31 Aralık 2014 Çarşamba

Hayatın Momentumunda Sallanan Çılgın Yükler

     Hayatın momentumunda etrafta sallanan yüklerin çılgınlığından kaçarak kendimi dehlizlerin derinliklerine fırlatıp oradan da geçmiş ile geleceğin sadece bir algıdan ibaret olduğu diyarlara, algı kapılarının ardına, vurulacak kapının olmadığı köylerime, şehirlerimden kentlerime göç edip göçlerimi kavimler yoluyla geçmişten günümüze aktaracağım. Tarihsel bir karmaşaya dahil olup olguları olgunlaşmadan kendi ellerimde parçaladığım gibi kalenderi meşrebe batırıp orada bir tuvalin üzerinde Picasso'dan bir fırça darbesine geri-evrimleşeceğim. Aruz ölçüsünü hece ölçüsü içerisinde eritip bir duble de serbest şiir'den bir şeyleri içine kattığım gibi arka fonuna kendine münhasır birkaç piyano ezgisi döşeyeceğim, bilemiyorum bu insanlık nankör aslında belki sonucunda kendimi sahnesi kesilmiş bir oyuncu mahmurluğunun içinde bulacağım, sanatı ne için bile yaptığını bilmeyen bir sanatçı olarak dünya ile son bir düello yapacağız, evet, elimde silah, zamanda bir geri sayış, gözlerimde hafif bir tehdit, gökyüzünde yıldızlar ile ay arasında bir saldırış, gülümseyişte bir parça telkin, terk edilmiş diyarlardaki soğuk rüzgarların estiği aramızdaki bu Rus ruleti ortamını gevşetecek bir melodi de dudaklarımda belki tiktik.


     Ciddiyeti ciddiyetsizlikten çıkarıp ciddi bir tonda klavyede ciddiyetsizce sektirmek gerekiyor, bazen öyle bir ton tutturmak lazım geliyor ki bütün etkenlerden uzaklaştığında kendi başına saf bir güzellik elde edebilecek olsun kelimeler. Nihayetinde nihai bir sonuca nail olduğunda düşünceler, anlaşılabilecek bir hale erişsin dimağların damaklarında tıkanan o tatlı dilli sözcükler. İnsanlar insansızlığı bıraktığında insaflı bir şekilde onlara yol gösterebilecek olsun, sonra kargalara selam versin, insanların burnu hep güzel koksun, dolunay'da yüreğine doldursun doldurulacakları; ama sabah olduğunda gözlerinde sadece yeni günün getirdiği o vahşet-i tebessüm bulunsun.


     Aslında asılsızca astarından ayrılmış anlamsız ayrılıklar yaşadı bu insanoğlu asırlarca, zihniyeti dediğimiz bu toplu katliamı zifirle kaplanmıştı; iki nikotin olsaydı belki bir anlam ifade ederdi; ama bulunduğu konumda sadece karanlıktı gözleri, mavi gözleri bile belirsizdi, deniz olup yüzülecekken içerisinde bu karanlıkta sessizce beklemekle yetinmişti.


     ŞAHMAT. Mars oldu hayat, Venüs ile arası bozuldu, Plüton uzaklardan bir kahkaha koparırken araya Merkür girdi, nihayetine bir bilimkurgu filmi oluşturdu zihinler, girintisi çıkıntısından az olduğu için boş kelimelerle süslenen dudaklardan çıkan her şey gözler boş olduğu için bir anlam ifade etti, tatatataramalı tüfekle taranacak düşünceler "Oha"lanarak alkışlandı. 


     Yamalı birkaç yürek yaralı birkaç dilek yakalı birkaç adam aracılığıyla yok edildi dünyadan. Bir zonklama sesi duyuldu kafasının içinde, belki vicdandı; ama hayır, sabah çalan alarmdan kaynaklı bir yanılsama. Hayat dediğimiz de zahiri olgulardan oluşmuş bir kanıksama, belki de Burhan aslında yoğ olmakla bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, belki'lerle süslenen zihinlerdeki belkiler aslında belkilikten kurtulmaya çalışan zavallı kırık düşüncelerdir, belki de. Nefes olup esefle terk edecekken sahneyi ayağı kırıldığı için zihnin gerisinde kendine bir yer edinen bir düşünce olmaya mahkum edilmiştir, çoğu insan gibi, insanlar da çabuk sıkılabiliyor, ben çok çabuk sıkılabiliyorum, sıkın tabancanın kurşunlarını benim sıkıldığım gibi limonların içinden hayatın salatasına. Ya ama diyetteysen de fazla gelebilir benden söylemesi.


Blondie ile melodiler bulandi.
- hafif bir şive yardımı ile kafiye için kafiyeleme -

29 Kasım 2014 Cumartesi

Yamulan Dünyanın Üçgene Evrimleşip Evrime İnanmaması

     Üzerime uçan tekme ile vahiy indi sanırım, nahoş bir gülümseme ile sarhoş edildi bütün sanrılar, galoş geçirdi ayağına hayaller pisletebilir kaygısıyla etrafı. Tavafında şafakları yıldızlar aldattı gözlere düşen ışıltıyı, istavroz çekti hayaller kutsansın diye yalanlarım. Gayri safi milli kaygıların galeyanına uğradı beyin kıvrımları ve sonucunda bıyıklarında kayboldu tanrıların afitapları. Zikredişinde dudakların o adi lafları zifirler lav olup akar yanaklarından ya dünya, bir olup atlar sabırlar şakaklarımdan aşağı, bir hülya dolanır dudaklarımda bir an sonra yaşlanıp geceye karışır zaman gözlerde ise geçmişin boş telaşları.


     Bıraktım yırtılmış sayfaların arasında kalan anlamsız cümlelere bir yüklem olmasını hayatın ya da hayat bıraktı beni de ben yüklemsiz kaldığım için ambalaj kaplıyorum anlamsızlığına. Ya zaten bayadır baygın bir halde yerde yatıyor gibi bütün hissettiklerim ben de bir kibritle yaktım suratını o bakışlarındaki arsızlığa inat. Oksijen iyi etmiyor hücrelerimi, sanki kapatsam gözlerimi ruhum süblimleşecek bu boşluğun içine, o çok sevdiğim dünya zamanı gelince oluyor içimde böyle, dünya içimde bir anlığına bıçak. Kaçıp da kurtulamıyorum ki kalabalığıma karışıp ya da kabullenip de yaşayamıyorum karanlığına alışıp, ya sigaraların kül olduğu bu karanlıklarında dünya dudaklarımda nasıl aydınlığa doğacak?


     Dikenleri ayıklanmış bir gül, dikene hasret parmakları kanatır usulca. Kirpiklere yaydığı acısını yağmur akıtır yanaklarından. Zaman akreple denge politikasına girer, bürokrasi parçalanır saniye sarkacının astığı dakikaların boynunda. Zaman dediğimiz zindanlarda zincirlenen yüreklerimiz çırpınırken, akrebi alır hayat koynuna ve pis bakışlarla atar hayalleri o kuyuların en kör noktasına. Sesimizi duyan Samara oradan bağırmaya çalışır; ama kuaför yanlışlıkla kahkül kestiği için de utandığından sesi öyle çok çıkmaz. Uzasın diye saçı sürünür kayısıya, kurusundan. Of, sıkılınca yazar depresiflikten böyle geçiş yapar konular arasından, sıyrılır yine en kafasından, en güzelinden, en "nananana"sından.


     Devrim depresiflikle derişiyor, zevk düsturu bu dengesizlikte deşiliyor sanki. Ya kafaları ekmeğin içine havyar yapmış gibi bir haliniz var kuzum, bence derhal vermeli hüzün dolu düşüncelerin içine narkozu. ÇAT. Dünya yamulup önümde bir anda üçgene evrimleşiyor, evrime inanmayan bir maymun gibi, insanlardan tiskiniyor hücrelerim. İnsanlar insanlıktan çıktığı halde, seviyorum insanları, sevemiyorum insansızlıklarını. İnsafsızlıklarına geçirdikleri kılıfları, üzerlerine geçirdikleri hiç tiplerine uymayan o kılıkları. Güçlü tarafına kayan kılıbıklıkları. 


