22 Ocak 2014 Çarşamba

Düşen Bin Parçadan Puzzle

     Suratından düşen bin parçayı hangi puzzle'a uyarlayabilirim, bir söyler misin, bir şey denemem lazım. Ama acelem var da biraz, bu kaçıncı hırsızlığı zamanın artık bilmem. Bir şey soracağım, iki saniye  bakar mısınız? Buralarda bir çay durağı var mı, iki lakırtıyı dumanına batırıp göklerde gökkuşağı çizeyim, icabında yalın ayak koşarız. Loş insanlar değiliz; ama hayatlarımız bazen Fecr-i Ati'den bile daha karanlık. Yaradanlık bir iş değil; ama iki dubleyi çaktırmadan ağzıma bırak bakalım. Düşlerin içine düşerken karanlık, göğsünü açarak bandır ruhuna kalanı. Geç kalınmış bir sınavın uydurulmuş cevap anahtarı gibisin. Umudunu kahvaltıda yemiş, ayı gibi üzerine de beş bardak çay içmişsin.


     Ciddiyim bak, düşen parçalarını puzzle yapacağım ki yeri geldiğinde birleştirmeyi de bil. Çünkü sen yapmazsan, başka kimseler denemeyecek bile. Kan akacak damarda; ama hissetmeyecek bilek. Sanatı sanat için değil, halk için değil, kendim için bile değil, sırf senin için yapacağım bak. O düşen kirpiklerinden akan yaşların oluşturduğu sol anahtarında mutluluğun torununun üçüncü dereceden yeğeninin beşinci kuzenini çizeceğim sana. Endişelenme, o kadar da berbat bir ressam sayılmam.


     Fırça darbeleriyle daha fazla yaralamadan, kurşun kalemin duruluğunda akıtacağım seni. Silgiyle deşmeden yüreğini, itinayla karalayacağım, korkma. Bir dokunuşta, horona kaldıracağım ruhunu. Bir titretişte kalemi, gölgelendirdiğim kirpiklerine bir parça tebessüm sindireceğim. Parçaları birleştirmek için, bazı yerlerde spontane girişeceğim. İsmini de "Çilek, Mevsiminden Fırlayıp Da Gel" koyup, bulutlardan sana eseceğim. Metaforladığı ise, çilek senken mevsimin o eski hal, tavırların. Yo yanlış anlama, ben kırılmadım da, sen fazlasıyla yanıldın, akabinde yaralandın, karalandın ve sanırım az biraz da paralandın.


     Hala inanmıyor musun? Tamam, kirpiklerini at yelesinden çizeceğim, sen kaşındın. Ama, bitince peki, yanaşıp da biraz gülümser misin? Mevsiminden fırlayıp mis kokunla "Ben burdayım." der misin? Biraz çay var, içer misin? Bergamotlu hem de, sen otları seversin.


 Ardından, Barcelona - Real Madrid diyesim geliyor, soriğ.

17 Ocak 2014 Cuma

Filleri Sevin, Bir Onlar Hortumlamaz

     Bir kibrit yakıp yağmuru ateşe vermeye çalışan bir Adele melodisine evrimleşesi geliyor insanın. Neşesi içine kaçıyor ve derecesi, dereceli silindirle bile ölçülemeyecek hale geliyor. Kısa cümlelere mahkum olup, Şebnem Ferah'a bir atıfta bulunuyor fark etmeden. - yor'lu şimdiki zaman yanılsamalarında zamanın içinde ilerli li yor. -
 

     Ama ben, kısa cümlelerin fink attığı bu paragrafların ortasında Road Runner gibi dinamitten kaçmaya çalışıyorum, keyfimi kahyasından ayırıp kara kedi figüründe dans ediyorum ortalarında, perende atarak uzaklaşmayı amaçlıyorum kafasından. PAT. Yere düşüş değil, göğe yükseliş sesi efekti bu. Amaan, efektleri bir kenara ayıralım şöyle, pirinç ayıklar gibi, biri yatağında gece sayıklar gibi. Senin hissettiğin hangi ses cümbüşünden fırlayıp kıvrılıyor yüreğine, bir fısıldasana. Hayat, seslerini zihinden geçen arabaların kornalarından değil yürekten aldığı melodilerin nota zulalarından çıkartıp enstrümental formda bilinçaltının orkestrasına çaldırır, hissetmesini bilirsen arada iki piyano dokunuşunda onu sana yaşatır ve içinde yoğurt kıvamında yoğurarak seni huzurun 12'sinin ortasına fırlatırmış. Vokali sen olmazsan, bütün şarkılar güzel. - Tenzihleri tenzih ederim tabi. -


