29 Aralık 2013 Pazar

Şiiri De Yeseydin

     "Çile bülbülüm" çekerken ses tellerinin detone oluşuyla oksijenlerin içine enjekte olan cızırtıları plaklardan alıp kulaklara ileten tatlı insanlardansanız siz de, selamlar! Biz, nostaljinin modern hayata adapte oluşunda kaynayan o güzide, tek ayağı aksayan, melodik örnekleriyiz esasında. Ses tellerimiz örgüden, kendi söküğünü dikemeyen bir terzinin imalatı, ihraç fazlası ürünlerin uyarlamasından anca bu kadar çıkmış işte. Ama, içinizdeki gücü hissedip ruhunuza Jedi-gillerden bir parça alırsanız, her şeyi tersine çevirebilirsiniz. Dünya dönmeye hep devam eder; ama sen her zaman onunla dönmek zorunda değilsindir.


     Meçhule giden o geminin kalktığı limanın koordinatlarını dünya haritasının üzerinde ekvatorla birleştirip Greenwich'ten geçirdiğimizde karşımıza, "Son, sadece filmlerde olan bir şeydir." anlamındaki Çince bir sembol çıkıyormuş. Hayat o kadar garip ki, o şekli tersten okuyunca da, "Başlangıçlar, bitişleri bekleyemeyecek kadar heyecanlı orospulardır." anlamına gelen İbranice-vari bir sembole dönüşüyormuş. Etimolojinin hangisini destekleyeceği konusundaki belirsizlik hala beliremese de, bu işin bilinçaltısında Mayalar'ın olduğundan şüpheleniliyor. Rivayete göre, takvimle uğraşmaktan sıkıldığı için Mayalar, yeni bir mecra olarak kendilerine bulmacayı seçmiş. Geleceğe dair önsezilerini de "Görünenin ötesi, uçurum değil bilesin." felsefesinin alt metniyle birtakım şekillerin içine gizlemişler. Ve Sherlock Holmes de işte, tam burada devreye girmiş... - Piposundan çıkan dumanlar da belirsizliğin sanatsal tasvirinin tütünsel tahmini. -


     Hülyası kalmayınca ölmeden evvel ölen kişileri yeniden hayata döndürmek için, hayatın suni tenefüsü müzikmiş; do re ve biraz da fa. Ama dinlemek istemezsen, fa, olur sana çıngıraklı falçata. Fal demişken, sayfanın kenarlarına biraz telve döker misiniz? Çünkü, kahve kokan kelimelerden zarar gelmez.


     Bitince bir sonbahara dönüşen bu fani ömür, dökülen yapraklarının içine seni gizlemiş. Saklambaç oynayacak hali kalmasa da, senin için kedi şarkıdan fırlayıp son bir gayret yummuş gözlerini. Dönülmez akşamın ufkuna varınca açmış ve karşısında sen, elinde bir kutu çikolata; ama hepsini bitirmişsin, hayvan, şiiri de yeseydin...

- Yataylardan Yahya Kemal'e selamlar! 
Aleyküm'ler ile bir geri dönüş almışçasına sevinebilirim. Sanırım şiiri ben yedim biraz.. -



Düşey kediden de Candan Erçetin'e.

12 Aralık 2013 Perşembe

Matruşkalaşan Bu Hayata Nanik Çekesim Var

     Fırıldak gibi dönen rüzgarla düete tutuşan dişlerin tıngırtısında ortaya çıkan müzikal atmosferin içine kendiliğinden karışan sızısında hayatın bir tatlı tuzlu ekşili tavuk tadı var sanki. Yoksa Çin malı mı bu hayat dediğimiz ne idüğü belirsizliklerin imite ettiği zaman çizelgesinde sendeleyen yaşam eğrilerimiz? Hayatın içindeki gereksizliklerimizin oluşturduğu gereksinimlerimizden doğan bu solucan deliğinin içine düştüm, Zaman belki seni böyle aldatırım; ama öncelikle biraz kilo vermem lazım, solucan deliğini kim bu kadar dar yapmışsa...


