21 Mart 2013 Perşembe

Dengesizlikte Kurulan Dengeler

     Kahvenin yanında debelenen dumanlara zifir olmak için o kadar uzun yoldan gelmişti ki, üzerine çöken ter kokusu ve kenarlarından dökülen toz parçaları onu Gepetto'nun yanında çalışan bir çırak, bedelini beter ödemiş bir bedevi ya da Gargamel'in gargarası gibi göstereceğine çilek kokulu bir kokarca oluyordu bekleyenin gözünde. Dünyanın görecesi bu noktada gözlerdeki ferini alıyordu böylece. Aforizmatik bir mitolojik afrodit fırlıyordu sonra Yunanistan üzerinden geçip gittiği Mısır yolculuğundan, piramitlerden el sallayarak bağırıyordu göklere "Fer ver ama sır verme. Çünkü fer kaçar; ama sır asla!"


     Zamanın eşkenar üçgeninde, üçgen bir vücuda sahip olmak için yarışan Akrep ve Yelkovan, saniye sarkacını gördüklerinde sarkmış göbeklerini de alıp gitmek istiyorlardı uzaklara. Zamanın akışkan çikolata kıvamındaki sürekliliğini yıkıp yerine kendi aşiretlerini kuramayacaklarını fark ettiklerinde duruyorlardı sonra. - Bir döngü halinde, yılda 3 defa (21 Aralık, 23 Eylül, 21 Haziran). 21 Mart onlardan bağımsız, 3 kişinin bildiğini 4. bilemez hesabından. Coğrafik bilgiler sunan öğretici bir kalem, tam "ohanestişeftaliyerineiçinefuseteaadına!" diyesilik bilgiler bunlar. Uzun zamandır demiyordum bunu, iyi oldu. - Olmuşla olduruyorlardı olacakları, o kadar. Bavuluna oysa 1, 3 ve 7 doldurup gidebilirdi oradan. Ama o yine de kalmayı, kaldıkça kalmaya alışmayı, alıştıkça göbeğini Noel baba gibi geometrik şekillerden bir tombalak yapmayı seçti. "Yo Ho Ho" niyetine de "Tik Tak Tik Tak"


     Dengesizlikte bir denge kuran dengelerimin eylemsizlik kuvvetindeki eyleme dökülüşünün ters etkisini, yani tepkisini, doğanın içinde gerçekleştirebilen bir kelebek çıkmadığı için fiziğin yasalarına aykırı olarak jonglörlük yapmaya başladım boş zamanlarımda. Soyutlukta birleşen bir somutluk ibaresinden ibaret bir gerçeklik karmaşasına yüklendi yüklemlerim, ihanetine ibadetle aduket çakan bir hıyanet avcısına head shot attı bileklerim, kovaladıkça kaçmaya üşendi ateş kelebeklerim, kanat çırpınca etkilerini Ashton'a transfer etti, sonra bir ses kulaklarına fısıldadı: "Kaçın lan."


      Şarkıya eşlik ederken "kendi sesini mükemmel sanma sendromu"na yakalanan insanları diyaframından yakalayıp köprücük kemiğinden bırakan bir ürperti denizinin içinde balıklama atladığında kişi, melodisel bir cevheri fizyolojisinde yüzdüren bir kılıçbalığını bulabilirmiş her an. Ya da ruhunda süzdüren bir köpekbalığını. Yani bir es vererek ezberini bozabilirmiş herkesin. "Esme deli rüzgar" diyen Sezai es'inden değil ama. Patates'in es'inden bizimkisi.


     - Hayat bir şiirse tanrının dudaklarında ya da bir resimse tuvalinde, bir melodiyse piyanosunda, bir telveyse kahvesinde, bir dumansa sigarasında ya da bir üzümse kadehinde, kırıntılarını ceplerimizi yoklasak bulabilir miyiz biz de Teoman? Dudaklarımızı yalasak alır mıyız tadını ya da kapasak gözlerimizi görebilir miyiz Şebnem? -



12. yılında hala taze.

