6 Aralık 2015 Pazar

Algıların Uçurumlarından Yağan Meteorlar

Damarlarımdan çekilen sessizliğin kırıntısıyla dans eden melodinin ruhuma işlemesine engel olmayışımın ikinci çeyrek dakikasında,
nefesime yerleşmiş belirsizliğin çıkarttığı tane rüzgarların nefsime çarpıp genzimde bir yutkunmaya dönüşmesinden kurtulmaya çalıştığım sırada,
dudaklarıma sarılan dumanın kan dolu parmaklarıma dolmasının rahatsız ediciliğinde huzura yaslanışımın garip farkındalığının kenarında,
bir uğultunun tırmaladığı dişlerimin gıcırdıtısında suratımda bir gülümseme ile gözlerimi gerçekliğe kapatıyorum;
iki saniye, otuz beş salise ve birkaç hayat kadarcık.

Açıldığında gözlerimin içine dolan karanlığın içimi ısıtan çığlıkları ve önümde yatan bu cansız bedenin verdiği güç duygusunun sarhoş edici tesirinin alaşımıyla,
kendimi geri dönüştürülmüş bir kağıt kadar pak ve nefes alırken trombositlerine hayat pompalayan bir hücre gibi hissediyorum,
velhasıl,
hayatın hayatlar üzerine hayasızca oynadığı oyunları hayretle izleyişimi sonlandırdığım bu gecede hayvanca iç güdünün beni ele geçirmesine izin vermiş bulunuyorum;
dengemi değirmenlerin tepesinden öğütücüye boşaltıyor ve ruhumu özgür bıraktığım bu gecenin karanlığında sallarken kulaklarıma iki melodi hapsedip üzerinde tepiniyorum acımasızca.

Bir yorgunluk teğet geçip dik açıyla tümleyenini yansıtıyor vücuduma,
meteorlar yağıyor algılarımın uçurumundan ve aşağı bırakıyor sebepsizce anlamlarımı,
bir kahkaha yankılanıyor bu sırada atmosferin siyahında,
gözlerimin karasından nehirler akıyor;
bu nehirler ki kana bulanmış avuçlarımın arasından sızıp karışıyor toprağına hayal dolu aptalların ve haya dolu ahmakların hain yansımalarından beliren bu atmosferde boğuluyor diyaframına dolan yapmacıklığın nefesini kilitlemesi sonucunda.

Parmaklarıma enerji pompalayıp sıyırıyorum kendimi bu ıslak yalnızlığından aptalın,
ne güzel olurdu oysa bir anda zaman dursa ve saprofitler kana kana içine çekene kadar tekrardan ileriye sarılmasa;
ama şans kavramının sonsuzluktan gün alıp zamana göre türevlendiği bir dünyada bizim eğrilerimiz hep yamulduğundan düzlüğe çıkamıyorduk zaten içinden,
bu bir batış değildi anlayacağınız sadece bir çırpınıştı zaten batılmış olan bokların içinden.

Aptal bir tebessümün suratımda gezindiğini hissediyorum uzaklaşırken,
yüreğimde mühürlenmiş bir şeyler var ve yanık kokan insanlığın benmarisinde akıyor dudaklarıma sanki,
kelimeler gönüllü olarak giyotine boyun eğmiş anlamlarından asılıyor;
çünkü gönlünce dolaşamıyor ortalıkta, yalanların içine gömülü bir dönencede dönmekte zamanın her tik atışında;
başları dönüyor haliyle,
öfkeleniyor acizliğimize,
kafasına sıkıyor nihayetinde ve yerini başka bir kelimeye bırakıp "antika"laşarak emekliye ayrılıyor dünyanın adiliğinden.

Gözlerim dönüyor, oksijenlere tutunmaya çalışan zihnim kararıyor gibi,
bir deprem oluyor içimde ve ayaklarım dayanamayıp yıkılıyor,
kırmızıya boyuyorum çimenlerin dudaklarını ve rimellerine karışıyorum oksijenlerin,
karnımda yükseliyor final müziğinin can alıcı melodisi,
ya zamanı iki saniyeliğine içime gömebilir misiniz,
yutkunamıyorum lan,
böyle son olur mu hiç,
bari iki komaya girip yıllar sonra gözlerimi açıp intikamını alması için aptalın kardeşinin geri dönmesini bekleyeyim.


