17 Nisan 2013 Çarşamba

Tebessümlerin Franchisingi

     Patlamaya hazır bir pamuk şeker gibiydi. Öfkesi, dudaklarında sektirdiği mimiklerinden taramalı tüfekle boşalırdı insanın üzerine. Dört yapraklı yoncası yontulmuştu, evrene diye yolladığı mesajları geri dönüşüm kutusuna düşmüştü hep. Yontma Taş Devri'ni ruhunda reenkarne etmişti. Reenkarnasyona inanmayan bir Hindu gibi bütün inanç sistemi trafik kazasında hafızasını yitirmişti sanki. Epilasyona gitmiş ayı yavrusu gibi bir hali vardı anlayacağınız. Hayatını bir kıyma makinesi ruhundan vakumluyordu sanki, Kosla Oxi Action'ın bile temizleyemeyeceği şekilde kirleniyordu hayalleri. Ayşe Teyze'si ise artık çoktan Bülent Ersoy'a evrimleşmişti. Pilates topunda sektiriyordu hayat onu, Sabri ortasını açsın diye.

    
     Tek dişilik bir hikayenin sevimli canavarıydı aslında. Ses tellerini Rakçı Serpil'e rezerve ettirecek kadar çaresiz. Pestilini pres makinesinde düzelttirecek kadar mahmur. Büyük Okyanus'unu Küçük Menderes ile birleştirip, gondolunu sıcak denizlere indirecek kadar kafası karışmış. Patates diye aslında patlicanları kızartacak kadar körelmişti zamanla. Selameti sırat köprüsünde aramaktan vazgeçip kısacasına bağlanırsak; hayatı gülünü kaybetmiş bir diken gibiydi.


     Yıllar önce birisi ona gelip "Tebessümlerin franchisingini kuracaksın." dese, kafasına röpdeşambır desenli viski şişesi fırlatırdı. Şimdi ise taramalı tüfeğinin ibresine tebessümleri koymuştu. Zaman, zararına satış yapmıştı onun için. Hayatın ona sunduklarını iyi pazarlık yaparak kârla kapatmayı öğrenmişti. Yüzme bilmeyen bir balık gibi kulaç atmaya çabalarken bir anda balina olup sularını fışkırmıştı tepesinde.


     İmkansız, beceriksizlerin bahanesidir. Bardağın boş tarafını kafasına boşaltmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde insan, hayatın ona sunacaklarını beklemektense onu sömürmek için içindeki İngiltere'yi keşfe çıkar. Bir ordu kurar zihin savaşçılarından, savaşmayıp seviştirir sonra hayatı gözkapaklarında.


     Mikail'in bulutları su tabancası olarak kullandığı günlerden birinde, yağmur yanaklarında vals yaparken, kulağında Adele'in Set Fire To The Rain'inin çaldığı sırada gördü onu. Tanrı, şapkadan tebessümleri çıkartmıştı onun için. Sanki biri kalbine ateş etmiş de vücuduna bütün kanının sıcaklığı yayılmış gibiydi. Suratında varlığından haberi bile olmadığı kasları horon tepmeye başlamıştı. Zamanın çökerttiği ruhunda bir aydınlanma olmuştu, Tabiat Ana ona göğsünü açmıştı sanki, bütün sütü mideye indirsin diye.


     "Siz... Dalgıçlar Şnorkelsiz De Yaşar kitabının yazarı olamazsınız, değil mi?" diye yaklaştı yanına.
     
     "Buyurun, o şapkadaki mantar benim! Bir Dalgıç Bir Dalgıcı Şnorkelinden Tanır da yeni kitabım olacak, yakında doğurtacağız umarım."

     "Bana Şnorkelini Söyle Sana Hangi Denize Dalacağını Söyleyeyim'i okuduğum zaman... bu hayatın içinde umudun kırıntılarını takip ederek kendime Sütlü Nuriye'den bir ev bulacağıma inandırmıştınız beni bir dönem."

