22 Eylül 2014 Pazartesi

Oksijenle Dans Ederken Karbondioksidi Kıskandıran Müzik Sesleri

     Bazen delirecek gibi oluyorum, beynimin kıvrımlarından kıvılcımlar çıkıp oksijeni yakarak ekolojik dengenin ortasına bir ateş düşürüyor sanki. Sonra anlıyorum, dinlediğim şarkının damarlarıma enjekte ettiği adrenalinin etkisinden oluyormuş hep. Deli gibi derilerimden dışarı fışkırıyor enerjilerim. Yıkasım geliyor bütün engelleri, elimde Jenga, ben bir manik, ben bir deli, ben bir depresif.


     Şarkılar geçiyor, değişmiyor bu deli halleri halet-i ruhiyemin derinlerindeki ruh serzenişlerinin. Temposu düşmüyor bir türlü, sanki ocakta kaynatılıyor gibi hücrelerim. Titreşime alınmış bir telefon gibi yerinde duramıyor alyuvarlarım. Son bir çağrı ödemeli atıyor, bu hayatın anlamanı arayan ve bu kumarda bütün varını yoğunu kaybetmiş tarafım. Kelimeler yerinde duramayıp camdan aşağı atlayınca duruyor zaman. Çok yanlış anlamışız anladıklarımızı sandıklarımızı, sandıklara attıklarınız hepimizin beynini yakanların bıyıklarındaki çığlıklarımız. YA!


     Kelimelerin bir anlam olmak için kıvrıldığı bu köşede, bulmacanın çengellerinden asılıyorum yakasına bu hayatın. Parçalıyorum duvarları, karşımdaki manzara öncekine göre daha kötü gibi. Matrix'ten dışarı atlayınca benliğim, gerçeklik bir kılıç olup saplanıyor kalbimden içeri. Kavramsal bir karmaşanın içinde yalpalıyor ayaklarım, ayağına kıymık batmış bir kedi gibi çırpınıyor dışarı çıkmak için çığlıkları bu karanlıkların.


     Yatsıya kadar yanan bir mumun gölgesinde hayatını heba etmiş gibi bir hali vardı bu sabahların. Sigaranın ilk dumanlarıyla bertaraf edilen sessiz bir havası. Sonra yavaşça kaybolan kurgusunun içinde yoğrulmuş eşsiz bir kafa patlaması. Kafada çalınan "haydi beni güldür biraz" melodileriyle seslenişe geçen aksi ve nalet bir hazımsızlık problemi. Sonra gerisinde biraz Gargamel'in burnu kaçmış eğrilmiş hayalleri. Voldemort'un burun deliklerinden içeri giren havanın o eşsiz talihi...


     Biraz müzik, dudaklardan fırlayıp oksijenle dans ederken karbondioksidi kıskandırıyor. Ruh gıdasını sessizlikten almaya çalışırken cırtlak bir melodiyle damardan çekiyor sanki. Aralanıyor sessizlik sonra, öylesine gelip birkaç kelime söylüyor, sahte selamlar ve kahpe yalanlarla süslediği maskesini bir tablo gibi sergilemekten çekinmeyen insanların gürültüsüyle ortadan üçe bölünüyor. Her parçasını hüzünle toparlarken içine karamelli dondurma koyuyor ki biraz ağzı tatlansın. Büyük bir gürültüyle içindeki endorfin fişek gibi gözlerinden patlasın ve bütün sesler sessizleşince en güzel sesi kendi kulaklarında çınlatıp dudaklarından akıtsın aşağı. Ya bir şey soracağım, durdurun zamanı, haydi biraz dürüst olalım, gökyüzü düşüyormuş gibi hissettiğimiz o anlarda bu hayat bize neden uçurtmasını yollamadı? Peki peki neden, aslında hayatın draması daha derinden sarsarken dizilerdeki aptal hüzünlerin imite edilmiş klişesine aldandık? Peki peki, anladık, sen neymişsin be abi, aaaa! 
     Haydi el altından elleri kaldır, sel almadan sözlerini cımbızla dudaklarından aldır ki sesini duyur bütün bu semaları kaplamış aydınlık dünyanın savrulan insanlarına. 




Nostaljik-Nil kuşağından,
sevimli bir parça gelsin o zaman.