---
Zamanı üç yıl ileri sardım,
uyandığımda ama dünya bir metamorfoz geçirmişti,
kimse yoktu hatta Will Smith ile köpeği bile,
geçen üç yıl değil üç yüz yılmış meğer,
ben de küresel ısınma dolayısıyla buzulların erimesiyle su dolu bir kütlenin altında donarak bedenimi ve zihnimi himaye etmişim,
derken bir saniye,
yanımdaki başka bir su kütlesinden de kanlar içinde bıraktığım aptal belirdi,
efektlerden üzerime boşandı şaşkınlığım,
o an anladık ki aslında her şey bizi geleceğe ışınlamak için bir oyunmuş,
ikimiz de kurbanmışız,
ne ben katil ne o maktul;
ikimiz de denekmişiz,
zaman bir unsa biz burada adeta elekmişiz,
hayat bir kurşunsa biz de candan yelekmişiz,
iki saniye soluklanmam gerekiyor,
bu kamyon arkasılığından dünya arınmışken tekrardan onu bu bela ile tanıştırmamalıyım...

- üçüncü saniyenin ikinci bileşeninden döndüm ve belirtmem gerek ben güvenmiyorum yine de bu aptala;
çünkü intikam duyguların konservesidir gerektiğinde ortaya çıkar ve nihayetinde tüketilecektir,
amacımızı bilmiyoruz şu anda,
birilerini de bulduk sonunda; ama seçilmiş kişiler olmadığımız için ilgi çabuk kayboldu,
düşmanlarımızı yahut dostlarımızı bilmiyorum,
"biz" miyiz onu da bilmiyorum,
aaaa adımı da hatırlamıyorum,
en son bir kırmızı hap yutmuştum galiba,
cebimde de yuvarlak gözlüklerim var onları takınca sanırım anlayacağım;
ama anlayınca acaba yeterli bulacak mıyım?

Hayır tabi ki,
belki de sadece dünyayı kendi etrafında dönmesi için serbest bırakabilirim sonucunda.

Hayallerimin orucunda bir mali müşavir vardı zamanında,
tırnaklarında zamanı kazımıştı ve bırakmıştı beni oracıkta;
sanrılarıma sarılmıştım ardından yok oluşunu izlerken,
kura ile çekilmiş anlamsızlığına yuvarlanırken hayatımın karşısında parçalandığı bu aptallığı kabullenmiştim bir bakıma;
sonra çektim silahı alnına dayadım bu anlamsızlığın,
su içirdim hayallerime ve bozuldu arsızlığı karamsarlığın,
beklentileri beklettiğim bu dolabın soğuğunu içime hapsetmişken bir baktım ki,
aslında hapsolan benmişim bu saçma hikayenin birbirinden bağımsız ağlarına,
anlamlarına
ve öylesine yazılmış tonlarca satırlarına.

Durun durun, 
şurada bir pokemon var,
Pikachu galiba,
oha kaçıyorum dostlar,
elimde bir poki topu,
kulağımda Teletabiler'in selamıyla.

Ses tellerinden sarkıtılmış sokağın kaldırımlarına dökülen yaprakların üzerinden geçerken çıkarttıkları sesin notalarını çıkartıp üzerine şarkı yazdığında, karanlıkta kalan taraflarına değdirdiğinde sesini ortaya böyle bir melodi çıkartmış Dillon.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Dengesizliğin Dengelediği Demlenmiş Düşünceler

     En tenha sokakların çukurlarından sızan yağmur damlalarının sıçradığı insanların suratındaki öfke ile harmanlanmış küfre paralel ifadenin yansımasındaki içtenlikten selamlar!


     Mütemadiyen mest edilemeyen hazların iç burkucu serzenişlerinin anlamsız yankısında kulakları tırmalayan gereksiz bir gürültü var, bu gürültü ki insan müsveddelerinin konuşma adını verdiği oksijenin aptallık sirkülasyonunda sıkışan kulaklarımızın kurtulmak için vesveseleri kulaklık yapabileceği kadar rahatsız edici bir muamma. 


     Neyselerden selamlar!