     Bu bulandığın, geriye düşmüş zekanın sinek ısırığı boyutuna dönüşmüş devasa kırıntılarının; karga sesinle söylemeye çalıştığın Kate Bush şarkılarının; nikotinsiz sigaravari tavırlarının; çiftçisi olmadan meyvesini çaldığın haram lokmalarının; söyledikçe sömürdüğün o tatlı söz oyunlarının; karambolde kapişonundan çıkartıp fırlattığın kalleş kurşunlarının; inanması dahi eğlenceli olmayan yalanlarının; suratında eğri duran maskenin, akan maskarasanın; maskaralığa dönen alelade işlenmiş adi suçlarının - Ve geri kalanı parmaktan sonra... - üzerinden bir kamyon dolusu fil geçsin, boyasız. Sahi, bir kamyona kaç fil sığabilir ki? Beygiri içine tıkıştırdığınız arabalarınız, fil olursa daha sevimli, bence daha sevim. Filleri sevin. Hortum olup almaz sizleri içeri. Hortumlamazlar yani. Bir tek onlar, hortumlamazlar sizi. HORTUM. HORR.


     Geri vitese almış gibisin hayatı, üçe takıp dörtle dans etsene be, hayatım. Yo bu sefer saklayamadın benden, gece görüşü gözlüklerimle deştim içini ve kaçırmaya çalıştım o hüzün dolu hislerini senden. Kanadını cami avlusuna bırakan bir kuş gibisin, uçmaktan dahi vazgeçmiş. Kaçamazsın artık yaşamaktan, daha fazla direnme ve gülümse artık, şapşal.


     Klavye akıp gidiyor bu ekseni kayık doğruların üzerinde, ben de peşinde Jerry'i kovalayan Tom gibi koşup savruluyorum, istemli. Cebimde ne varsa döküyorum önüne hayatın, bir baksana ne kaldı? Hiç olmayanların hatırası, biriktirdiğin hayallerin yok olmuş tortusu, koşun yangın var gari hanımlar, ben müendisim açılın ateşin sıçrayış menzilini hesaplayıp rüzgara çarparak içinden geçireceğim zamanı. Ama her yangını hesaplayamazsın, bazen kıvılcımları gizlice dağlanır.


     Kop gel şu iç içe geçmiş doğruların sürüleşmiş koyun psikolojisinden. Türevinde nice integraller gizli, sen görmek istersen karşında hepsi çırılçıplak. Göz görmeyi bilince, ruhlarımızın kataraktları akar gider, hatta yerine çikolatalı sufle bile ikram eder. Düşün bir az, görüntülerini kafanın içinde canlandır ve oturup yıkılışlarını seyret, domino taşını atıp kafalarına bu iskambil destesinden bir kağıt seç ve bırak, tahmin etsin bu hayat. Nasılsa bilemeyip rezil olacak, sen gülümsediğinle kal.


     Bozuk bir plak gibi değil, iğnesi kırılan bir pikap gibi değil, bir duble sevda gibi eğil, bir nebze kitap gibi seyirt, bir katre yağmur gibi sevin, bir avuç hatıra gibi gerin ve tokatı yapıştır suratına; çünkü azına değil çoğuna talibiz bizler.


Gözlerini sansürlesen iyi kız aslında.
Cırtlaklığın güzelliği. 
Biz de cırlıyoruz, acaba böyle çıkar mı ki?

13 Ocak 2014 Pazartesi

Tabuları Yıkmazsan, Tabutunu Yakarlar

     Kahramanlaştırma ihtiyaçlarımızdan sezeryanla aldırılan karakterlerin içsel derinliklerden mahrum oluşlarının zihin projeksiyonuna yansıyışlarındaki savruluşların bilinçaltındaki yan etkilerinin çapraz iç bükeylerinden çıkarılan sonuçlardan anlaşılabileceği üzre, üzüm üzüme baka baka değil farkında olmadan zihnine aldıkları ile kararır, eğer üzüm üzümlüğünü bilse kimse onu karartamaz aksine kendi kendini aydınlatır. MI?