     Pembeleşinceye kadar kızarttığınız yalanları yakmaya başladığınızda samimiyetiniz zehire evrimleşerek panzehrini bilinçaltınızın kilerindeki saf alkolün içindeki temizleme jeline sakladı, namusu elden gitmiş zihne bir mesaj mahiyetinde. Ve böylece, hayatın çözümlenememiş saklambacı başlamış oldu. Saklanan belli değil, arayan da yok zaten, aptalca maskesi altında içsel kaygılarımıza doğru çıkabileceğimiz bir yolculuğun simgesi oldu bu! Ya da sadece zırva. Bazen çoğunlukla zırva. Zırıl zırıl içinize işlemiş bir zırva. Zırlatanlardandan. Yankıkıkı. Kakakakararakikikikiriri.

     Zamanın buzullaşmış parmaklarında, çalınmamış tonlarca nota birikmiş. Söylenmemiş söz kalmamış da, yanlış kişiler için israf edilmiş ve isal olmuş sonunda. Hayat, parmak uçlarımızda çalmayı bilmediğimiz bir şarkı, görmeyi bilmediğimiz bir renk, tatmayı bilmediğimiz bir yemek olmuş sonunda. Bir bardak da kalmamış ortada, belki de hiç yohmuş, var olmak için bizim inanmamızı beklemiş aslında. Kimse inanmayınca da, "ekspektopatronaaağm" diyerek bir tavşan figürüne dönüşerek uzaklaşmış bu boyuttan, bu saçmalığın kapladığı gerçeklikten uzak karmaşanın oluşturduğu kaosun dumanlarından.


     Gerinerek tokadı yapıştırdığımız üçüncü tekil şahıs hallerimizin matruşkalaştırdığı bu hayatın içindeki bütün o ismi konulmamış ahmaklıklara nanik çekesim geliyor.


     Mimiklerin içinde kendini dağlayan o dağ gibi adam hallerini bağdan kovduğun gün, üzümcünün kölesi oldun. Siyah üzümü sevmediğin halde onun için yeşilden vazgeçtin. Sonra bir baktın, vaz değil ar geçmiş. Ah etmiş içsel benliğin, kâh koşarken kâh takılıp yuvarlanmışsın yerde, pişmanlıkların ardında seni var etmiş. Birikimlerinle biriktirdiğin bitkisel hayat hallerinle fazlasıyla dar geçmiş. Parazitler beynini mahvetmiş ve fark ettiğinde çoktan zaman seni kaybetmiş. Kadran uzaklaşmış senden, hayat üzerinden kâr etmiş, artık seni Halit Ayarcı bile kurtaramaz; çünkü Pasaparola bile seni pas geçmiş.


     Çünkü azizim, çürümüş buradaki insanların içindeki masumiyet. Buzdolabına konmamış demek ki, e oda sıcaklığına maruz kalınca küflerin taarruzuna uğradı tabi. Ben demedim mi o çorapları kaldır oradan diye?! Bir saniye, devreler karıştı, frekanslar klavyede açıları değiştirip yanlış dalgalardan sıçradı ekrana. Çekirge misali, belki bir gün oturur rayına, sandalyeyi çekecek bir centilmen bulursa, akrep yelkovanı alıp kaçmaya kalkarsa bu diyarlardan Zaman da gider belki, bir anlık aldanışların galeyanına uğrayıp bırakır bizi bir anlık. Alınma; ama biraz sıkıldık senden Zaman. Çarklarını alıp kafana geçirmeden şu ekseni biraz kaydırsana.


Kısacasına bağlanamayacak bir albüm kısacası, The Light The Dead See.

3 Aralık 2013 Salı

Taramalı Tüfeğe Batırılmış Kelimeler

     Zamanın egomanyasında kendine bir denklem edinen koordinat sistemine nispeten ivmeli bir harekete geçen klavyenin derişimini hesaplamaya kalkan mühendis kafasının harakiri odaklı zihinsel dansına bir örgü örüversenize, havaların fırlattığı hava dalgasıyla birazcık kafası üşütmüş de. Yazıktır, günah olup ilahi skalanızda kötü sonuçları şapkalı mantarından önünüze çıkartabilir. Komşuda pişip size de düşüyorsa, komşunun derdi sizi de gerip bir botoks müsabakasına dahil etmeli aslında. Bilmem, komşuluk bu devirde yoktan var edilemeyecek bir enerjinin varını yoğunu sömürmesinden kaynaklı bir yok oluş hikayesine dönüşü gibi ruhların. Devrik cümlelerin içine sıkıştırılan anlam bütünlerini elindeki piçakla kesmeye çalışmak gibi, iğrenç bir esprinin gerçek hayata adapte edilmeye çalışılması. Sonra bir adaptasyon örneğine dönüşüp ekvatorda beyaz teninin zenci olması! Pardon, afro-amerikan.