     Söylenecek o kadar boş şey var ki ve söylenmemesi gereken o kadar önemli zırva; bir o kadar da anlamlarını eskiciye satmış duygu karmaşalarından sıçrama düşünce parametrelerinden eksi ile çarpılarak götürülmüş hatıra; klavyenin tozlu harflerinin arasında yağmurla evrilen ifadenin içinde bir yerlerde gizli kalmış onlarca kelime; bilincin alt katmanlarında gardiyanlar tarafından zapt edilmeye çalışılan birkaç düşünce. Her şey bir anda üşüşünce gökyüzündeki hiçbir oksijen yeterli olmaz nefes almak için, o yüzden insan martılara attığı simitlerin susamına hayallerini tıkarak onları diyarlardan diyarlara uçurmaya çalışır; bir uçurtma olur ütopyasına sıkışmış zerreleri, bir nefes alır fizyolojik zemberekleri, biraz da hayat getirir sonunda ona sevdiği etli ekmekleri.


     Pis olarak nitelendirilen aslında gurmeler ile eşdeğer bir boğaza sahip olan sevimli şehirlerden selamlar!


     Bilenmiş bir bıçak gibidir sözcükler, süzgeçten geçirir sahtelikleri, oluşma dirayetini gark eder aptalların dudaklarındaki gafil avlanmış sözcüklerin, hödük hallerine çelme takar oksijenin içinde süzülen estetik düşünceleri absorbe edenin ve başlar sağ baştan saymaya eli havada kalmış fırsatçı pislikleri. Dengesizliğin dengelendiği dudaklardan aldığı desteği doldurur kadehine ve başlar demlemeye düşüncelerindeki dengesizliği. Çünkü düşünceler düşmeden yürümeyi öğrenemez, öğrenemezse de bağımlı olur; başkalarının doldurduğu şırıngalardan damarına çektiği düşüncelerle varlık dünyasında silikleşir; üryan bırakır zihnini ve sonucunda dejenere olan benliğinden destek alan şerefsizlerin basamağı olur.


     Tutulamayan sözlerin sözcükler dünyasındaki idamını izleyen kalemlerin akan mürekkeplerinden sürme yapan pisssikopat yazarın yazdıklarını elleri ile yakmasını seyrederken ağzı açık kalan bir olay örgüsünün düğüm bölümünden selamlar!


     Sadist düşüncelerini dengeleyen optimist nesnellikleri ile yaşamı monotonlaştıran çarpık hallerine uçan tekme atası geliyor insanın. Bu israfında hayatın nefretle münasebetinde sıkışır kalbindeki kapakçıkları ve büyür uykuya dalamaz boğulur yorgunluğunda zamanın içinde çırpınan göz kapakları. Ay durdurun zamanı, Halit Ayarcı'nın selamı var; bu sefer saatleri bozmaya geliyor; zamanın egemen olduğu hücrelerimiz özgürlüğünü kazanabilirmiş, akıllanmış bu sefer.
     Ah saçmalama kuzum, saat de nihayetinde insan yapımı, zamanın o kadar kolay alt edilebileceğine inandın mı cidden? 
     Bana bir araba bir de deli bir profesör getirin. Halit ile ayaklarını halata bağlayacağız zamanın ve atacağız okyanuslardan, belki bir Jaws'a yakalanır, belki de Atlantis'i bulur. Artık orası da mukadderat. 
   

selamından gaza gelerek selam vereyim dedim.
Biraz tuzu az.

1 Mart 2015 Pazar

Zamanın Zaruri Zafiyetinin Zalim İzdüşümü

     Yorgunlukla yoğurulan yoğun hissiyat-ı devinimlerinde insanın, bir dublesinden tutulup getirilmiş tomarlarca sayfayı dolduracak kelimeleri birikir de dudakları kıpırdamaya mecal bulamadığı için mealleri içine kilitlenir. Ve edasında bakışlarından dışarı fırlayan bir karaltı bulanıp gecenin sessizliğinden süzülerek zihninin yüzeyine bir parazit olarak yerleşir, mülteci serzenişlerinde dizelerine düzensiz bir kalp atışı hakim olur; nikotine bandığı kirpiklerinde ıslak bir bekleyiş, solgun birkaç kelimenin üzerinden sekerek sayfayı terk eder dimağından geçenler, damağında acı bir tat ile dalar zamana; zamanın zaruri zafiyetinin zalim izdüşümüne bırakır ruhunu, düşer izine düşlerinin.