     "Edebiyatın plastik cerrahlarından olarak, bu kadar kitabımı tek bir kişinin okuyacağına inanmazdım."

     "Postolog gazetesinde köşe yazarıyım ben de. Orada görmüştüm sizi ilk."

     "Cavidan Cırlamayan değilsinizdir herhalde, değil mi?"

     "Tam üzerine bastınız, ayağınızı çekiniz rica edicim. Acaba, size bir kahve ısmarlayabilir miyim?"

     "Bu teklifi benden önce yaptığınız için sizi hep kıskanacağım."


     İkisi de kariyerinde yüksek tepelere ulaşıp ev kuramamıştı. İkisi de keşfedilmeyi beklemekten sıkılıp Indiana Jones'u rüşvetle tutmaya çalışmıştı. Ve ikisi de... Haftalar sonra, emeklemeyi öğrenmeden kolbastı yapmaya başlayan bir bebek gibiydi. Velhasılkelamından girilen sözcüklere müteakiben, Cavidan Cırlamayan'ın hapisteki eski kocası şeytanın giydiği Prada'nın lastiğinden fırlayarak aralarına fitne olarak düştüğünde ayağını kırdığı için Cavi vicdan azabıyla kavrulup, dolaylı tümleçlerini Şemsi Şnorkel'in kitabından kendi kafasına dolamıştı bir ara. Soyut olarak tabi. Sonra geri dönmemek üzere tek ayağını da kurtardı o çukurdan. Somut olarak tabi.


     "Hayatın mutlu olmaya yetecek kadar uzun olmadığını fark ettin mi?" diye sordu Cavi.

     "Hayatın mutsuz olmaya değmeyecek kadar kısa olduğunu fark ettin mi?" diye karşılık verdi Şemsi.

     "Hayatın bazen smokinini giymeyi unutmuş bir penguen gibi olduğunu fark ettin mi peki?"

     "Hayatın her zaman şık giyinmesini beklememelisin, yoksa haftanın rüküşü hep sen seçilirsin Cavi."

     "Hayatın Tazmanya canavarı gibi dönüp durduğu bu dünyada, kimse benden çakır keyif olmamamı bekleyemez."

     "Hayatım, hayat senin önüne çikolatayı likörle sunuyorsa sen de onu mideye indireceksin."

     "Yani?"

     "Hayat sana kahve ikram ediyorsa sigaranı da kendin getireceksin."

     "Edebiyatı bir kenara bırakırsak?"

     "Her şeyi feleğin çemberinin üzerine atmaya gerek yok, bazen onu yamuk çizen bizlerizdir aslında."

     "Sözcükleri afilinden arındırıp bir daha denesene?"

     "Kısacası, hayat ona nasıl baktığınla ilgilenmez, onun güzelliklerini her bakan göremez çünkü. Sen gülebildiğin kadar güzelsin, hayat da öyle."


     Voldemort'un tarafından Harry'nin yanına geçmesinin sebebi tabi ki de Şnorkel değildi. O bir araçtı sadece. Hayat, bardağın dolu tarafını alıp kafana boşaltabildiğinde güzeldir çünkü. Bakış açını genişlettikçe gülümsersin. Gülümsediğin kadar güzelsin. Güzel olduğun kadar da şımarık, küçük bağyan. Cavidan'ın hayatı, ellerinin üzerinde break dans yapan bir sokak sanatçısı gibi tepetaklak olmuştu. Ama iyi anlamda, pozitif elektrondu artık.


- Hayırlarımı şapkadan çıkartıp geldim. Tavşanı takip ederek harikalar diyarıma götüreyim sizi. Geçen aldığım ışın kılıcımdan ışınlanma teknolojisi çıktı da.




Folklorik ögeleri kendine has şekilde modifiye eden bu nostaljik sesi sevmeyen, çölde pusulasız kalsın.