kendisinin çağırıldığını zannedebilecek Scream figürünün bir anda arkanda belirebileceği riskini almak gerek bazen, yoksa hayat estetik ameliyatla kendisine yeni bir burun nakleden Voldemort kadar garip bir saçmalığa bürünür. Araya sıkıştırmam gerekiyor bu arada "Voldemort yeni bir el yapabilecek kadar büyük bir güce sahipse, kendisine neden lütfedip yeni bir burun yapmaz ki? Gençliğindeki saçlarını da alabilir, daha karizmatik olsaydı karanlığın lordiyesini de bulabilirdi hem. Salak lan cidden."


     Niteleme sıfatlarının bile niteliksiz kaldığı bazı anlarda nispeten daha karmaşık yazı bütününe doğru ilerleyen sözcüklerin anlam bütünlüğünü kavramaya çalışan okur ahalisinin aslında hiçbir anlamı yakalamak istemeyen sadece söylenilmiş olmak için yazılan birkaç kelimeden arta kalanları gözlerinde uyuttuklarını fark ettiklerinde yaşadıkları hayal kırıklığını bir parça tebessüme doğru ilerletmek benim işim, since Göktürk Yazıtları. 18 yaşı görünümünde yüzyıllardır gizli bir görev için buralarda takılıyorum aslında. Ayıptır söylemesi, benim içime de biraz Twilight kaçmış da. ehehe mehehee fakakaağaa.


     İçimden kopan garip ses cümbüşünü dışıma yansıttığımda etrafımda bulunan insanlar tarafından karşılaştığım garip bakışlar benim eylemimin "gariplik" derecesine bin basar aslında, dev aynasında kendilerini görmeyi bilene. Dev aynası demişken, bu dünyada herkesin kendisini bir dönem dev aynasında görmüşlüğü vardır, inkar etmeyin karamelli dondurma bile olsanız yemezler. Fakat, bu megaloman dönemde doğduğu andan beri bulunma ihtimalini dış görünümüyle dışarı atan Hagrid karakteri, kendisini dev gösterecek bir dev aynası bulamayacağından ötürü normal aynalarda seyre dalacaktır sakalını. Uyyoooğ.


     Batman'in Bedriye isimli bir kadından erkekleştirilerek o ismi aldığına inanabilecek kadar hayal gücüyle dansa kalkan insanların olduğu bir dünyayı bulmak maalesef ki dayatılan katliamların gerçekliğe erişebilme ihtimalinden bile daha az ya da kapışır diyelim en azından bir parça. Efektif direktiflerle okuyanlara nasıl duyguları hissetmesi gerektiğini belirtebilecek kadar kontrol manyağı olmadığımdan, ifadelerle değil harflerle kombinlenmiş ses cümbüşleriyle belirtiyorum duygularımı. Ya da kendime bile çaktırmadan o direktifi veriyorum ve megalomanlığımı kontrol manyaklığına devşirerek psikopatlıkta bir boyut atlaması yaşayıp bir yastık kavgası sonucu beyin kanaması geçiren bir sinir hücresinin son dileğinin sitoplazmasındaki tüyün alınması kadar imkansıza yakın bir "impasıbıl iz nating" kompozisyonuna uyan gereksiz halini yaşayabiliyorum. OĞMONDÜĞ!


     Saçmalama görünümü altında bilinçaltınıza çaktırmadan farklı anlamları empoze ederek, sübliminal mesajlaştırdığım kelimelerimi sizlerin aklınıza görünmez bir mazbut edasıyla, mükemmel bir kamuflajla iliştiriyorum belki. Ve siz farkında olmadığınız için, şöyle anlatayım; Inception'da rüyalara girerek hani fikirleri aktarıyorlar ya kişilere, aynı o durumu yaşıyorsunuz anlamadan. Rüyada gibisiniz; ama burası blogspot burada her şey gerçek biçız! OHA LAN bu arada Inception sübliminal mesajı farklı perspektiflere bulanarak anlatan bir film olabilir. Şimdi buldum, aymbirılyınt.


     Diyeceğim odur ki; bir anlam bütünlemesinden daha kaldığımız bu yazıda tebessümlerle bütünleştik, e zaten gerisi Şam'da avagado olur sanırım.


     Neyse, "şatdıfakap"lık yazımı sonlandırırken iki gramlık bir şeyler söyleyip öperek gidiyorum hemen. Bu aralar pek fazla blogta takılmadığımdan dolayı siz sayın cancağızlarımın da bloglarına gelmiyor olabilirim. Unutulmadınız, dönüşümün muhteşemliği üzerinize olsun, yakında gelecek dönüşüm, gelecekte gelecek, oğmaygudnıs.





Kimbra iz dı best biçız! Hafif tarz değişikliği sezinledim; ama şizsoguğd.

4 Ekim 2012 Perşembe

Melodisel Süreç

     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada kendine bir ülke inşa etmesine benzer bazen hayatı en ince ayrıntısına kadar gözlerini kapattığında ruhunda hissetmesi. Bütün benliğin bir anda bir gözyaşı damlasına binip usulca terk eder seni, piyano tuşlarında can verir vücudun ve ruhun kendi cennetini bulmuşçasına sarılır ona, bırakmak istemez, "Sonunda" der, "özgürüm.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada bulduğu her şeyi yıkmasına benzer bazen hayatın senin içindeki her şeyi hatta seni bile umursamadan domino taşı gibi yere sermesi. Bütün mutluluklar bir anda bir gözyaşı damlasına binip umarsızca terk eder seni, piyano tuşlarına her basıldığında vücudundan bir parçanı alıp götürürler sanki, ruhun yitirir ışığını, "Hayır" diye haykırır, "burası çok karanlık.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada seninle beraber ağlayana kadar kahkaha atmasına benzer bazen hayatın kendisini sana bir kadehte sunması, yudumlarken kafana bıraktığı o mutluluk hissi. Bütün benliğin bir anda gözyaşı damlasıyla dans edecek kıvama gelir, piyano tuşlarıyla samba yapar vücudun, ruhun gökkuşağına ulaşmıştır bile, "Heyo" diye sırıtır, "vatzap biçız.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip orada seninle beraber hıçkırarak ağlamasına benzer bazen hayatın seni kasten dik uçurumundan aşağıya doğru itmesi. Bütün benliğin bir anda gözyaşına bulanır, kanlanır parmakların, piyanonun tuşları acıtır canını, ruhun ise yağmurda ıslanmıştır bile çoktan, devirir gözlerini, "Burası" der, "bugün çok soğuk.".


     Bir melodinin pervasızca kalbinin derinliklerine inip, ruhuna sızıp, seni sıkıştırıp, kulağından girip ruhundan çıkması, sonra seni başka kulaklarda aldatması, geri gelmesi sonra, usulca dizlerinin dibine uzanması, başka diyarlarda başka bir memleketin başka bir insanı yapması, sonra sözcüklere düşürünce anlamını çıkaramaması, derin bir sessizlikte var olan gerçekliğin sonunda kendini dışarı sessizlikle vurması, sözcüklerin değerini yitirmesi, sadece tek bir enstrümanın sonsuz iktidarı ve sonra bütün her şeyin sessizlikte toplanması, ne garip lan.

Birkaç tıklık melodi.

Babam ve Oğlum'un müziklerini yapan kadın manyak ya, tam emo yapıcı etkide, benden söylemesi. Ama müthiş, orası ayrı tabi.