     İzdihamında insanlığın ortaya saçılan vahşette vicdani bir katliam ve devamında takip niteliğinde hadımı var duyguların, tarumar edilmiş hayatların telafisi mahiyetine gelecek bir ışık yok bu karanlıkta; öyle bir karanlık ki bütün mumlar ateşe değdiği zaman gölgede tıkanıyor anca. Yatsıya kadar yanacağı zannedilen mum, yatsının ardına da ulaşıyor ve sonunda, yalancı, bu karanlıkta önünü görebilen tek kişi oluyor; dünya dönüyor ve çivisini saplıyor insanlığın derin yumrularına.
     Mum yatsıyla yatıyor, karanlıklar doğuyor, ışıklar kesiliyor ve mum yok oluyor yavaşça.


     Ekseriya hayatın ekseninde varlığını sürdüren bu demagojik saplantıların kaygılarla tokuştuğu zihin parametrelerinden fırlayan seviyesiz canavarların dengesiz salınımıyla sallanan ekolojik ruh dengesinin parçalanması sonucu ortaya çıkan yıkım'ın hızını metabolik olayların yağlar üzerindeki etkisiyle değiştirebilseydik hayat daha güzel bir hale gelebilirdi. Zihinler; insanlar; hayatlar ya da yürekler olacağına eriyenler, göbekler, yağlar olsaydı keşke.


     Dünya, dönme kinetik enerjisini aldığı bu kasvetli saçmalığı bardağın dolu tarafında boğup bardakla beraber Jüpiter'e hediye etseydi başta aslında böyle olmazdı. Düşünceler önce bilincin dezenfekte merkezlerinde eriyip damarlara çekilen antioksidanların içinde köpük banyosu yaptıktan sonra hücrelerde arıtılmalarının ardından kas dokusundan vizelerini alıp öyle eyleme geçselerdi ya da en azından insan kanı sadece beyninde toplayabilseydi, belki de her şey daha bir, nitelendirme sıfatlarının nitelendirebileceği bir hal alabilirdi. 


     Popüler bir farkındalık olmayı bırakıp da toplumsal bir facia olduğu anlaşılabilse bazı şeylerin, başı ya da sonu yoktur, ortası aritmetik değil sonsuzdur, paradoksların içine parçalanır insan, mülteci duygularında aydınlığa susamış parçalarını zifte batırıp dumanlarından kendine bir bulut oluşturur, asit yağar üzerimize, takriben birkaç günü geçmez; ama tahribi bazı ruhlarda ebediyete filizlenir.


"Etrafında dönmekten kendi de şaşıran dünya" diyerek yazıya giriş yapan nostaljik Nil'e selam.

12 Ocak 2015 Pazartesi

Ağarırken Geceyi Bağışlamaya Çalışan Sabahlar

     Hiperaktif derecede hiperrealist bir pencerede seyre dalardı hayatı inceden inceye kese attığı sırtında gökkuşağının. Mücadelesinde ihtiyacı olan bütün teçhizatı sigarasının dumanına enjekte etmiş, damardan hayallere bırakmıştı kirpiklerinden sarkan gözyaşlarını. Saçlarını uçuran rüzgarı piyano tuşlarında eski bir melodiye götürürken break dans yapmaya çalışan düşünceleri, kendini camdan aşağı sarkıtmıştı. Yanaklarında horon tepmeye başlayan bu vals havasına kapılan hisleri, yüreğine dökülen akarsunun oluşturduğu okyanusun içinde yüzmeye çalışıyordu, köpek ve balık misali. Ve hayat, bu ahenge denk bir senkronizasyon oluşturmak için sihirli değneğini alıp serbest stil ile kafasına fırlatma efekti fırlatmıştı. - wtf? - Yani, kısacasına bağlamaya çalıştığım sırada, bağlamanın notalarına bağladığımız klavyeyi bağ bağ dolaştırırken sayfanın penceresinin kenar mahallelerinde, ulaşılmak istenilen asıl anlam bütünü şudur ki; hayat hiçbir zaman bütünü bırakmaz insanın ellerinde. Puzzle'ı bitirdiğinde yerinde olmadığını fark ettiğin o parçada hayat gizlidir. Gerisi, masalların devamına aktarılan kalbur zamanın deve pabuçlarında bale yapmaya çalışan bir karınca gibidir. Yokluğu fark edilmese de bilinçaltı seviyesinde var olması istenilen o garip zamanlardan, insanın kuruntuları hep bu zararlardan, hataları çoğu anlarda zaaflardan, bu bahsettiğim karakter ise doğuştan zat-ı akşamdan kalmalardan.