     Zat-ını farkından çıkartıp topladığı tavrını ortadan böldüğünde elinde kalan bir soğan cücüğünden fazlası olması gerekirken, salaşça saldığı saçaklaşmış benliğinin parçalarını kaybettiğinden dolayı hortkulukların baskınına maruz kalarak Voldi-toytoylaşır insan. Yahu, haybeden gelmişsiniz zaten nasıl kaybeden olabilirsin ki? Kafana tokmakla vurmadan bu davayı kendi lehine sonuçlandır, haydi git şuradan, gözüm görmesin o mezarlaşmış, Azrail'i gelmeden kendini ölüme terk etmiş suratını. En büyük güzellik, tebessümünde saklı. Elma dersen hortlatırsın, armutla elinden kaçırır. Kiviyle biraz canlandırırsın, portakalla ortadan patlatır. Ve kahkahaya evrimleşen tebessümlerinden bir bukle de kenara ayırıp geleceğe stoklar ve zamanı gelince de usulca zulanı kaldırıp oradan ayırdığın tadımlık kahkahaları yudumlar ve içine akıtırsın. Sonra bakarsın ki bayatlamış, ulan manyak o zulalanır mı hiç?


     - Bazen içinde kalınca, bağırsan kalınca, duyarlar mı acaba, bakarlar mı senin tarafına? İçince yanında, yalınca kağıtta, karınca yazınla yazdıkların olabilir fazlaca kaba. Bak, gülünce korkmadan, sevince olmadan, serince utanmadan elindekiler olur bir kovan. Bir şeyler var, saklı gizli sandığın, görülüyor suratından fark edince baktığın. Yaktığın kağıtlar bir tsunami belirtisi, kaşarım olup bu köftenin üzerine erir misin? Gülümseyince aslında herkesten sevimlisin, o dertler keder olup dişlerine serilmesin. -


     Diyesim de gidesim, gitmeyip de geri gelesim, melodilerin içinden koşarak dans edesim sonra beceriksizce yere kapaklanıp sakarlık seremonisinin son çizgisini ödünç alınmış birkaç saltoyu havaya atarak finale bağlayasım... Bir şeyler diyesim var da, ne olduklarını çözmem için bir bilimsel hesap makinesi ile psikanlistik düşünceyi zihnimin kurnaz derinliklerindeki bilinç katmanlarına yerleştirmem lazım. Bazen süperman, bazen he-man, bazen de bir Nil Karaibrahimgil şarkısı olmak lazım. Lazımlığı suratına boşaltmadan, birazcık gülmek lazım.


     Tabuları yıkmazsan sonunda tabutunu yakarlar. Kömürü tutmayı bilmezsen elinde, altınını senden kolay aşırırlar. Üçüncü tekile dönüşmek istemiyorsan hayatında, birazcık daha sarıl ona. Ya da uçan tekmeyi geçir kafasına ki anlasın, anlasın da fazla bağırmasın, bağırmasın da üçyüzelli kilometre uzaklıktaki bir evin üzerinden kafasını aşağı fırlatsın. Bu paragrafa başlarken bir şeyler diyesim vardı da, unuttum sanırım...


Neyse.


     Eyvolientestereon diyerek içindeki İspyanyolu "eyvallah"tan çıkaran insanlar, küreselliği kafa küresinden kürek kemiklerine kadar yaşamayı fazlasıyla benimsemiş ve ortak bir lehçeye dönük spontane gelişim süreçlerinden kendilerini kendileri etkilemiş zannımca, sevimli zanlılar. He, dipimsi not; BM, yanına W gelince güzel. Gerisi hep bahane.


     Yorgun sözcükler, uykuya dalmak istediklerinde bir nini fısıldanır kulaklarına. O ninni de, "haydililillililli lilli lilli yar"... kafiyesel vicdaansızlık. Bir sessizce yaklaş ve dinle, buralar fazlasıyla kafayı yiyik.


Ateş etme, Fetty alınır sonra.

11 Ocak 2014 Cumartesi

Sarmaşıklaşarak Tarzan'a Selam Çakan Kelimeler

     Başa saplanıp ölümcül bir hançere dönüşerek sinir uçlarında kendi heavy-metal konserini veren sincapların kafa sallayışlarıyla bir ağrıya dönüşen zihin karalamacasının çevresinde dolandığı günlerin ortasından bir yerlerden, belki de çeyreğinden, Zenci Gırtlaklı Sincap'a selamlar!