PS - pastasız sesler - : Blogta yazılarını takip ettiklerime baktığımda içimde "Eskilerden kim kaldı?"cı bir trip yükseldi ya da benim eskilerimden, eskimemiş o eskilerden, ya herkes çekip gitmiş eskilerden ya da yazmıyor eski telden. Hatta ben de; ama çaktırma blogspot, istediğim kadar söylenebilirim "Buralar eskiden dutluktu." diye. Zaten fazlasıyla da azlardı; fakat fark ettim de şimdi neredeyse yok hiçbiri. Belki de hepsi benim hayalimin ürünüydü de aslında yohlardı? Hayat bazen deliliği yoklardı ya, belki o de o hesaptı bu blogun kafası. Aman haydi ellerini kaldır da aksın Nil'in nostaljik tınıları, ekstra large'ları ya da yoksa eğer kafası olmayan kafaları.

20 Eylül 2014 Cumartesi

Belirsizliğin Belirtecinde Beliren Bir Şeyler

     Sahneye çıkmak için değil, sahnedeki şarlatanları sahneden atmaya geldim. A, selamlar! Hardcore bir şarkıdaki atarlı söz gibi deli dolu geldim. Naber ya? Sözcüklerin anlamlarını gördüklerimin anlamsızlığıyla düete kaldırıp anka kuşuyla beraber semaları aşmaya geldim. Ah, bu yalanlar! Belirsizliğin belirtecinde beliren belirsiz bezginlikleri benzinle değil, betimlemelerimle yakmaya geldim. Aman ya! Asonans ile aliterasyonu dansa kaldırıp vals diye çifte telli oynatmaya geldim. Dur, bir saniye! Tarafsızlıktan taraf olduğum bu tarafta, tarafların kafalarına taramalı tüfekten tekmeler yağdırmaya geldim. Ya tamam da... Hızımı alamayıp duvara tosladıktan sonra çizik bile almadan hayata nanik çekmeye geldim. Ama, bir dakika! Şarjım bitiyor, şarkım geçiyor, telefonun köle yaptığı zihnim bu arbedelerin içinde arkadan bana nanik çekip bütün hardcore hallerimi camdan aşağı itiyor. Naniğe giden naniklenir ya...


     Ruhumun kavimlerini göç ettirdim rüzgarlarında, dünya. Ama sen yine de bir parça çikolatayı çok gördün bana sanki. Bu iklimi kafayı yemiş zamanlarda yanımda olacağına, yapma karakterlerle süsledin bu etrafımdaki hissiz bedenleri. Cisimsiz düşüncelerin etrafta horon teptiği bu devirde, mani olamadı bu depresif haller bana, alt metinde deliliğe seğirttim. Aradan geçen bütün kelimelere rağmen, hala, her şeyi bardağın dolu tarafıyla yıkamayı tercih ettim. Şaka tabii ki, sınav çok seçmeliydi ve ben de seçimi kazanmak için ruhumun seçmenlerine kömür dağıtmayı seçtim. Gönül aldatmayı seçti, mühür basıldığında kağıda zaman durmuştu ve dünya yine dönek gibi dönmeye devam ediyordu, üzerime doğru.


     Bilinçlerin üstü ile altı bir savaş içindeyken, insanlar, farkında olmadan kendilerine dikte edilen yalanlarla savaşıyordu. Savaşmayıp sevişmeyi seçenler ise bir koyun olup, koyulmayı tercih ediyordu, fincanlara kahve olarak... Gülümsedikçe tatlısınız, bayım; fakat ideolojilerin körelttiği zihninizle fazlasıyla ahmak.


     Kahveyi şekersiz içmeyi tercih eden insanların olduğu bir dünyaya hayal getirmek istemiyorum. Bulutlar sigaramın dumanına eşlik etmedikçe, inkar ediyorum bu yağmurları. Sırılsıklam olsam da hayatın sessizliğiyle, bu insanların kuru gürültüsüyle ısınmayı reddediyorum. Komşular koşun, kafamın içi kazana atılmış yahni suyu gibi fokurdarken algının kapılarından dışarı kaçmaya çalışıyor gerçekler, sanki. Algı çok alıngan sanırım, pek fazla kişiye de uğramadığına göre... Yaa, ne diyordum? 

     Bir şeyler demeye çalışmıyordum da, bir şeyler diyecektim belki de, aslında bir şeyler diyordum da, okurun ferindeki ışığı söndürmekle uğraşıyordum da... Selamlar ruh kurtarıcıları, selam Marky!


Biraz sesinden bir şey, biraz müziğinden.