      Gün ağarmaya, gözlerinde geceyi bağışlamaya çalıştığı sırada güneşin ışınlarından fırlayan parçacıkların göz kapaklarını yalamasıyla uyandı. Geçmişin hatırasıyla karanlığa bulanan geleceğinde tarihi bir tekerrürü engellemek için sigarasının dumanından yaptığı gemileri kibriti ile yakmayı tercih edebilirdi belki de bu sabah; ama silahının kabzasının soğuğunda kendine gelen hücreleri buna engel oluyordu. Ortamı handikapına almaya çalışan karanlık gelip dokunurken dudaklarına, kibriti aydınlatıyordu ruhunu. Dudaklarında serzenişe geçmeye hazır vaziyette pusuya düşen sözcüklerin hatırına aldırmıyordu bu sessizliğin mide bulandırıcı kuzular'dan kalma anlamsızlığına. Hayata fırlattığı okları denk düşürmeye çalıştığı noktanın giderek yok olmasına istinaden biraz acele etmesi gerektiğini fark etmişti sadece; çünkü ilk kurşunu o sıkmazsa kafasında bir delik ile hayata orta parmak kaldırarak veda etmesi muhtemel bir gerçeklik olarak zihninin olasılık perdelerinde birinci oyun olarak sahnelenmeye başlamıştı bile. Zaman, Speedy Gonzales'in poposundan fırlayarak deliyordu gerçekliğini, kısacası, gerçekliğini gerzekliğe devirmeden kendini bu sessizliğin dışına atması; barut kokulu dinginleştirici melodisiyle zamanı delmesi gerekiyordu artık. Zira, ziralarla dolu tonlarca açıklama cümlesiyle baş başa kalacak ve gıyabında gayretini tavaf ettiği zihninin kuyularında boğacaktı. 


     Hayatın acı eşiğini zorlarsa insan; galibiyetin gayri-ihtiyari bir şekilde önünde belireceğine inanır ve bu inanç alt yapısına inşa ettiği düşsel senaryolarında en karmaşık yolu dinamikleştirerek kendine yeni bir yol açmaya çalışırdı. Ojelerinin aktığı silahının kabzasında kendini bulur, yok olan hayat çırpınışlarında ruhunu kaybederdi.


     Son zamanlara kadar neredeyse hiç sekteye uğramayan bu hayat sek sek'inde bu sefer bir pürüz ile karşılaşmıştı ve bu yazıyı ( Kırmızı Ojeleriyle Ambiyansı Kırmızıya Boyayan Kadın ) da yazma sebebi zaten bu labirentin içinde kendi Pan'ını bulamamasıydı aslında. Genelde bakışının açısını genişletip içine doldurduğu görüntülerde kendini var etmeyi zahiri bir amaç uğruna başarmış olsa da, bu sefer, başarısızlığını başarılı bir şekilde eritememişti içinde ve bunun acı ve iç gıcırdatıcı ürpertisi ile böyle boşaltıyordu kelimelerinden kurşunlarını. Hızlı olması, kapatıcısı ile ambiyansını kendi manzarasına geri alması gerekiyordu yoksa kellesini açık arttırmaya çıkartmış olacaktı; belki zaman kazanmak için atmaya çalışıyordu yüklerini, bölünmüşlüklerini, sessizlikle dans eden derin iç yankısında beynini çınlatan düşüncelerini.
     Ama zaman, kimsenin kazanabileceği bir şey olmamıştı hiç; zaman, kaybetmeye mahkum olduğumuz poker masasındaki bütün rest'lerin suratımızdaki patlayışında yankılanan ince kahkahanın içinde gizlenmişti; zaman, zamanımızı çalan zamansız gelen hüznün arka planında elinde mızrakla bizi gözlerdi hep; bu zaman, oksijenlerin göbeğindeki bombasından fırlayan karbondioksitlerin içinde var olup kirpiklerimizden akan yağmur damlalarının dudaklarında yok oluşuyla bizimle dalga geçmeye çalışırdı; bir düzlemde yürümezdi görelilikten fırlayıp gözlerimizde katlederdi saatleri, o yüzden hep böyle kazançlıdır zaman; saçlara düşen aklardan fermante ettiği yeni eğrilerde eğerdi duyguları, değerdi ruhumuza biz bir kelime etmeye fırsat dahi bulamadan bükerdi bütün eğrileri, sonra gülerek terk ederdi sessizliği ve bir ışık, bir tünel, hayatın cümbüşü ile yeniden başlayacak başka zamanlar, başka insanlar gelirdi, zamanla.


