29 Eylül 2013 Pazar

Kelimelerin Narkotik Süzülüşleri

     Günler, çorbanın içinde kendi ekseni çevresinde dönen kızarmış ekmeklerin etraflarına çizdikleri dairesel yarıçap ile x koordinatından teğet çizmeye çalışırken yanlışlıkla kaşığı büken bir Matrix karakteri kaosunda süzdürüyor saatleri. Harakiri koleksiyonu yapmaya çalışıp sonucunda karaciğer enfeksiyonu geçiren bir çekik gözlü sendromuna ilerletiyor ahvalinde zamanı. Pratisyen bir zaman teknisyeni addediyor adeta kendisini. Plastik bir kalbi olduğu halde kalp cerrahından randevu alarak hayatın komedisindeki parodiyi yansıtmaya çalışıyor belki de kendince. Hayat, hatıraları üzerine geçirip gerisindekilerle dalga geçebilecek kadar mütevaziliğini yitirmişti anlayacağınız. Giden günlerin geri dönmediği şiirsel bir atmosferin içinde gitmeye de kalmaya da mecali yoktu. 
     - Mütevaziliğin fazlalığı oldukça gereksiz olsa da, bir parça da bulundurmak gerekir; lazım olur bir yerde; ne olur ne olmaz histerisi. -


     Kafamızın içine inşa etiklerimizi yeri geldiğinde yıkmaktan acizmişiz gibi davranıyoruz. Mühendisi olduğumuz inşaatın işçisi bile olamayacağımızı varsayıyoruz mental frekans çizgimizde. Düşünce ve ideolojilerle; dar kalıplı fikir analizleriyle evli gibi davranıyoruz, mübayeneti üç boş ol ile bile gerçekleştiremeyecek kadar robotlaşmışız sanki. I Robot gerçek mi oluyor dersin? Olamaz mı, olamayabilir, olma ihtimalini alıp pencereden aşağı atabilir ya da kendini olması için demir parmaklıklara kelepçeleyebilir. Ne bileyim ben, varyasyonların varsayımsal vuruşlarının grafiklerini çizmeyi? Gidip gelen kafalar geldiği gibi geri mi gitmeli? Giden günlerin geri dönmediği o şiirsel atmosferi ciğerlerinde üç kere sektirip bir freestyle yarışmasında üç "Evet"i almaya mı çalışmalı? Hayat böyle pasta yapıp suratımıza fırlatmayı nereden öğrendi? Ya pastanın tadı garip bir şekilde iğrenç de, onu diyecektim gidip ona.


     Deliliği devşirdiğimiz sempatik tavırlarımız manyakça mükemmel bir hale sokabilirdi aslında benliğimizin derinlerinde hıçkırarak dışarı çıkmayı bekleyen küçük çocuğu. Onu bastırmasaydık kalpleri donan insanların pencerelerine atılan taşları Neo'nun mermileri durdurması gibi tek bir bakışıyla süzdürebilirdi içinden. Ama olmadı. Davy Jones'un bile kaybetmekten korktuğu kalbi, biz alıp fırlattık derinlerine ruhlarımızın. Cismen bulunsa da histen yoksun hale getirdik. Bastırdıkça dibe çöktü, kaldırma kuvveti etki eder diye umsak da fizik burada işlemedi bir türlü ve sonra gittikçe gömüldü. Ve görüldü ki, görme yetisini bile kaybettik zamanla. Anlamak ile algılamak arasındaki nüansı ekmeğin arasına peynir yapıp götürdük, inceliği zayıflık olarak anladık; ama aslında kaybedilen inceliğin parçalanan kalplerin yansıması olduğunu algılayamadık. Kaybettikçe kazanmak için savaştık, savaştıkça da daha çok darbe aldık, bir zaman sonra kazanmak da yetmedi, her şeyi almak istedik. Nefsi doyurmak imkansızdı, bir türlü göremedik bunu. Körebe oynarken merdivenlerden yuvarlanmış gibiyiz, kalça kemiğimiz kırılınca anladık anca bazı şeyleri. Kaldıça gitmenin gereksizliğini. Gittikçe kalmanın cesaretini. Ve bir sürü aforizmatik cümle - his kombinlerini. 


     Ama aslında anlamamız gereken tek bir şey, beynimizin içinden çıkıp hücrelerimizde horon tepmeliydi. Karadeniz şivesiyle konuşup tatlı bir hale gelmeliydi. Üzerine çikolata döküp dondurmayla servis edilmeliydi. Servis edilirken üzerimize dökülmeliydi. İşlemeliydi, bir cinayet gibi; uçurmalıydı, bir Nimbus gibi; dönmeliydi; Tazmanya canavarı gibi ve durmalıydı, pili biten bir saat gibi. Saatin bile pili biter, zamanın bitmezdi. Konuyu dağıtırken toplamak gerekirse... çarpma işlemi daha mı sempatik kaçar ya da? Neyse, neyse. Şöyle ki; hayallerini geri plana atarak yaşamaktan vazgeçtiğinde; yaşam olgusunu maddileştirip, en azından gereksiz fazlalıkta maddileştirip, maddelerin uyruğunda yaşamaya başladığında insanlar öldürür ruhlarını ve dolayısıyla kendi benliklerini. Mutluluk, cismani bir forma bürünür ve gerçekliğini sandıklara kilitleyip denizin diplerine fırlatır. Aslında o kadar zor değildir, bir gülümsemek bile yeterdir bazen. Tebessümlerine tezkereyi verip uzaklara yollayınca insan, Voldileşir. Voldi toytoy. Maalesef her Voldi ile kapışacak bir Harry yoktur, bazen Sihirbazın Çırağı'ndaki Cage ile idare etmelisin.


     Peki sizler, özlediniz mi kelimelerimin narkotik süzülüşlerinde yükselen çığlıkları? Yoksa yazdıklarımı okumaya üşenip çığlık atarak çıkmaz ayın son çarşambasının salı pazarının kurulduğu o alana mı kaçtınız? İkincisi daha muhtemel, daha ütopik.