     Gıcık halleri genleşen gevşek ağızlıların suratına uçan tekme atan bir Bruce Lee figürü ile dans edesi gelir bazen insanın, sonra şiirler kovalar kelimeleri de vazgeçer o uçan ateş böceği gibi. Geceye aydınlık olmasına gerek olmadığını anlar belki; çünkü gece aydınlatılmadan da gayet güzeldir aslında. Karanlığı kötü olarak atfeden insanların affedilmez bir cezaya çarptırılması gerektiğini gören güzel gözlere düşen ışığın yansıttığı manzaranın karşısında dans eden gece; ayın parıltısıyla aydınlanan şehrin ışıkları altında vals yapar aslında, onu göremeyen insanlar saklanır gölgelerin arkasında ki gölgeler dahi daha karanlıkken. Gülümsedikçe güzeldi insanlar; ama sahteleştikçe kahpeleşen dudakların kıvrımlarında bir üçgen belirdi, belki biraz ışık, bir gökkuşağı; ama hepsi boş; çünkü hepsi yalan - Grup Hepsi Yalan diye başlar burada -, güzel oldukları sanrısıyla sarılmışlar yalanlarına - güne açan çiçekler gibiyiz - çiçekleri soldurduklarından habersiz, doğayı kirlettikleri elleri kedersiz - öyle saf ki sevgimiz - masumiyetleri Pandora'nın kutusuna kapatılmış ve vicdanları saprofitlere yem edilmiş bir halde - şarkının devamını hatırlayamadım - yaşıyorlar gibidir; ama aslında bitkisel bir hayattır içlerindeki; kafalar bitkisel, ruhlar kütük, kelimeler tuğla; ama inşa etmekten çok el kıran cinsten, bir "hıya" efekti ile kareteci olma sanrısından fırlayan. 



Nostaljiyle nostaljik sevimli bir nostalji.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Ardımızda Algılarla Oynayan Bir Şarlatan

     Kelimelerin bazen uzun eşek oynaması gerekiyor, zamana çelme takıp üzerine bindikten ona "benim eşşşşeğimsin işte eşek" göndermesi yapması filan. Hep uzaklara gitme hayali kurup yakınındakileri bertaraf etmesi lazım, tarafsızlığına taraftar bir hava ile sahip çıkması belki. Yeni şarkılar keşfederken eskilere daha fazla bağlanmalı aslında, ayakkabı bağcığı ile düşüncelerine kendini bağlamalı ki gerektiğinde hemen çözebilsin. Kelimelerin dudaklarından dökülen sözcükler zamanın içinde eritilmeli, eritilsin ki geçmişe göz kırpıp geleceğe nanik çekerek bu çizginin üzerinden içimize akabilsin. Bağımsızlığa dahi bağlı olmadan hayatın kalıplarına pamuk ipliği ile bağlansın, yavaşça gözlerden akıp ruhun parçalarını yapıştıran bir tipeks olsun, alakasızca sonra içimizde parçalansın, yayılsın her tarafa, dağılsın kafamızda; gökyüzünde daha mavi, dudaklarda daha kırmızı, zamanda daha siyah, geçmişte daha gri, sözlerde daha yeşil, seslerde daha agresif, sevgilerde daha belirsiz.


     Zamana bir anlam yüklemek için kafasındaki cümleleri anlamsızca kağıda döken sebepsiz bir anlam karmaşasından fırlayan bir karganın burnu gibiydi hayat bazen, ardında telaşsız bir kaos bırakırken önüne bütün anlaşılmazlığı almayı tercih edebilecek kadar anlam dolu aslında. Süzüldükçe küfürlerin tınılarında coşku dolu bir melodiye kıvrılmayı bekleyecek bir hali var gibiydi, söylemek istediği tonlarca şey biriktirmişti; ama anlaşılmasını istemiyordu, kulaklardan girip kalçalardan yağ olarak çıkacağını biliyordu zira. Bunun müteakibinde o da aykırı bir algoritması olmaya karar vermişti hayatın, çözümsüz, ardında denklemler dolusu bilinmezlik, anlamsız bir boşluk niyetine bir çukur dolusu kelime; üzerine atılmış topraklarla topyekün bir infilak.


     Hayallerinden bir bukle alıp rüzgarda sallandıran bir şarkı melodisi gibi olması gerekirdi belki insanların, insansızlıklarından daha insansı bir havaya bürünmeleri, biraz daha su katılarak saf aptallıkları arıtılmalıydı. Zamana paralel olmaktansa yamuk bir şekille eşlik etmeliydi, insan, şekil diye şekilsizliği şekletmeliydi yüreğinde şikirem, bağrına bağımsızlığı basıp ondan bir kalıp alıp hayatın anahtarını açmalıydı, zamana bir anahtar imite etmeli sonra zamanı soyup pamuk şekere çevirmeliydi. Ölümü ölümlülerin elinden alacak bir melek gibiydi belki de zaman dediğimiz kendi imitasyonlarımızın ürünü olan canavar, bizim anlamsız kıvrımlarımızın arasında hücrelerimizle uğraşan muzip bir şey. Aslında iyi biri ya da arsızca ardımızda algılarımızla oynayan bir şarlatan.


     Şarlatanlar tırlattıkları hayatla kahkahalara boğar aklını başına almaya dahi üşenen insanların aklındaki kıvrımlardaki horon tepen hücreleri. Yeho, bir efekt olur, sonra efektsiz gülücüklerle doldurur dudakları.


     Kaldırma kuvvetinin bir kaldıraç dahi olamayacağı bir ağırlıkla çökmüş sessizliğe bir arka fon müziği olma kaygısıyla kancasını amansızca üzerimize geçirmişti ve hayat, bize bırkmıştı karamsarlığı bırakma kararını. Gülümsemeyi, gözlere bir aydınlık düşürmeyi, düşürürken ayağına bir sakatlık gelmesin diye altına minder koymayı ihmal etmemeyi. Eh biraz da kahkaha seslerini, doğal hayatın akışında akışkan bir çikolata tadında, misler gibi, Oyhşloyloy.


Belki de bu adamın sesinden daha sarıca.
Bütün melodiler parçalanır sarılınca,
sırf kafiye olsun diye dedim.

20 Ekim 2014 Pazartesi

Tatlıya Değil Barbekü Soslu Tavuğa Bağlanan Sonlar

     Bavulla camdan aşağı attım anlamsızlıklarımın içine gizlediğim o anlamları. O sessizliklerin içinden fırlayan derin melodileri kimseler duymasın diye kaset çaların içine tıktım, tuşlarını da bozup üzerine başka şeyler kaydettim. Hep bu kasvetli havanın kas yapma hevesi yüzünden biriktirdiğim tebessümleri arabadan dışarı attım, çöp kutusuna isabet edemedi o da kendini yere fırlattı, yuvarlanıp bir karınca deliğinden yerin altına mevzillendi, mevzilime girmeye korktuğundan küllerin arasından dudaklarıma geri geldi. Ve gitti sonra. Cüzdanımın kenarına iliştirdiğim beş lirayı alıp kaçtı, sigara da alamaz o parayla, isteseydi ben verirdim, isteseydi zaten bütün sesleri onun kalbinde melodilere evrimleştirirdim ya isteseydi belki de kaset çalarına iki melodi ben iliştirirdim; ama istemedi. Zaten iyi ki de istememiş, kim uğraşacaktı ki şimdi? Böylesi daha kolay "isteydi"lerle dolu "yaparım"lı avutucu yalanları söylemesi, sanki yapmaya çok hevesli gibi yapmayışlarımıza üzülmesi.


     Ama dünya, dengelerini dengesizliğin en dengeli noktasına çekmek istercesine deliliğime dengeledi sonunda. Ah bu dünya, döndükçe kafamdan aşağı bardağın dolu tarafını boşaltıp "Şimdi boş olan bardağa mı üzülmeli, yoksa bardağın dolu tarafıyla kutsanan saçlarımın yağlanması sonucunda onlarla dans etmeyi mi öğrenmeli?" sorusunu soruyordu. Ah seni hınzır. Ya çok kırılgan olmalıydı insanlar ya da kırdıklarını yapıştırmayı öğrenmeli. Ya gitmeliydi ya da kalmalı. Aslında çok saçma, kutuplaştırma meyillerimiz yüzünden hep artılardan eksilere kutuplaştık, eski defterleri açıp içlerini birkaç kelime karaladık ve haykırdık geçmişe özlemle. Geçen geçmişin tebessümle bıraktığı acıları gelecekten beklemeye korktuk; ardından ya cesaretle bağlanacaktık geleceğe ya da aptalca sarılacaktık geçmişin geçmiş geçirmişliklerine.


     Baktım sonunda her şey tatlıya değil barbekü soslu tavuğa bağlanmıştı. Sanırım hayatın tatlıyla pek arası yoktu ya da tatlıyı bizim yapmamızı bekliyordu. Açıkçası benim işime gelmişti, diyette olduğum için tatlıyı geri çevirecektim nasılsa. Ama yine de bir burukluk vardı bu sofrada, sanki bir eksiklik... Pasaparola Beyza! Tamam söylüyorum, samimiyet mi? Evet evet, canlı değildi insanların bakışları. Hayat eksiltememişti belki yüzlere konan tebessümleri; ama o tebessümler de pek içten gelmiyordu, gözlerle senkronize değillerdi, sözlerle zaten alakaları da yoktu. Bu manzaranın içine kendini heyt diye atası vardı içtenliklerin, "Biri bana yan gözle baksın artık!" diye haykırası. İçinde aslında ne iyi çocuk bu içtenlik. Değerini bilemediler matmağzel.