17 Mart 2013 Pazar

Anlamsal Kargaşanın Kargaları

     Nitelendirişindeki cüretkarlık onu Cüneyt Arkın yapıyordu sanki, belirsiz bir gelecekti geleceğe dönüş hikayesini parmaklarına geçirdiği o görünmez kalemin ışığında yazıyordu belki de. Görünenin ötesine geçtiğinde o görünmezlik pelerinini Harry Potter'dan çaldığı için bir pişmanlık duyası da gelmiyordu, gelirini giderine bölüp ortaya çıkan rakamsal dağınıklığı bir türev alma işlemine soktuğu bilimsel hesap makinesiyle bölümlerine ayırıyordu. Trablusgarp'ta bir garbı önleyesi geliyordu sonra, hesaplamalar içine bir savaş bırakıyordu sanki. Kafiyesel hissiyat, hissiyat-ı kafiye derler geçmiş zamanda yaşayan o naif cüretkarlar.


     Bilinçaltının bağışıklık sistemine soktuğu sözcüklerin içine yatırdığı toprak parçasıydı, hiçbir okyanusa kıyısı yoktu, kim bilir demokrasinin geldiği Tunus'tu bulunduğu nokta. Sahara Çölü'nü geçerken karşılaştığı kutup ayısına yolu sora sora Mısır piramitlerine ulaşmıştı belki de. Ayı ile yoga yapıp Ayı Yogi'ye saygı duruşuna geçmişti. Saygının kenarlarına dolanmış kaygıyı baş ucu kitabı yapıp geceyi öyle geçirmişti sonra. Güneş çökünce yumulan rüzgarın paramparçalaştırıcı dalgalarını hissederken suratında, Mikail'i düşleyerek, "Burada olsaydı, kim bilir, neresi olurdu burası." diye kavramlayamadığım boyursal düşünceleri soğukla bütünleyip öyle sunuyordu rüzgarın dudaklarına.


      Dolma kalemin doldurulmuş duygularını kağıda dökerken mürekkebin akış hızını Nil'in debisiyle çarpınca, Nil Karaibrahimgil'in XL şarkısındaki sözlerin karıştırılmış hali bilinçaltı kapakçıklarına mesaj mahiyetinde bir dalgıçlık kursu kuruyormuş. Dalan gözler, beyin hücrelerini öldürmesin diye birkaç taktikle bilinçaltı savaşçılarını yolluyormuş zihnin kuytu kenarlarındaki o bilinmeyen köşelerin uç noktalarındaki pixel yoğunluğuna.


     Eski bir şarkının, dönen bir plağın, takılan bir kasetin, çizilen bir cdnin, delinen bir ruhun, devinen bir melodinin varlığını hissettirmeye çalıştığı kalabalık bir gürültü müsvettesinde, müsvette kağıda not aldığı notalarıyla yeni bir melodi icra edebilen biriydi o, uzak olduğu vücutlara yakın gibi yapardı ruhları, ruhların içine yerleştirdiği gprs ile yerlerini tespit edip doğru yolu nefs-i müdafaa yapalım diye yanlış yolla karşılaştırırdı. Yanlışını doğrusunu, yokluğundan bulduğu varlığından hissettirirdi. Var olmadan çünkü; yokluğunu da bilemezsin.


     Hayalinin gücünü ıspanak yiyerek tamamlamaya çalışan temel içgüdü serisine reislik yapan Panama suyu, doktorasını cebelleşen Tarık'ın boğazına yumru olan ukteyi çıkartarak yapmayı amaçlıyormuş. Olmayan kursağına takılan sözcükleri cımbızına alıp, sonra bir Çin yemeği olarak Sushi-Co'da servis yapacakmış, hamaratmış da kendisi. -miş'li geçmiş zamanların beceriksizliğine kapılıp içine açtığı çiçekleri tarlalarına diktiği insanlardan koparıp dış mekan olarak bellediği gökyüzünde bir balonun ipine bağlayacakmış. Zeplinlerini yitirdiği yeni zelandalı bir şarkıcının yükselişine atfedecekmiş sonra geleceği. Gelecek çok gelmeden, o gitmeliymiş belki de.


     Anlamsal kargaşanın kargalarını kovalayanın burnu devenin bale pabucundan kurtulmazmış, palyaço olarak kızarık burnuna kombinlediği yuvarlağın iç enerjisindeki yoğunluğu potansiyel bir psikopat olarak dışına yansıtırmış belki de. Gülümseyerek yaydığı kinetiğini devrelerini bozarak alırsa da hayat, o da "ohmmm" diyerek bir yoga hareketiyle uçan tekmeyi suratına geçirmiş zamanın. Çünkü zaman bile bazen çok fazla zam alırmış.

Her dinleyiş ilk dinleyişteki gibi çok tatlı. 10. yılında hala taze.