      Zamanın kırlangıçlardan çaldığı kırılmış huzur taneciklerini saniye sarkacının celladına hediye olarak verdiği günlerin bertaraf ettiği zaman yanılsamalarından kaçarcasına ileriye doğru koşuşunu uzun cümlelerin ardındaki derin vurdumun duyularındaki duyarsızlığa gizlerken klavye, giderek değişen günümüz hiyerarşişinin bazı kesimlerin akına bulanmaya çalışışını görmekten kendini alamaz yine de, vuran duyar da bir şey yapamaz cinslerinden günlerdeyiz yine. Anlamak için bakmaktan ötesine ihtiyaç duyuyoruz. Anlamak için alıp kafasını klozet kapağına çarpılası günler.


      Of, söylenilmek istenirken bir ana fikre bağlanma kaygısına dönüştüğünden dolayı anlamının derinliklerini kaybeden ve bu kaybı içinde bir yasla kutlayan kelimeler, arka fonlarına aldıkları Jamie Cullum ile dans ederken bir anda kendilerini Cem Karaca'nın "Hayat ta hiçbiir şeyiiim az olmadıı senin kadaaar." - melodik okunası - deyişindeki o iç ürperticilikte bulurken, şaşkın ördek yavrusuna dönüşüp bir martıya evrimleşerek kendilerini yatay çizdirip dikey okuturken "görünenin gerçekle alakasızlığı"na bir göz kırpmaya çalışırlar kendilerince, görebilene.


      Kelimelere dökülmese bile varlığı hep bir yerlerde olduğu bilinen o şeylerin, "şey"leştiği ve somutlaştırılamadığı zamanlardan, zararlarını gözlerimizin ortasında işleyip kârlarını cep içi ceplerine gizlediklerinden, kömür gibi yanan bir melodiye doğru gidesi geliyor klavyenin sonunda "of" diyerek.


      Mahrum olduğu mahsun hallerin mahmurluğunu anlayamadığından dolayı akreplere inip onları benjo-laştıran ve sonunda zihinleri aptallaştırmaya çalışan, bu aptallığı ahalinin önünde bir Karagöz-Hacivat oyununa mâl etmeye uğraşırken daha da göze sokuşturan bıyıklarının arasına kan bulaşmış, okunmuş mendil uzatayım mı?


     İstifini ziftten ayırıp zikrine aktaramadıkça insanlar, ütopya devam edecek uçuşan zihinlerin kanat çırpışlarında. Ah, kavramlara takılarak onların altında ezilen ruhları patlican ezmesi kıvamına gelen insanlar, kuşların tepesinde başka diyarlara göç etme fikrine ne kadar uzaklıktasınız? Bir itiverelim itinaylan, vuralım kafalara davaylan, lan lan...


     Ümitlerini koynuna alan bir melodinin geçmişten fırlayıp kulaklarımızda eski bir dost gibi ağırlanmasının getirdiği hafif tebessümler, kasetten fırlayan o ezgisel kırıntılar, takip edersek bizi, zihnimizin şekerden evine ulaştırabilir, belki de, kim bilir?


     Şarkıları eskiten yapım zamanları değil, dönemi yaşanmışlıklarına dair taşıdığı izlerdir. Bu yüzdendir ki, yıllanmış o şarkılarla buluşunca şahsımıza münasip ruh çizgilerimiz, zaman makinesine binip kendini o dönemin dönemeçlerinden dönüp çılgın profesörü bulacakmış gibi hisseder. - Dönemsel başarı yakalamak amacıyla parasal kaygılarla ortaya çıkan angutsal şarkıları bir kenara ayıralım, onlar çıktıklarıgüneskiyen-gillerden. -

     Tık sesleri ile yükselen melodilerin kulaklardaki pası silişlerini bir vals ile taçlandırmalarına o zaman! Hoşça değil, boşça değil, boşnakça değil, tebesümle kalın.


    - Sarmaşıklaşarak Tarzan'a selam çakan zihin hücrelerinin içinde saklambaç oynayan o düşünceler, sobelenmek için doğru zamanı bekler, o yüzden boşa arama. 3'e kadar sayıp elindeki zarı at, belki Jumanji bu sefer senden taraf olur. Tarzan, çak bir beşlik. -



Nostalji demişken, küçüklük şarkılarından, kliplerinden.