     Ama uçan tekmeyle ayrıldı bir anda bakışları insanların. Oksijenden bir darbe indi gözlere, ışık kırılıp deşti gözkapaklarını. Bir saniyede saliseleri küsüp kaçırmıştı sessizlik, insanların düşüncelerinden akan bu karanlık radyasonda, kararmıştı perdeleri mekanın. Kelimeler tersten saldırmıştı dudaklara, insanlar ne diyeceklerini bilememişlerdi ardından; çünkü gerçekten düşündüklerini söylemekten kaçındıkları için bu şaşkınlığa bir kılıf uydurmaları zor gelmişti o zaman, zaman da bırakmıştı zaten bu anlamsızlığa şahit olmayı, bir saniyelik, dünya; oksijenlerin içine pembe sıvısını boşaltmıştı. Kurşunlar havada asılıkalmış, dudaklar son bir defa gülerek hüznü geriye atmış, vicdanlar ruhlara bir sarılıp kaçmış, Gollum yüzüğü bir kenara fırlatmış, hayat kafasına dertleri değil takıları takmış ve insanlar bir saniyeliğine gerçekten birbirlerinin gözlerinin içine bakmış, kelimelerse o ana aldanıp tekrardan barışmış dudaklarla, o dudaklar o an geçince yine yalana sarmış, zaten öyle bir an da yokmuş, zaman son ses müziği açmış, devam etmiş yoluna, dudaklarını yalarken rüzgarlar, aklında eserken o eski zamanlar.

     Zaman, zararını bize zarar vererek karşılaşamaya çalışıyor gibiydi. Zararının sebebi ise, "vakit nakittir"i alaşağı ederek para kaldıranların vakitsiz nakitliği. Suçlu değilken cezasını çeken bizlerdik, bizler, loş ışıkların altında kendi gökkuşaklarını doğuran o sevimli insanlar...



Ah ah, bulunduğu albüm tam bir "plağı olsa da alsam"-gillerden.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Oksijenle Dans Ederken Karbondioksidi Kıskandıran Müzik Sesleri

     Bazen delirecek gibi oluyorum, beynimin kıvrımlarından kıvılcımlar çıkıp oksijeni yakarak ekolojik dengenin ortasına bir ateş düşürüyor sanki. Sonra anlıyorum, dinlediğim şarkının damarlarıma enjekte ettiği adrenalinin etkisinden oluyormuş hep. Deli gibi derilerimden dışarı fışkırıyor enerjilerim. Yıkasım geliyor bütün engelleri, elimde Jenga, ben bir manik, ben bir deli, ben bir depresif.


     Şarkılar geçiyor, değişmiyor bu deli halleri halet-i ruhiyemin derinlerindeki ruh serzenişlerinin. Temposu düşmüyor bir türlü, sanki ocakta kaynatılıyor gibi hücrelerim. Titreşime alınmış bir telefon gibi yerinde duramıyor alyuvarlarım. Son bir çağrı ödemeli atıyor, bu hayatın anlamanı arayan ve bu kumarda bütün varını yoğunu kaybetmiş tarafım. Kelimeler yerinde duramayıp camdan aşağı atlayınca duruyor zaman. Çok yanlış anlamışız anladıklarımızı sandıklarımızı, sandıklara attıklarınız hepimizin beynini yakanların bıyıklarındaki çığlıklarımız. YA!


     Kelimelerin bir anlam olmak için kıvrıldığı bu köşede, bulmacanın çengellerinden asılıyorum yakasına bu hayatın. Parçalıyorum duvarları, karşımdaki manzara öncekine göre daha kötü gibi. Matrix'ten dışarı atlayınca benliğim, gerçeklik bir kılıç olup saplanıyor kalbimden içeri. Kavramsal bir karmaşanın içinde yalpalıyor ayaklarım, ayağına kıymık batmış bir kedi gibi çırpınıyor dışarı çıkmak için çığlıkları bu karanlıkların.


     Yatsıya kadar yanan bir mumun gölgesinde hayatını heba etmiş gibi bir hali vardı bu sabahların. Sigaranın ilk dumanlarıyla bertaraf edilen sessiz bir havası. Sonra yavaşça kaybolan kurgusunun içinde yoğrulmuş eşsiz bir kafa patlaması. Kafada çalınan "haydi beni güldür biraz" melodileriyle seslenişe geçen aksi ve nalet bir hazımsızlık problemi. Sonra gerisinde biraz Gargamel'in burnu kaçmış eğrilmiş hayalleri. Voldemort'un burun deliklerinden içeri giren havanın o eşsiz talihi...


     Biraz müzik, dudaklardan fırlayıp oksijenle dans ederken karbondioksidi kıskandırıyor. Ruh gıdasını sessizlikten almaya çalışırken cırtlak bir melodiyle damardan çekiyor sanki. Aralanıyor sessizlik sonra, öylesine gelip birkaç kelime söylüyor, sahte selamlar ve kahpe yalanlarla süslediği maskesini bir tablo gibi sergilemekten çekinmeyen insanların gürültüsüyle ortadan üçe bölünüyor. Her parçasını hüzünle toparlarken içine karamelli dondurma koyuyor ki biraz ağzı tatlansın. Büyük bir gürültüyle içindeki endorfin fişek gibi gözlerinden patlasın ve bütün sesler sessizleşince en güzel sesi kendi kulaklarında çınlatıp dudaklarından akıtsın aşağı. Ya bir şey soracağım, durdurun zamanı, haydi biraz dürüst olalım, gökyüzü düşüyormuş gibi hissettiğimiz o anlarda bu hayat bize neden uçurtmasını yollamadı? Peki peki neden, aslında hayatın draması daha derinden sarsarken dizilerdeki aptal hüzünlerin imite edilmiş klişesine aldandık? Peki peki, anladık, sen neymişsin be abi, aaaa! 
     Haydi el altından elleri kaldır, sel almadan sözlerini cımbızla dudaklarından aldır ki sesini duyur bütün bu semaları kaplamış aydınlık dünyanın savrulan insanlarına. 




Nostaljik-Nil kuşağından,
sevimli bir parça gelsin o zaman.


PS - pastasız sesler - : Blogta yazılarını takip ettiklerime baktığımda içimde "Eskilerden kim kaldı?"cı bir trip yükseldi ya da benim eskilerimden, eskimemiş o eskilerden, ya herkes çekip gitmiş eskilerden ya da yazmıyor eski telden. Hatta ben de; ama çaktırma blogspot, istediğim kadar söylenebilirim "Buralar eskiden dutluktu." diye. Zaten fazlasıyla da azlardı; fakat fark ettim de şimdi neredeyse yok hiçbiri. Belki de hepsi benim hayalimin ürünüydü de aslında yohlardı? Hayat bazen deliliği yoklardı ya, belki o de o hesaptı bu blogun kafası. Aman haydi ellerini kaldır da aksın Nil'in nostaljik tınıları, ekstra large'ları ya da yoksa eğer kafası olmayan kafaları.

20 Eylül 2014 Cumartesi

Belirsizliğin Belirtecinde Beliren Bir Şeyler

     Sahneye çıkmak için değil, sahnedeki şarlatanları sahneden atmaya geldim. A, selamlar! Hardcore bir şarkıdaki atarlı söz gibi deli dolu geldim. Naber ya? Sözcüklerin anlamlarını gördüklerimin anlamsızlığıyla düete kaldırıp anka kuşuyla beraber semaları aşmaya geldim. Ah, bu yalanlar! Belirsizliğin belirtecinde beliren belirsiz bezginlikleri benzinle değil, betimlemelerimle yakmaya geldim. Aman ya! Asonans ile aliterasyonu dansa kaldırıp vals diye çifte telli oynatmaya geldim. Dur, bir saniye! Tarafsızlıktan taraf olduğum bu tarafta, tarafların kafalarına taramalı tüfekten tekmeler yağdırmaya geldim. Ya tamam da... Hızımı alamayıp duvara tosladıktan sonra çizik bile almadan hayata nanik çekmeye geldim. Ama, bir dakika! Şarjım bitiyor, şarkım geçiyor, telefonun köle yaptığı zihnim bu arbedelerin içinde arkadan bana nanik çekip bütün hardcore hallerimi camdan aşağı itiyor. Naniğe giden naniklenir ya...


     Ruhumun kavimlerini göç ettirdim rüzgarlarında, dünya. Ama sen yine de bir parça çikolatayı çok gördün bana sanki. Bu iklimi kafayı yemiş zamanlarda yanımda olacağına, yapma karakterlerle süsledin bu etrafımdaki hissiz bedenleri. Cisimsiz düşüncelerin etrafta horon teptiği bu devirde, mani olamadı bu depresif haller bana, alt metinde deliliğe seğirttim. Aradan geçen bütün kelimelere rağmen, hala, her şeyi bardağın dolu tarafıyla yıkamayı tercih ettim. Şaka tabii ki, sınav çok seçmeliydi ve ben de seçimi kazanmak için ruhumun seçmenlerine kömür dağıtmayı seçtim. Gönül aldatmayı seçti, mühür basıldığında kağıda zaman durmuştu ve dünya yine dönek gibi dönmeye devam ediyordu, üzerime doğru.