     Dudaklardan dışarıya çıkan kelimeleri ışınlarıyla eritmeye çalışan güneş, aynı ışınlarla beyinlere de saldırmaya başladığında Jedi dünyaya bir kılıç olarak düşermiş. Mucizelerden bir mucit ortaya çıkartırmış sonra bu mucip ortamlarından meczup insanların. OF, kafiye canavarı hegemonyasında sürünegelirken kelimelerim, eklemlerimde bir ağrı, taramalı tüfeğe batırılmış harflerin mermilerinde yoğrulan sayfanın neştere batırılıp bir kalp cerrahının kalbine inme indirmeye çalışması arasında ikilemle kalan dilemmmmmmaalarım. Anlatmaya çalışsam da anlatamayacağım kafamın içinde dönen o düşünce saaaarfiyatlarım. Tarzan gibi haykıran uzatılmış "aaaaa"larım, amaninibo'dan koşarak do'ya doğru zıplayarak tavşan olup dağların tepesinde aaaağlarım, bir örümcekmişçesine, çiseliyen yağmurun eşliğinde.


     Dışardan biz insanları izlemesi eğlenceli olsa gerek, sürünün içine dahil oluşlarımızın tersine hepimiz farklı kafaların ürünü, farklı spermlerin yumurtalarıyız aslında. Farkı fark edilmemiş matematik problemleri, toplamında çarpık denkleşen zihinsel halleri, mizansen şevkleri, kağıttan gemi yapılmış sözcükleri ve niceleri, birazcık da Shape'i alınan kalpleri, rimeli çekilen gözleri, sözleri, böğürleri, düğümleri, börülceleri, leylimleylilileri.


     Üleştirme sıfatlarının peşinde ürkekleştirdiğimiz çocuk halimize nispeten üzerimize serpiştirilen yağmurun altında dans etme hissiyatı... Kazanma hırsının galeyanında gardiyana kaptırdığımız masumiyeti bulduğumuz yağmur damlaları... Her ne kadar saçları mahvetse de Mikail'in tatlı armağanlarındandır bizlere. Kahve kokusuna bandırılmış dumanlarıyla sarsılan ateşleri dudakların, salınarak taklalar atıp uzaklaşır bu pespaye insanların bulunduğu pestile dönen pis ruh hali animasyonlarından. "PAPYONUNU ALIP PİPOMA BATIRIP TÜTÜN YAĞMURUNDA PATLATIRIM KAFANI." demek istiyorum bazen; ama kime, niye, ne amaçla, bilmiyorum. Bazen öyle garip oluyor ki hayat dediğimiz bu meşgale, meşaleyi elimize tutuşturup koşmamız için tutuşturuyor eteklerimizi. Olimpik ateşimizi yüreklerimize kibritle çakıyor. Hibrit oluşturuyor içimizde. Enerji patlaması patlatıyor kafaları. OĞMAĞKAFA.



     Bir şiir olmak için şaire gerek duymaz kelimeler. Onlar dans eder rüzgar eşliğinde, ruhun derinliklerini kendilerine yuva addeder ve kıvrılır oraya, usulca iner sahneden. Gülümser simalar duyunca seslerini bu karmaşada, buruk ve içten. Maşa olur kıvrılan umutlarımıza, gelir yapışır dudaklarımıza biz fark etmeden. Sonra koşar bu boşluğunda hayatın, hayalarına tekme yiyen bir at gibi tepinir ortalıkta, ardından selam verir ve iner bu sahneden.


- 2.5 yıl olmuş blog! "aaaaa" ları uzata uzata VAY ANASINAAAĞ denilesi. -


Filinta gibi ses.