     Kendisinin dahi bilmediği bir bilinmezliğin belirsiz bilgisizliğinde bir bilgin taklidi yapmak zorunda kalışının ağırlığını kaldıramayan kaldıracına bir güç pompalaması, biraz vidasını sıkıştırması gerekiyordu ve kelimelerini kafasına sıkarak bunun için ilk adımı atmaya başlamıştı bu şekilde, belki de.


- Başka açıdan volume atlamış bir yazı oldu zaar. -


Ses tellerine piyano enjekte edilesi.

6 Ocak 2015 Salı

Üşengeçlik ile Bezenen Ruhlardaki Bezeler

     Tahlilini tasviri ile tokuşturup ortaya yeni bir kadehte farklı bir perspektif çıkartmaktan yoksun olmasak da bunun için epeyce bir üşengeçlik ile bezemişiz sanırım ruhlarımızdaki bezeleri, göbeğimizdeki yağların içindeki endoplazmikleri retikulümleri. Bilincimize saldıran üçüncü tekillerin birinci tekilleşme savaşında kılıç dahi kuşanmadan her şeyi olduğu gibi kabulleniyor ve kabullendikçe bilinç üstü ile altı arasındaki mesafeyi milyonlarca ışık yılı öteye, uzayın derinliklerinden fırlayan Fatih Sultan Mehmet'in ses tellerinin kılcal damarlarına doğru iteliyoruz. Fikirlerin inceldiği yerden kopmalarına müsaade etmektense oraya bir pamuk şeker ile tampon yapıyoruz, hani tatlı görünsün diye bir sübliminal kandırmaca. Ah be zaman, sürrealistik birkaç yastık ile hafif bir melodiyi karıştırıp bu yastık savaşı'nda kendimize yeni bir yer bulmaya başladığımız zaman belki de zihinlerimizdeki sek sek oyunlarına dahil olabilecek kadar kendimizle barışık olabileceğizdir sonunda.


     Oksijenlerin peşinde bir baterist olup karbondioksitlerden yeni melodiler yapabilecek kadar şevk dolu ve yetenekli insanlarızdır belki aslında da asıldığımız hayaller her seferinde söküldüğü için bir vazgeçişin peşinde koy vermişliğin derin sızısına hapsetmişizdir ruhumuzu. Silkinip silkebilecekken dünyayı, başka silkinişlere gark olup "dark" bir havaya karışmışızdır GAK sesi efekti ile hatta; kendi köşemizde, şarklarda, kafiyelerde, belki de kendi Dark City'lerimizde, nananana.


     Ama yok. Bardağın dolu tarafındaki suyu kaynatarak içine attığımız kahvenin açtığı zihin kıvrımlarından fırlayıp bir oryantal mizanseninde gibiymişçesine zinde bir hale getirdiğimiz için kendimizi karanlık taraflara sürüklenmedik, sadece su değil de süt olsaydı diye hayıflanıp durduk, belki de biraz süt tozu...


     Hey gökyüzünden fırlayan ışınların ışık hızına binip bir tren ile Hogwartz'a fırlamaya çalışarak uzay - zaman yırtılmasında kendini başka diyarlarda bulmayı amaçlayan sevimli insanlar, belki de kurtuluş cidden süpürgelerde olabilir, toz bir pembe bile kalmayıncağa kadar hayatı süpürmesinde filan. 


     Umurumun omurgalarında bulunan sinir uçlarındaki sinapsisler ile düete tutuşmaya çalışan genetik olarak oynanmış düşüncelerin karşısında gülme krizine giren hücrelerime bir saprofit döşemeye çalıştığı zaman zaman'ın insanları, uçan tekmelerle döşenmiş birkaç melodi fırlatıyorum kulaklarına, üçlü saltolarla karıştırılmış birkaç figür ve biraz da Janice kahkahası. Skolastik skalalarında saklambaç oynayan insanlara sarkastik biraz da akrobatik birkaç tokat getirdim Osmanlı devrinden kalma. ÇAT.
     Düşünce bir deli düşün peşine düşünceler, serbest bıraktık zamanı, düşse de bizdendi çünkü, düşmese daha da bizden.



Matrix'ten geriye fırlamış tavşan.