     Bilinçlerin üstü ile altı bir savaş içindeyken, insanlar, farkında olmadan kendilerine dikte edilen yalanlarla savaşıyordu. Savaşmayıp sevişmeyi seçenler ise bir koyun olup, koyulmayı tercih ediyordu, fincanlara kahve olarak... Gülümsedikçe tatlısınız, bayım; fakat ideolojilerin körelttiği zihninizle fazlasıyla ahmak.


     Kahveyi şekersiz içmeyi tercih eden insanların olduğu bir dünyaya hayal getirmek istemiyorum. Bulutlar sigaramın dumanına eşlik etmedikçe, inkar ediyorum bu yağmurları. Sırılsıklam olsam da hayatın sessizliğiyle, bu insanların kuru gürültüsüyle ısınmayı reddediyorum. Komşular koşun, kafamın içi kazana atılmış yahni suyu gibi fokurdarken algının kapılarından dışarı kaçmaya çalışıyor gerçekler, sanki. Algı çok alıngan sanırım, pek fazla kişiye de uğramadığına göre... Yaa, ne diyordum? 

     Bir şeyler demeye çalışmıyordum da, bir şeyler diyecektim belki de, aslında bir şeyler diyordum da, okurun ferindeki ışığı söndürmekle uğraşıyordum da... Selamlar ruh kurtarıcıları, selam Marky!


Biraz sesinden bir şey, biraz müziğinden.

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Çikolatanın Üzerine Sufle Yapılan Cümleler

     Çığlık çığlığa şarkıları bu sessizlikler karanlıkların, ışığın hüzmesinde eritilen hayallerinde parçalanan genç serzenişleri bu aldatmacaları insanların. Geçmiş zamanın gelecek eklerinde kavrulan saatlerin, parçalanmış benliğinin küllerinden tütün yapılan sigaraları bir bulut olur dudaklarında hayatın, bir hüzün olur buruk sözcüklerinde insanların.


     Ah,
girişin ajite eder gibi yapıp ajite etmediği duyguların ajite edilmeye alıştığı günümüz dünyasından selamlar! İki milim üstten gelseydi hayatı değiştirecek o kurşun gibi olan cümleleri, dudaklarda eritip çikolatanın üzerine sufle yapsak daha tatlı hale gelebilirdi her şey. Aşçı olmasak da, ütopyaların birinde en deli yemekleri mideye indiren sevimli kişiler olabilirdik belki de. Söz, dudaktan çıktığı adede göre değil, yüreğe gelince somut hale geldiği sadede göre şekillenirmiş. Bu şekil bazen yuvarlak olur, bazen yamuk hale gelerek yamuktan bağımsız yamulturmuş hisleri.


     Ya,
şimdi buraya döşedikçe yürekte bir dövüşe sebep olacak sözcüklerin derişimlerini hesaplamaya çalışsam, ağırlıklarını kaldıramaz klavyenin kaldıraçları. O yüzden sen de kaldır aç bu hayatın küstah kahkahalarındaki tiz çığlıkları, onunla düete tutuşup arttır sesini ve geç onun aptal şırfıntılıklarını. Düet yaptığını sanırken bir anda back vokal yapsın hayat senin yanında, devam edersen, kesin bilgi, hayat yıkılırmış iki yarımda.


     Bak,
gökyüzünden süzülen her damlanın içine hayallerini sıkıştırırmış insanları başka diyarların. Sen de, bir damla olmak için iliştir gözlerini ve arındır dudaklarını saçma yalanlarından hayatının. Hayalarına bir tekmeyi kondur bu karanlığın ve tabancandan kurşun niyetine sık kafandaki hayat dolu cümleleri karamsarlığından aşağı. Ülkenin gidişatına dair parçalanırsa umutların, puzzle niyetine yapıştır dudaklarına sigarayı. Belki bir bulut olup dumanları üzerine yağdırır en saf yağmurlarını. Zaten bu devirde yağmur, toprağa değmeden kirlenirmiş insanların düşüncelerinden. O yüzden melekler havayı kurutup kavururmuş beyni, erisin diye insanın içindeki pislik dolu düşünceler. Ama değişen bir şey olmazmış, sadece ter kokusuyla süslenirmiş çok oturgaçlı getirgeçler... 


     Hay
hay deyip buyur et tebessümleri şarkıdan çıkartıp kendi dudaklarında. Tuvalet molası verip öyle ayrıl her daim hayatın duraklarından. Psikopat bir kedinin bıyıklarını cımbızla aldırmaya çalışması gibi olmalı belki bazen bu hayat dediğimiz ekşimiz armut tadındaki çilek görünümlü üzüm taneli elma şeklindeki, şekli bozuk şey. Bir matruşka bebek gibi, biraz pandora, biraz da karamelli dondurma. 


     Yani,
hayatın giriş cümlelerin bu akıntısına kapılıp gidiyor gibiyim. Gittiğim yer, yol değil, bir kaldırım taşı olur nihayetinde belki. Durmak istemez insan, önüne çıkmazsa bir taş, ayağına takılıp ayağını kanatmazsa bu denizde. Zaten ne gerek var ki durmasına? Dans pistine çıkıp çıkartır topuklu ayakkabılarını, ritmi bırakıp sessize alır etrafındaki her şeyi ve delip geçer gökleri hayalleri tepesinde. Gökyüzü bir bumerang bazense bukalemun gibi, büküp alır renkleri içine, altındaki insanların ruh hali çizgisine göre şekillendirir içinde ve sonra bum. Renklerden bir şölen olur, renksizliğinden gotik bir manyak. 

Cenis cenis,
sen şarkı söylemeye başlayınca herkes kalır sessiz.

25 Haziran 2014 Çarşamba

Rüzgar Gibi Esecekken Sakız Gibi Eriyen Kelimeler

     Tavaf edilmiş hayalleri talaşa döndürebilecek bir havası vardı ortamın. Sözcükler, kulaklara ulaşana kadar buharlaşıp oksijene karışarak burun deliklerinden enjekte oluyordu beyne. Dudakların da mecali kalmamıştı kıpırdamaya, mealini eskiciye satmış bir kelime gibi hissediyordu kendini. Zaman, saniye sarkacından sarkıtılan umutların boğaza dolanmasıyla infilak olmuştu karşısında. Ofsayt olan hayallerini hakemin kafasına fırlatarak intikamını alması gerekiyordu bu daimi zamanına dolanan şanssızlık kıstasından. Hatta zamanı avuçlarına alıp parçalamak istiyordu. Ve sonra sessizce uzaklaşmak, geri geri giderken o hiç sevmediği komşusunun arabasına çarpmak, gökyüzünde kiraladığı jet-mobil ile bir dünya turu atmak, Venedik'in sularında yıkanıp Paris'in demir leydisinin tepesinde güneşlenerek Ganj nehrine bir göz kırpmak ve ardından alnının ortasına bir nokta koyup renkli bir dünyaya kapak açmak ve sonra o kapağı alıp kendi suratına fırlatmak... bir döngünün içinde dönerek plakları kendine tekerlek addedip melodilerin diyarında kendi atmosferini oluşturmak, yer çekimini ihmal ederek dumanlarına eşlik edip savrulmak hayatın kanatlarından savrulan rüzgarlarında ve sonra yamaç paraşütü ile okyanuslara atlayıp yüzerken Bağdat'ı bulmaya çalışmak. Yavaşça alışmak. Alıştıkça kaçırmak. Kaçırdıkça, "kovaladıkça kaçan ateş böceği"ne dönüşmek. Bir kelebeğin kozasından çıkışını izlerken içinde kendini bulmak. Buldukça kaybetmek. Kaybettikçe sevmek. Sevdikçe gülümsemek. Gülümsedikçe koyvermek. Koyverdikçe, hayata koyup üzerine afiyetle bir türk kahvesi içmek...


     Ama, ama'larla başlayan cümlelerin iç burkucu melodisini üzerine almıştı bir kere. Sözcüklerin içine katılan katıksız ahmaklıkların atık olarak dudaklardan atmosfere bırakılmasının yanında bir de çok oturgaçlı getirgeçlerdeki bunaltıcı ter kokusuyla uğraşıyordu. Rüzgar esiyordu, sonra durup nanik çekiyordu pencere kenarlarından. Güneş, mizacı mecazlara tıkmadan beyinden içeri akıtıyordu. Gökkuşağından bir tutam alıp irislere yapıştırarak içindeki renkli kişiliği yansıtmaya çalışıyordu. Hayat, rüzgar gibi eseceğine sakız gibi eriyordu anlayacağınız. Üzerine birkaç top dondurma koysak bir gideri olur mu ki acaba?


