12 Ocak 2015 Pazartesi

Ağarırken Geceyi Bağışlamaya Çalışan Sabahlar

     Hiperaktif derecede hiperrealist bir pencerede seyre dalardı hayatı inceden inceye kese attığı sırtında gökkuşağının. Mücadelesinde ihtiyacı olan bütün teçhizatı sigarasının dumanına enjekte etmiş, damardan hayallere bırakmıştı kirpiklerinden sarkan gözyaşlarını. Saçlarını uçuran rüzgarı piyano tuşlarında eski bir melodiye götürürken break dans yapmaya çalışan düşünceleri, kendini camdan aşağı sarkıtmıştı. Yanaklarında horon tepmeye başlayan bu vals havasına kapılan hisleri, yüreğine dökülen akarsunun oluşturduğu okyanusun içinde yüzmeye çalışıyordu, köpek ve balık misali. Ve hayat, bu ahenge denk bir senkronizasyon oluşturmak için sihirli değneğini alıp serbest stil ile kafasına fırlatma efekti fırlatmıştı. - wtf? - Yani, kısacasına bağlamaya çalıştığım sırada, bağlamanın notalarına bağladığımız klavyeyi bağ bağ dolaştırırken sayfanın penceresinin kenar mahallelerinde, ulaşılmak istenilen asıl anlam bütünü şudur ki; hayat hiçbir zaman bütünü bırakmaz insanın ellerinde. Puzzle'ı bitirdiğinde yerinde olmadığını fark ettiğin o parçada hayat gizlidir. Gerisi, masalların devamına aktarılan kalbur zamanın deve pabuçlarında bale yapmaya çalışan bir karınca gibidir. Yokluğu fark edilmese de bilinçaltı seviyesinde var olması istenilen o garip zamanlardan, insanın kuruntuları hep bu zararlardan, hataları çoğu anlarda zaaflardan, bu bahsettiğim karakter ise doğuştan zat-ı akşamdan kalmalardan.


      Gün ağarmaya, gözlerinde geceyi bağışlamaya çalıştığı sırada güneşin ışınlarından fırlayan parçacıkların göz kapaklarını yalamasıyla uyandı. Geçmişin hatırasıyla karanlığa bulanan geleceğinde tarihi bir tekerrürü engellemek için sigarasının dumanından yaptığı gemileri kibriti ile yakmayı tercih edebilirdi belki de bu sabah; ama silahının kabzasının soğuğunda kendine gelen hücreleri buna engel oluyordu. Ortamı handikapına almaya çalışan karanlık gelip dokunurken dudaklarına, kibriti aydınlatıyordu ruhunu. Dudaklarında serzenişe geçmeye hazır vaziyette pusuya düşen sözcüklerin hatırına aldırmıyordu bu sessizliğin mide bulandırıcı kuzular'dan kalma anlamsızlığına. Hayata fırlattığı okları denk düşürmeye çalıştığı noktanın giderek yok olmasına istinaden biraz acele etmesi gerektiğini fark etmişti sadece; çünkü ilk kurşunu o sıkmazsa kafasında bir delik ile hayata orta parmak kaldırarak veda etmesi muhtemel bir gerçeklik olarak zihninin olasılık perdelerinde birinci oyun olarak sahnelenmeye başlamıştı bile. Zaman, Speedy Gonzales'in poposundan fırlayarak deliyordu gerçekliğini, kısacası, gerçekliğini gerzekliğe devirmeden kendini bu sessizliğin dışına atması; barut kokulu dinginleştirici melodisiyle zamanı delmesi gerekiyordu artık. Zira, ziralarla dolu tonlarca açıklama cümlesiyle baş başa kalacak ve gıyabında gayretini tavaf ettiği zihninin kuyularında boğacaktı. 


     Hayatın acı eşiğini zorlarsa insan; galibiyetin gayri-ihtiyari bir şekilde önünde belireceğine inanır ve bu inanç alt yapısına inşa ettiği düşsel senaryolarında en karmaşık yolu dinamikleştirerek kendine yeni bir yol açmaya çalışırdı. Ojelerinin aktığı silahının kabzasında kendini bulur, yok olan hayat çırpınışlarında ruhunu kaybederdi.