     Falakaya yatırılması gereken cümlelerin, uzuv parçalatıcı sözcüklerin, gözden düşüp ayak kırdıtıcı hareketlerin... 404 Not Found'a bağlanıp uzaklaşması temennisi ile güneşe aduket çakası geliyor bazen insanın. Bırakıyor sonra bu şiddet dolu lisanı, kafasına taç yapıyor ihsanı ve göbeğine atıp eritiyordu dilimlerce pizzayı. Saplantılarını bırakınca insan, sarp kayalıkları bile parçalayabilir kafasıyla. Çünkü o kafa, çok kafa, oğmağkafa.


     Gözlerini kapatıp derin nefesler halinde bir içsel meditasyon yapabilirsin. Dikte edilen kişiliğini üzerinden çıkartıp kendine kavuşabilirsin bu gece. Biterken ortasına düşebiliriz bu hikayenin, bitişleri başlangıçların içinden çıkartıp sınıra geldiğimizde aslında geçmenin o kadar zor olmadığını fark edebiliriz. Gülümseyince yaklaşabiliriz birbirimize, insan, zenci olmasa da gülümseyerek doldurabilir dudaklarını. 


JeyJey. Heyhey. Yeeeğğy.

8 Haziran 2014 Pazar

Kafiyelerde Koşarken Kötü Kadın Kahkahana Çalışmalısın

     Zor zamanların devinimlerini kor ateşler içinde yüreğimin derinliklerinde yaşıyor gibi hissediyorum. Yüreğim acıdan, beynim öfkeden patlayacak gibi. Sonra geçiyor, günübirlik bir farkındalığın köşesinden tutunup aşağıya doğru salınıyormuşum meğerse, salınıyormuş günümüzün duyargalarına kadar duyarlı zahiri insanlık manzaralarına konuk oyunculuk yapan filozof kılıklı şarlatanları.


     Ölmedim, yaşıyorum! Biraz telaşlı, çokça telaşsız, bir anka kuşunun kanatları altında huzura çalınmış melodileri aldığım gibi pikabımın iğnesinin ucundan kanatlanıyorum sonsuz bir uğultunun karmaşasının döküldüğü bu yağmurlara. Uzun cümlelerin kurulduğu kurak topraklara çekiliyorum, bu buzdan heykellere görücülük yapan günümüz kaos ortamındaki yaşam mücadelesinin ortaya çıkarttığı zombi-vari insanlık kırıntılarının içine doğru.


     Anka kuşunun dökülen tüylerinden kendime bir taç yapıp, kuş dili bilmenin faydalarından da yararlanarak kendimi kuşlar aleminin kraliçesi ilan ediyor ve Angela'dan özel olarak sipariş ettiğim kanatlarımı bir süperkahraman edası ile sırtıma geçirip Redbull'suz uçuyorum göklerde, Amy Winehouse görse belki kıskanır, o derece sakin bir dinginlikte. Belki de dingillikte. Desibelsiz bir şarkının çığlıkları içinde samba yapıyorum. PAOV. - desibelsiz şarkı efekti zaar ya da efekti kılığına girmiş bir casus! -


     Kafiyelerde koşuyorum. Rediflerde. Şiir kokan kelimelerde. Ya da sade bir zırvalığın içinde. Zerzavatçıdan aldığım sebzelerin ağırlık yaptığı çantamın içinde. Boynuma asılmış camdan aşağı sarkan sicimin dibinde. Likit hayallerin buharlaştığı bu ateşlerin kavurduğu hayallerin dibinde. Bir parça limon sıkıp üzerine tuzla buz edilen derinliğin, boşluktan daha az yer kaplayan insanların elinde yok olmasının bilincinde, küfürsüz küfürlerle metaforlaşan durum hikayelerinin sonucuna tanıklık etmenin üzüntüsü ve kederinin derin hançer izlerinde.


     Gel otur bu toprağın üzerine, böcek çıkmayacak diye söz veremem belki; ama gözlerini kapattığında içindeki kaosun bir anda patlayıp yok olacağını söylebilirim. Düşüncelerin savaşını en iyi uçan tekme atan kazanır! Şiddetten yana insanlar olmasak da, hiddetin peşinden koşarak soyut tavırların somutlaşıp suratımıza bir şaplak atmasını da engellemekten aciz insanlarız. Aslında insan hep aciz. Ama arsız da. Kansız değil de, kafasız çoğu zaman. Cansız değil de, kalpsiz inan. Pervanesi olmasa da insan, bu hayatta uçabilir istediği zaman.


     Gün aydınlanırken bırak, suratına da yansıtsın ışığını. Sidikli olmazsın korkma, sadece biraz gözlerin kamaşır. Sevin, zaman ilerledikçe sen değil, kötü anıların aşınır. Bazı zamanlar şeytan yürekten mutlulukları aşırır. Ama çıkış yolunda yolu karıştırıp gideceği yönü şaşırır. Ve hep bunlardan kimse yokken sırtın o ulaşılamayan noktası kaşınır. Hayat bazen ağrıtabilir başını, gayet doğaldır. Gülmeyi bilirsen sonunda, hayat üç yüz kilometre hızla kaldırıma yapışır. Kötü kadın kahkahana iyi çalış; çünkü bu anlara en çok o yakışır. 


Dinginlik demişken.

15 Nisan 2014 Salı

Gelecek Ahmaklıklara

     İcra edilen vicdani tarumarın gark edildiği insani pisliğin üzerini, okunmuş mendillerle üfleyerek kapatıyorum. Yozlaşarak yitirdiğimiz o "eski bayramlar" niteliğindeki ütopyalaşmış insanlık sahnesini, zebanilerin yolladığı ateşlerle yüreğimde söndürüyorum. Kirpiklerime sürttüğüm yağmurları, avuç içlerime akıtıp ruhuna üflüyorum bu karanlığın. Dudaklarımda biriktirdiğim bütün cümleleri, telvesine batırıp saplıyorum boğazına. Kan akıyor gözkapaklarından; ama akan kan, kendisinin değil, genç yüreklerin sökülmüş parçacıklarından.


     Yanan yürekler bir kıvılcım halinde aydınlatır geceyi, bütün mumlar yatsıya varmadan söndüğünden dolayı her yer bu kadar karanlık, belki de mumların söndüğünü fark edemeyecek kadar dibe çöktüğümüzden dolayıdır. Bilediğim sivri uçlu hayallerimi bileklerime bağlayıp örümcekleşen zihinleri kendi ağlarım ile çözesim var, birkaç satırlık aptal sözcükle beraber koşup kendimi yüz katlı bir binanın birinci katından aşağı bırakasım. Bıyıklarından zift akıtasım, zehir olup panzehrine karışasım, bir göl olup seni bu vahada susuz bırakasım; bir damla su için, bin katre gözyaşı akıttığını görmek amacıyla üzerine çöl iklimini bırakasım, çekim eklerini kenarlarından çekerek uzak diyarlara kadar bir yol inşa edip sıkıldığımda bir dolanıp geri dönesim, sonra da havada bir beşli salto atarak bu karmaşayı klas bir şekilde sonlandırasım...

 
     Ama olmaz.


     Çünkü, beşli salto diye bir olgunun mevcudiyeti, vals yapabilen bir fil ile eş değer nitelikte. Eğer yapabildiğini iddia eden varsa, nanik çekerek uzaklaşırım yanından, David Copperfield gibi yok ederim yalanını dudaklarından, bir kuş gibi kanatlanıp arşınlarım gökleri ve sihirli değneğimi çıkarıp aduketi fırlatırım suratına, az bile gelir, biraz da üzerine tuz serpmem gerekebilir hemen arkasından. Tuz serpmişken kaynamış suyun içine atıp bir yahniye evriltebilirim hatta. Karnımı doyurur, üzerine nikotin banıp yok oluşunu zevkle sindirebilirim. Soyut ifadelerle tabi, nihayetinde Hannibal'ın üçüncü dereceden yeğenin beşinci göbekten ince belli bardağı değilim. İnce belliyim; ama bardak değilim. Aslında, ince belli de sayılmam. Dur bir saniye, ben bir diyete başlayıp geliyorum..


     Bir kazananın olmayacağı bir yarışın içine itildik. Taraflar, bir taraf olabilmek için düşünmeye korktu. Balıklama atladık sonra, köpek gibi salyaları dışarı sarkıtarak çıktık. Bir köpek balığı yuttu bizi ardından... Nil Karaibrahimgil'in şarkısındaki gibi, düşmanlar vardı peşimizde; ama o düşmanlar, ideolojik saplantılara batırılan analiz yeteneğinden yoksun sığ görüşlerden ibaretti. Bizler sığamadık sığ düşüncelere ve patladık sonunda. Silah gibi. Ya da havai fişek. Bomba? Anca içimizde patlar, altı patlar, PİYU!


     - Ölüm, en acısı bu yaşanılanların. Üzerine çikolata dökerek eritemiyorsun acısını içinde. Reenkarne edemiyorsun varlığını. Her nefes alışında, sıradaki oksijeni yakalamak için yarışıyormuş gibi hissediyorsun kendini sonunda. Kirpiklerine konan yağmurları, hayatın rüzgarlarında savurarak akıtıyorsun ruhunun deli parçacıklarından. Boğazına barikat kuran hisleri, suyla geçiştiremiyorsun neticesinde. Ve yavaşça, bırakıyorsun saprofitlere ruhunu, sıyırıyorsun üzerinden tohumunu ve ekiyorsun gelecek için, gelecek ahmaklıklara.


     Ölüm bizi ayırana dek, güneş yüreğimde ateşini söndürene değin, nefesim sonuncusunu ciğerlerime bırakana kadar, ellerimdeki derman kendini ataletle asmadan, adaletle sarsılmadan, yalana sarılmadan, kafanı samana batırmadan gel. - Bu cümle sanki daha farklı başladı... -  Kirpiklerime kurduğum hamakta sallanan hayallerin ipini kemiren bir köstebek gibisin hayat, üzerine kezzap döksem kuş olup cennete uçar mısın benimle? -


     Bazı insanların varlığı, düşünme kabiliyetleri ile ters orantılı gibi. Sanki düşünse, hayat onu uçurumdan aşağı fırlatacak gibi. Fırın eldiveni takmadan tepsiye dilini banmaya zorlayacakmış gibi. Ateşin üzerinde çıplak ayaklarla koşturacakmış gibi...



Açılmayacak olsa da, açılmışçasına nostaljiyi iliklerimize aktarsak mı?

14 Şubat 2014 Cuma

Kırmızı Ojeleriyle Ambiyansı Kırmızıya Boyayan Bir Sanatçı

     Hayat, pamuk ipliği ile kendini asmaya çalışan bir karınca gibiydi. Gökyüzü, adalet yerine sadece yağmur getirirdi bizlere. Güneş, balçıkla sıvardı gözkapaklarımızı. Ve o yağan yağmur deyince kirpiklerimize, asit olup erirdi, yakardı hücrelerimizi. Ve bu gökyüzü, her gece yıldızları kapatırdı üzerimize. Üzerimizde ise, soğuktan titreyen dişlerimizin tıngırtısı. Ve içimizde, yavaşça kendi kusmuğunda boğulan kanımızın ağır çığlıkları. Bu çığlıklarda, söyleyemediğimiz bir şeyler var. Bir şeyler var bu uğultusunda eritilen mistik hallerinde hayatın. Uçan tekme atayım derken rövaşata ile hayatı ofsayta yollayan bir terzi kadar karışmış, lal olmuş hücrelerimizde kopan çığlıklar, bir melodi olup yakar kulakları apansız.


     Dengesini torktan değil güneş sisteminden kovulan Plüton'dan alan biriyim kısacası. Eskizini Tim Burton'a çizdirmeye kalkışacak kadar kararmış. Gemisi, Kraken'in ölü vücudunda sindirilen bir kaptan gibiyim. Biraz manik, biraz depresif, bir tutam da deliyim. Ruhuma sıçrayan kan pıhtılaşmadan hikayemi kağıda dökmeliyim sanırım. Çünkü zamanım, zararına açık arttırmaya sunulan bir saat gibi. Tiktakları, kösteğinden bile yavaş, derinden bir haykırışa geçip kapatıyor gözkapaklarımı.


     Hayatın dönemlerindeki gerilemenin yıkılışına kadar dayandım şimdilerde. Şiirlerim mürekkebi bitmiş kelimelerimden sıçrıyor satırlarıma. Ah edip vadettiği bütün o vahşetin sanrıları, gözbebeklerimde ninnilerle büyütülüyor. O büyüdükçe içimde, ben tükeniyorum yavaşça.


     İsmimi bahşetmeden önce, biraz sizlere bu vehamete nasıl düştüğümden bahsedeyim. Zira, mürekkebin kırmızıya dönüştüğü bu satırlar, halamın geldiğinden değil barutun deldiği yüreğimin serzenişlerinden kaynaklı. Biraz empati ile antipatik hallerinizin üzerindeki çizgiyi soyutlaştırmayı deneyelim, ne dersiniz?


     Hayatın zorluğundan yakınarak büründüğüm bu kimliğin suçunu ona yıkacak kadar âmâ değilim, çevremin ekolojik dengesindeki yıkıntıların tepesine geçmeyi ben seçtim biraz belki de. İlk göz ağrımı 21 yaşında saprofitlere armağan ettim. Ve devamında, bu titrek ellerimde bir sürü eseri yığdım humuslu toprağın killi parçacıklarına.


     Anlamışsınızdır zaten, dışa vurması pek kolay olmasa da, seri üretime geçmiş sayılmasam da, ben kırmızı ojeleriyle ambiyansı kırmızıya boyayan bir sanatçıyım; afilinden arındırırsak bir katil; afiline biraz daha banarsak yanında biraz da şair. Sizlere bir sebep - sonuç ilişkisi sunarak kendimi aklamaya çalışmayacağım. Sadece içimi dökmeye ihtiyacım var, ne kadar pis olursa olsun, bu yükten bir nebze kurtulmam gerekiyor.


- Volume atacak yazı başlangıcı yaptım sanırım; ama üşengeçlik kazanırsa bu şampiyonayı... Neyse neyse. Şalterleri atmış bir silah kabzasından fırlayan kelimelerin bigudi dansına selamlar! Ciguli ile Jigglypuff! -


Küçükken bu şarkı ile dans etmiştik... Nostaljik bir enalayzzz disssss.
Ayrıca, Skyfall, You Know My Name, Tomorrow Never Dies ve Golden Eye'a buradan selamlar. En çok Skyfall'a ama, şşşş.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Açın Toynakları

     Hepimiz google'a kendi ismimizi yazıp aratmış insanlarız, bu havayı neden kutuplardan getirip fırlatırsınız ki suratlara? Hepimiz aynı çekirdeğin lacivertleri, aynı bokların mora karışmış gri tonları değil miyiz? Değiliz tabi de, sonuçta hepimiz insanız, tek tük bir lisanı dilinde geveleyen hayalperest müsvetteler. Açın toynakları, gözlükleri çıkartmaya geliyorlar!


     Yerinde duramayıp karşı dükkanın camına uçan tekme atan kelimeler, içe katlanıp dışa yoğrulan düşünceler, durdurulmaya ve kısıtlanıp pala bıyıklara pranga ile bağlanmaya çalışılıyor. 404 Not Found'a bağlanacak düşüncesizlikler, kısa devre yapıp kıvılcımları ile sürünün tepesine şimşek çakıyor, anlamıyorlar. Neyse boşver, sen püfürle.


     Sevabına bana seradan biraz yapma iklim alır mısınız, küreselliğin ısıtıcılarına tıkacağım da, biraz da içindeki anarşist ruhun yakarışlarına tıkılacağım, sonra da yavaş yavaş bu zemini yalandan kurulu Jenga oyununu yanlış parçayı çekerek içine yıkılacağım. Eli boş gitmek olmaz, getir bakalım hemen o güneşi buraya da  yazıcıdan çıktısını alıp çerçeveleteyim ben en iyisi. Çünkü şerde kayısı, yerde nektara düşermiş. Ve yerdeki nektar, pazara kadar inermiş. -miş'li geçmiş zaman haydutları, aaa selam Mişel. -


     Günümüzde süper kahramanlık, globallikten ziyade bireyselliğe dönüşerek bütün insanlığın üzerine yayılan bir sis bulutu formunda Formula 1 oynayan bir yarış atı gibi aslında. İnsanlara "Nasılsın?" demektense, "Bugün hangi kostümü giydin?" demek daha doğru geliyor, daha pembe. Geri dönüşüm kutusuna yolladığımız kişilikleri her zaman geri yükleyemeyebiliriz. Yanlışlıkla bataryası yakılan beyinler, hücrelerini kanalizasyona bıraktığında yalanlarınız fazlasıyla nü, meyve tabağı tablosuymuşçasına.


     Zaman, nehrin içindeki ünlüsü düşen akıntıyla sürüklüyor bizleri. "Çemberimde gül oya" desek de, feleğin çemberini alıp geçiremiyoruz kafamıza kukuleta yapıp. Dart oynamayı tercih ediyoruz üzerinde, vurabiliyor muyuz dersiniz peki 12'sinden bu tahtayı? Legolas kesin vuruyordur da... Katniss ket vurmadan evirip de geçir okları bu hikayenin ortasından.