     Son zamanlara kadar neredeyse hiç sekteye uğramayan bu hayat sek sek'inde bu sefer bir pürüz ile karşılaşmıştı ve bu yazıyı ( Kırmızı Ojeleriyle Ambiyansı Kırmızıya Boyayan Kadın ) da yazma sebebi zaten bu labirentin içinde kendi Pan'ını bulamamasıydı aslında. Genelde bakışının açısını genişletip içine doldurduğu görüntülerde kendini var etmeyi zahiri bir amaç uğruna başarmış olsa da, bu sefer, başarısızlığını başarılı bir şekilde eritememişti içinde ve bunun acı ve iç gıcırdatıcı ürpertisi ile böyle boşaltıyordu kelimelerinden kurşunlarını. Hızlı olması, kapatıcısı ile ambiyansını kendi manzarasına geri alması gerekiyordu yoksa kellesini açık arttırmaya çıkartmış olacaktı; belki zaman kazanmak için atmaya çalışıyordu yüklerini, bölünmüşlüklerini, sessizlikle dans eden derin iç yankısında beynini çınlatan düşüncelerini.
     Ama zaman, kimsenin kazanabileceği bir şey olmamıştı hiç; zaman, kaybetmeye mahkum olduğumuz poker masasındaki bütün rest'lerin suratımızdaki patlayışında yankılanan ince kahkahanın içinde gizlenmişti; zaman, zamanımızı çalan zamansız gelen hüznün arka planında elinde mızrakla bizi gözlerdi hep; bu zaman, oksijenlerin göbeğindeki bombasından fırlayan karbondioksitlerin içinde var olup kirpiklerimizden akan yağmur damlalarının dudaklarında yok oluşuyla bizimle dalga geçmeye çalışırdı; bir düzlemde yürümezdi görelilikten fırlayıp gözlerimizde katlederdi saatleri, o yüzden hep böyle kazançlıdır zaman; saçlara düşen aklardan fermante ettiği yeni eğrilerde eğerdi duyguları, değerdi ruhumuza biz bir kelime etmeye fırsat dahi bulamadan bükerdi bütün eğrileri, sonra gülerek terk ederdi sessizliği ve bir ışık, bir tünel, hayatın cümbüşü ile yeniden başlayacak başka zamanlar, başka insanlar gelirdi, zamanla.


     Kendisinin dahi bilmediği bir bilinmezliğin belirsiz bilgisizliğinde bir bilgin taklidi yapmak zorunda kalışının ağırlığını kaldıramayan kaldıracına bir güç pompalaması, biraz vidasını sıkıştırması gerekiyordu ve kelimelerini kafasına sıkarak bunun için ilk adımı atmaya başlamıştı bu şekilde, belki de.


- Başka açıdan volume atlamış bir yazı oldu zaar. -


Ses tellerine piyano enjekte edilesi.

6 Ocak 2015 Salı

Üşengeçlik ile Bezenen Ruhlardaki Bezeler

     Tahlilini tasviri ile tokuşturup ortaya yeni bir kadehte farklı bir perspektif çıkartmaktan yoksun olmasak da bunun için epeyce bir üşengeçlik ile bezemişiz sanırım ruhlarımızdaki bezeleri, göbeğimizdeki yağların içindeki endoplazmikleri retikulümleri. Bilincimize saldıran üçüncü tekillerin birinci tekilleşme savaşında kılıç dahi kuşanmadan her şeyi olduğu gibi kabulleniyor ve kabullendikçe bilinç üstü ile altı arasındaki mesafeyi milyonlarca ışık yılı öteye, uzayın derinliklerinden fırlayan Fatih Sultan Mehmet'in ses tellerinin kılcal damarlarına doğru iteliyoruz. Fikirlerin inceldiği yerden kopmalarına müsaade etmektense oraya bir pamuk şeker ile tampon yapıyoruz, hani tatlı görünsün diye bir sübliminal kandırmaca. Ah be zaman, sürrealistik birkaç yastık ile hafif bir melodiyi karıştırıp bu yastık savaşı'nda kendimize yeni bir yer bulmaya başladığımız zaman belki de zihinlerimizdeki sek sek oyunlarına dahil olabilecek kadar kendimizle barışık olabileceğizdir sonunda.


     Oksijenlerin peşinde bir baterist olup karbondioksitlerden yeni melodiler yapabilecek kadar şevk dolu ve yetenekli insanlarızdır belki aslında da asıldığımız hayaller her seferinde söküldüğü için bir vazgeçişin peşinde koy vermişliğin derin sızısına hapsetmişizdir ruhumuzu. Silkinip silkebilecekken dünyayı, başka silkinişlere gark olup "dark" bir havaya karışmışızdır GAK sesi efekti ile hatta; kendi köşemizde, şarklarda, kafiyelerde, belki de kendi Dark City'lerimizde, nananana.


     Ama yok. Bardağın dolu tarafındaki suyu kaynatarak içine attığımız kahvenin açtığı zihin kıvrımlarından fırlayıp bir oryantal mizanseninde gibiymişçesine zinde bir hale getirdiğimiz için kendimizi karanlık taraflara sürüklenmedik, sadece su değil de süt olsaydı diye hayıflanıp durduk, belki de biraz süt tozu...


     Hey gökyüzünden fırlayan ışınların ışık hızına binip bir tren ile Hogwartz'a fırlamaya çalışarak uzay - zaman yırtılmasında kendini başka diyarlarda bulmayı amaçlayan sevimli insanlar, belki de kurtuluş cidden süpürgelerde olabilir, toz bir pembe bile kalmayıncağa kadar hayatı süpürmesinde filan. 


     Umurumun omurgalarında bulunan sinir uçlarındaki sinapsisler ile düete tutuşmaya çalışan genetik olarak oynanmış düşüncelerin karşısında gülme krizine giren hücrelerime bir saprofit döşemeye çalıştığı zaman zaman'ın insanları, uçan tekmelerle döşenmiş birkaç melodi fırlatıyorum kulaklarına, üçlü saltolarla karıştırılmış birkaç figür ve biraz da Janice kahkahası. Skolastik skalalarında saklambaç oynayan insanlara sarkastik biraz da akrobatik birkaç tokat getirdim Osmanlı devrinden kalma. ÇAT.
     Düşünce bir deli düşün peşine düşünceler, serbest bıraktık zamanı, düşse de bizdendi çünkü, düşmese daha da bizden.



Matrix'ten geriye fırlamış tavşan.