     Düdüklü tencereden fırlayıp da yayıl oksijenin içine, dağıl hücrelerin endoplazmik retikulümüne, bağır sessizce, diyet, "Bir zombi kadar açım."a tekabül edecek "Zo om be, zo om beğ, zo om be e e ö öğğ"ü. Kahrolasıca sırıtışlarını yapıştır suratlara, içinde hüzün denen meret tur atmadan. Ucundan nikotin uzatır mısın dudaklarıma, bulutların tepesinde saklambaç oynayacağız da.

Ov, selamlar Adeyyaaağl.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Düşen Bin Parçadan Puzzle

     Suratından düşen bin parçayı hangi puzzle'a uyarlayabilirim, bir söyler misin, bir şey denemem lazım. Ama acelem var da biraz, bu kaçıncı hırsızlığı zamanın artık bilmem. Bir şey soracağım, iki saniye  bakar mısınız? Buralarda bir çay durağı var mı, iki lakırtıyı dumanına batırıp göklerde gökkuşağı çizeyim, icabında yalın ayak koşarız. Loş insanlar değiliz; ama hayatlarımız bazen Fecr-i Ati'den bile daha karanlık. Yaradanlık bir iş değil; ama iki dubleyi çaktırmadan ağzıma bırak bakalım. Düşlerin içine düşerken karanlık, göğsünü açarak bandır ruhuna kalanı. Geç kalınmış bir sınavın uydurulmuş cevap anahtarı gibisin. Umudunu kahvaltıda yemiş, ayı gibi üzerine de beş bardak çay içmişsin.


     Ciddiyim bak, düşen parçalarını puzzle yapacağım ki yeri geldiğinde birleştirmeyi de bil. Çünkü sen yapmazsan, başka kimseler denemeyecek bile. Kan akacak damarda; ama hissetmeyecek bilek. Sanatı sanat için değil, halk için değil, kendim için bile değil, sırf senin için yapacağım bak. O düşen kirpiklerinden akan yaşların oluşturduğu sol anahtarında mutluluğun torununun üçüncü dereceden yeğeninin beşinci kuzenini çizeceğim sana. Endişelenme, o kadar da berbat bir ressam sayılmam.


     Fırça darbeleriyle daha fazla yaralamadan, kurşun kalemin duruluğunda akıtacağım seni. Silgiyle deşmeden yüreğini, itinayla karalayacağım, korkma. Bir dokunuşta, horona kaldıracağım ruhunu. Bir titretişte kalemi, gölgelendirdiğim kirpiklerine bir parça tebessüm sindireceğim. Parçaları birleştirmek için, bazı yerlerde spontane girişeceğim. İsmini de "Çilek, Mevsiminden Fırlayıp Da Gel" koyup, bulutlardan sana eseceğim. Metaforladığı ise, çilek senken mevsimin o eski hal, tavırların. Yo yanlış anlama, ben kırılmadım da, sen fazlasıyla yanıldın, akabinde yaralandın, karalandın ve sanırım az biraz da paralandın.


     Hala inanmıyor musun? Tamam, kirpiklerini at yelesinden çizeceğim, sen kaşındın. Ama, bitince peki, yanaşıp da biraz gülümser misin? Mevsiminden fırlayıp mis kokunla "Ben burdayım." der misin? Biraz çay var, içer misin? Bergamotlu hem de, sen otları seversin.


 Ardından, Barcelona - Real Madrid diyesim geliyor, soriğ.

17 Ocak 2014 Cuma

Filleri Sevin, Bir Onlar Hortumlamaz

     Bir kibrit yakıp yağmuru ateşe vermeye çalışan bir Adele melodisine evrimleşesi geliyor insanın. Neşesi içine kaçıyor ve derecesi, dereceli silindirle bile ölçülemeyecek hale geliyor. Kısa cümlelere mahkum olup, Şebnem Ferah'a bir atıfta bulunuyor fark etmeden. - yor'lu şimdiki zaman yanılsamalarında zamanın içinde ilerli li yor. -
 

     Ama ben, kısa cümlelerin fink attığı bu paragrafların ortasında Road Runner gibi dinamitten kaçmaya çalışıyorum, keyfimi kahyasından ayırıp kara kedi figüründe dans ediyorum ortalarında, perende atarak uzaklaşmayı amaçlıyorum kafasından. PAT. Yere düşüş değil, göğe yükseliş sesi efekti bu. Amaan, efektleri bir kenara ayıralım şöyle, pirinç ayıklar gibi, biri yatağında gece sayıklar gibi. Senin hissettiğin hangi ses cümbüşünden fırlayıp kıvrılıyor yüreğine, bir fısıldasana. Hayat, seslerini zihinden geçen arabaların kornalarından değil yürekten aldığı melodilerin nota zulalarından çıkartıp enstrümental formda bilinçaltının orkestrasına çaldırır, hissetmesini bilirsen arada iki piyano dokunuşunda onu sana yaşatır ve içinde yoğurt kıvamında yoğurarak seni huzurun 12'sinin ortasına fırlatırmış. Vokali sen olmazsan, bütün şarkılar güzel. - Tenzihleri tenzih ederim tabi. -


     Bu bulandığın, geriye düşmüş zekanın sinek ısırığı boyutuna dönüşmüş devasa kırıntılarının; karga sesinle söylemeye çalıştığın Kate Bush şarkılarının; nikotinsiz sigaravari tavırlarının; çiftçisi olmadan meyvesini çaldığın haram lokmalarının; söyledikçe sömürdüğün o tatlı söz oyunlarının; karambolde kapişonundan çıkartıp fırlattığın kalleş kurşunlarının; inanması dahi eğlenceli olmayan yalanlarının; suratında eğri duran maskenin, akan maskarasanın; maskaralığa dönen alelade işlenmiş adi suçlarının - Ve geri kalanı parmaktan sonra... - üzerinden bir kamyon dolusu fil geçsin, boyasız. Sahi, bir kamyona kaç fil sığabilir ki? Beygiri içine tıkıştırdığınız arabalarınız, fil olursa daha sevimli, bence daha sevim. Filleri sevin. Hortum olup almaz sizleri içeri. Hortumlamazlar yani. Bir tek onlar, hortumlamazlar sizi. HORTUM. HORR.


     Geri vitese almış gibisin hayatı, üçe takıp dörtle dans etsene be, hayatım. Yo bu sefer saklayamadın benden, gece görüşü gözlüklerimle deştim içini ve kaçırmaya çalıştım o hüzün dolu hislerini senden. Kanadını cami avlusuna bırakan bir kuş gibisin, uçmaktan dahi vazgeçmiş. Kaçamazsın artık yaşamaktan, daha fazla direnme ve gülümse artık, şapşal.


     Klavye akıp gidiyor bu ekseni kayık doğruların üzerinde, ben de peşinde Jerry'i kovalayan Tom gibi koşup savruluyorum, istemli. Cebimde ne varsa döküyorum önüne hayatın, bir baksana ne kaldı? Hiç olmayanların hatırası, biriktirdiğin hayallerin yok olmuş tortusu, koşun yangın var gari hanımlar, ben müendisim açılın ateşin sıçrayış menzilini hesaplayıp rüzgara çarparak içinden geçireceğim zamanı. Ama her yangını hesaplayamazsın, bazen kıvılcımları gizlice dağlanır.


     Kop gel şu iç içe geçmiş doğruların sürüleşmiş koyun psikolojisinden. Türevinde nice integraller gizli, sen görmek istersen karşında hepsi çırılçıplak. Göz görmeyi bilince, ruhlarımızın kataraktları akar gider, hatta yerine çikolatalı sufle bile ikram eder. Düşün bir az, görüntülerini kafanın içinde canlandır ve oturup yıkılışlarını seyret, domino taşını atıp kafalarına bu iskambil destesinden bir kağıt seç ve bırak, tahmin etsin bu hayat. Nasılsa bilemeyip rezil olacak, sen gülümsediğinle kal.


     Bozuk bir plak gibi değil, iğnesi kırılan bir pikap gibi değil, bir duble sevda gibi eğil, bir nebze kitap gibi seyirt, bir katre yağmur gibi sevin, bir avuç hatıra gibi gerin ve tokatı yapıştır suratına; çünkü azına değil çoğuna talibiz bizler.


Gözlerini sansürlesen iyi kız aslında.
Cırtlaklığın güzelliği. 
Biz de cırlıyoruz, acaba böyle çıkar mı ki?

13 Ocak 2014 Pazartesi

Tabuları Yıkmazsan, Tabutunu Yakarlar

     Kahramanlaştırma ihtiyaçlarımızdan sezeryanla aldırılan karakterlerin içsel derinliklerden mahrum oluşlarının zihin projeksiyonuna yansıyışlarındaki savruluşların bilinçaltındaki yan etkilerinin çapraz iç bükeylerinden çıkarılan sonuçlardan anlaşılabileceği üzre, üzüm üzüme baka baka değil farkında olmadan zihnine aldıkları ile kararır, eğer üzüm üzümlüğünü bilse kimse onu karartamaz aksine kendi kendini aydınlatır. MI?


     Zat-ını farkından çıkartıp topladığı tavrını ortadan böldüğünde elinde kalan bir soğan cücüğünden fazlası olması gerekirken, salaşça saldığı saçaklaşmış benliğinin parçalarını kaybettiğinden dolayı hortkulukların baskınına maruz kalarak Voldi-toytoylaşır insan. Yahu, haybeden gelmişsiniz zaten nasıl kaybeden olabilirsin ki? Kafana tokmakla vurmadan bu davayı kendi lehine sonuçlandır, haydi git şuradan, gözüm görmesin o mezarlaşmış, Azrail'i gelmeden kendini ölüme terk etmiş suratını. En büyük güzellik, tebessümünde saklı. Elma dersen hortlatırsın, armutla elinden kaçırır. Kiviyle biraz canlandırırsın, portakalla ortadan patlatır. Ve kahkahaya evrimleşen tebessümlerinden bir bukle de kenara ayırıp geleceğe stoklar ve zamanı gelince de usulca zulanı kaldırıp oradan ayırdığın tadımlık kahkahaları yudumlar ve içine akıtırsın. Sonra bakarsın ki bayatlamış, ulan manyak o zulalanır mı hiç?


     - Bazen içinde kalınca, bağırsan kalınca, duyarlar mı acaba, bakarlar mı senin tarafına? İçince yanında, yalınca kağıtta, karınca yazınla yazdıkların olabilir fazlaca kaba. Bak, gülünce korkmadan, sevince olmadan, serince utanmadan elindekiler olur bir kovan. Bir şeyler var, saklı gizli sandığın, görülüyor suratından fark edince baktığın. Yaktığın kağıtlar bir tsunami belirtisi, kaşarım olup bu köftenin üzerine erir misin? Gülümseyince aslında herkesten sevimlisin, o dertler keder olup dişlerine serilmesin. -


     Diyesim de gidesim, gitmeyip de geri gelesim, melodilerin içinden koşarak dans edesim sonra beceriksizce yere kapaklanıp sakarlık seremonisinin son çizgisini ödünç alınmış birkaç saltoyu havaya atarak finale bağlayasım... Bir şeyler diyesim var da, ne olduklarını çözmem için bir bilimsel hesap makinesi ile psikanlistik düşünceyi zihnimin kurnaz derinliklerindeki bilinç katmanlarına yerleştirmem lazım. Bazen süperman, bazen he-man, bazen de bir Nil Karaibrahimgil şarkısı olmak lazım. Lazımlığı suratına boşaltmadan, birazcık gülmek lazım.


     Tabuları yıkmazsan sonunda tabutunu yakarlar. Kömürü tutmayı bilmezsen elinde, altınını senden kolay aşırırlar. Üçüncü tekile dönüşmek istemiyorsan hayatında, birazcık daha sarıl ona. Ya da uçan tekmeyi geçir kafasına ki anlasın, anlasın da fazla bağırmasın, bağırmasın da üçyüzelli kilometre uzaklıktaki bir evin üzerinden kafasını aşağı fırlatsın. Bu paragrafa başlarken bir şeyler diyesim vardı da, unuttum sanırım...


Neyse.


     Eyvolientestereon diyerek içindeki İspyanyolu "eyvallah"tan çıkaran insanlar, küreselliği kafa küresinden kürek kemiklerine kadar yaşamayı fazlasıyla benimsemiş ve ortak bir lehçeye dönük spontane gelişim süreçlerinden kendilerini kendileri etkilemiş zannımca, sevimli zanlılar. He, dipimsi not; BM, yanına W gelince güzel. Gerisi hep bahane.


     Yorgun sözcükler, uykuya dalmak istediklerinde bir nini fısıldanır kulaklarına. O ninni de, "haydililillililli lilli lilli yar"... kafiyesel vicdaansızlık. Bir sessizce yaklaş ve dinle, buralar fazlasıyla kafayı yiyik.


Ateş etme, Fetty alınır sonra.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Sarmaşıklaşarak Tarzan'a Selam Çakan Kelimeler

     Başa saplanıp ölümcül bir hançere dönüşerek sinir uçlarında kendi heavy-metal konserini veren sincapların kafa sallayışlarıyla bir ağrıya dönüşen zihin karalamacasının çevresinde dolandığı günlerin ortasından bir yerlerden, belki de çeyreğinden, Zenci Gırtlaklı Sincap'a selamlar!


      Zamanın kırlangıçlardan çaldığı kırılmış huzur taneciklerini saniye sarkacının celladına hediye olarak verdiği günlerin bertaraf ettiği zaman yanılsamalarından kaçarcasına ileriye doğru koşuşunu uzun cümlelerin ardındaki derin vurdumun duyularındaki duyarsızlığa gizlerken klavye, giderek değişen günümüz hiyerarşişinin bazı kesimlerin akına bulanmaya çalışışını görmekten kendini alamaz yine de, vuran duyar da bir şey yapamaz cinslerinden günlerdeyiz yine. Anlamak için bakmaktan ötesine ihtiyaç duyuyoruz. Anlamak için alıp kafasını klozet kapağına çarpılası günler.


      Of, söylenilmek istenirken bir ana fikre bağlanma kaygısına dönüştüğünden dolayı anlamının derinliklerini kaybeden ve bu kaybı içinde bir yasla kutlayan kelimeler, arka fonlarına aldıkları Jamie Cullum ile dans ederken bir anda kendilerini Cem Karaca'nın "Hayat ta hiçbiir şeyiiim az olmadıı senin kadaaar." - melodik okunası - deyişindeki o iç ürperticilikte bulurken, şaşkın ördek yavrusuna dönüşüp bir martıya evrimleşerek kendilerini yatay çizdirip dikey okuturken "görünenin gerçekle alakasızlığı"na bir göz kırpmaya çalışırlar kendilerince, görebilene.


      Kelimelere dökülmese bile varlığı hep bir yerlerde olduğu bilinen o şeylerin, "şey"leştiği ve somutlaştırılamadığı zamanlardan, zararlarını gözlerimizin ortasında işleyip kârlarını cep içi ceplerine gizlediklerinden, kömür gibi yanan bir melodiye doğru gidesi geliyor klavyenin sonunda "of" diyerek.


      Mahrum olduğu mahsun hallerin mahmurluğunu anlayamadığından dolayı akreplere inip onları benjo-laştıran ve sonunda zihinleri aptallaştırmaya çalışan, bu aptallığı ahalinin önünde bir Karagöz-Hacivat oyununa mâl etmeye uğraşırken daha da göze sokuşturan bıyıklarının arasına kan bulaşmış, okunmuş mendil uzatayım mı?


     İstifini ziftten ayırıp zikrine aktaramadıkça insanlar, ütopya devam edecek uçuşan zihinlerin kanat çırpışlarında. Ah, kavramlara takılarak onların altında ezilen ruhları patlican ezmesi kıvamına gelen insanlar, kuşların tepesinde başka diyarlara göç etme fikrine ne kadar uzaklıktasınız? Bir itiverelim itinaylan, vuralım kafalara davaylan, lan lan...


     Ümitlerini koynuna alan bir melodinin geçmişten fırlayıp kulaklarımızda eski bir dost gibi ağırlanmasının getirdiği hafif tebessümler, kasetten fırlayan o ezgisel kırıntılar, takip edersek bizi, zihnimizin şekerden evine ulaştırabilir, belki de, kim bilir?


     Şarkıları eskiten yapım zamanları değil, dönemi yaşanmışlıklarına dair taşıdığı izlerdir. Bu yüzdendir ki, yıllanmış o şarkılarla buluşunca şahsımıza münasip ruh çizgilerimiz, zaman makinesine binip kendini o dönemin dönemeçlerinden dönüp çılgın profesörü bulacakmış gibi hisseder. - Dönemsel başarı yakalamak amacıyla parasal kaygılarla ortaya çıkan angutsal şarkıları bir kenara ayıralım, onlar çıktıklarıgüneskiyen-gillerden. -

     Tık sesleri ile yükselen melodilerin kulaklardaki pası silişlerini bir vals ile taçlandırmalarına o zaman! Hoşça değil, boşça değil, boşnakça değil, tebesümle kalın.


    - Sarmaşıklaşarak Tarzan'a selam çakan zihin hücrelerinin içinde saklambaç oynayan o düşünceler, sobelenmek için doğru zamanı bekler, o yüzden boşa arama. 3'e kadar sayıp elindeki zarı at, belki Jumanji bu sefer senden taraf olur. Tarzan, çak bir beşlik. -



Nostalji demişken, küçüklük şarkılarından, kliplerinden.