30 Nisan 2012 Pazartesi

Mutluluk Tellalı Ol Bu Sefer

     "Yükseklik korkusu olan bir kuşun çaresizliği tünemiş gözlerine." dedi ve kanatlarını çıkararak palto niyetine omuzlarıma geçirdi. Devleti parçalanan bir sultanın buhranlı tavırları sarkıntılık yapıyordu ruhuma; fakat ben yine de tek kelime bile etmedim. Aslında, konuşmaya cesaretim yoktu, sözcüklerimi esareti altına almıştı zihnim. Düşüncelerimin muhasebesini yapacak kafayı bulamıyordum kendimde, kimseyi dinleyebilecek halim de kalmamıştı açıkcası. O yüzden ben de kendimi Lana Del Rey'in ses tellerini teslim ettim ve meleğimin omuzlarına kenetlenerek kapattım gözlerimi.


     Saatler sonra, telefonumun çalmasıyla kuyruğuna basılmış bir kedi gibi fırladım yerimden. Arayan numaranın karşısında hormonlu bir kedinin önündeki minik fare gibiydim. Ama hemen kendime geldim. Cesaretimi titiz bir hatun edasıyla dağıldığı yerden topladım ve çölde 5 gün susuz kalmış bir keşişin ses tonuyla konuşmaya başladım. " Eğer vereceğin haber iyiyse, lafı kestirme yoldan sun önüme, çekinme sakın. Eğer ki söyleyeceklerin kötüyse, kendi labirentini kurmana izin veriyorum. Uzat uzatabildiğin kadar. Beklerim ben. " Ses gelmeyince devam ettim: " Tamam, hadi şimdi seni dinliyorum. Mutluluk tellalı ol bana canımın içindeki şirinlik. " Telefonun öbür ucu ile aramda soğuk savaş vardı sanırım, sadece nefes alıp verişleri yankılanıyordu kulaklarımda. Ya da, gizliden aramayı unutmuş acemi bir sapıktı da meşgul ediyordu boşu boşuna beni. " Seçeneklerin arasına suskunluğu sokmadım ama. Nefes alışverişlerine kendi sesini de ekleyerek şereflendirebilirsin bizi, değil mi ama? Delirmek üzeyim, hoşuna mı gidiyor beni bu adaletsizliğin teslimiyeti altına sokmak? Küfür mü ettireceksin illa ki, konuşsana. Bir şeyler söyle. Eriyip yok oluyorum burada. N'olursun konuş artık! " 


     İki üç ajitasyon cümleyi de kurduktan sonra, ablamdan reaksiyon almayı bekliyordum artık. Gözyaşları yanaklarımdan süzülmeye başladıysa da hiç belli etmedim ve bekledim ses çıkarmadan. Sözcüklerimin cımbız olup ağzındaki baklayı dışarı çıkartabilmesini umuyordum. O konuşana kadar ben bir paragraflık kendimden bahsedeyim sizlere, vakit geçsin, yoksa bildiğin delirme eşiğimin kenarına yerleştim şu anda.


     " Bendeniz Hasibe Akide. Şekerlik falan demeyin, küçükken obez edecek kadar çok yedim dalgasını. Tsunamisi de teğet geçmişti bir ara, yağmura dönüşüp akmıştı da parmaklarıma. Akide şekerini hiç tatmadım o yüzden. Aman, aramızda Beyza'nın soyadı kadar mesafe olsun bana yeter. Aynı cümlenin içinde yastık olmayalım, en güzeli. 22 yaşındayım. 9 Eylül Üniversitesi'nde okuyorum. İzmir'in havası şu an İstanbul gibi kokuyor bana. Telefonun karşısındaki iki satır konuşsa da üzerime Harem'in suyunu atarak rahatlatabilse içimi. "
     
     Sonunda telefonu eline aldı teyzem. Onun sesini duymak içimi rahatlattı, ne yalan söyleyim. İyi bir haberle aramda köprü konumundadır herhalde şu an, diye düşündüm. Hızır gibi yetişti hınzır. Yani, ben öyle umuyordum. Umduklarım umarsızca uluorta bıraktı beni. Ve gerçeklerin acımasızlığını çektim içime, yumdum gözümü, gözyaşlarımı akıttım delicesine. Pıt pıt. 


     Ablam bir anda duyunca sesimi, konuşmaya cesaret edememiş. Bu haberi vermek de, teyzeme düşmüş, mecburiyetten. Nasıl söyleyeceğini bilemiyormuştu. Böyle bir haberi vermek hangi üsluba gizlenerek söylenirmiş akıl edemiyormuştu. Onun için, doğrudan söyleyecekmişti. Doktorlar kurtaramamıştı. O varmış yanımda, kendimi üzmemeliymiştim. Okulumu bitirip annemlere yaraşır bir dilber olmalıymıştım. Ölenle ölünmezmişti. Başım sağolsunmuştu. Şimdi kapatmalıymıştı; ama geri arayacakmıştı. Öpüyormuştu. O da üzülüyormuştu.


     Kanatlarını hiç düşünmeden uzatan meleğim, karşımda ne olduğunu merak eden gözlerle bakıyordu bana. Söylemek, kabullenmek olurdu. Ben şu an bunu kaldıracak kuvveti bulamıyordum kendimde. Bir Cat Woman değildim, pençelerimi açarak gelemiyordum üstesinden. Eve gitmem gerektiğini, düşüncelerimin içinde yüzmeyi bilmeyen bir kuş gibi boğulmak istediğimi, mazoşistçe de olsa böyle üstümden atabileceğimi söyledim. İçine sinmedi belki ama kabul etti. Ve ben de evimin balkonuna ışınlandım bir anda. Zaman mefhumu yoktu benim için artık. Yaptıklarımı algılayacak halde değildim. Adnan Kahveci caddesindeki kahve manzaralı evimin balkonunda bir sigara yaktım. Dumanlarını havada uçuşan kuşların suratına üfledim. Telefonum susmak bilmeyen kaynana gibi çalıp duruyordu; ama ben bakmaya tenezzül bile etmedim. Şu an tek düşündüğüm gitmekti. Neresi olursa olsun, sadece gitmekti.


     Son nefeslerini verdiklerinde kilometrelerce uzaklık vardı aramızda. Son görüşmemizde, pek de iyi ayrıldığımız söylenemezdi. Son konuşmamız kaç hafta önce oldu, kim bilir? Sonsuzluğa gitmişlerdi onlar şimdi, beni burada hatalarımın baskısı altında bırakarak. Bir veda edebilseydik keşke birbirimize, bir sarılabilseydim onlara. Ya da en kötüsünden bir özür dileyebilseydim. Bir sesini duyabilseydim. Bir...


Google'a ölüm yazınca çıkan ilk resim bu. Ben onların yalancısıyım.

Nil Karaibrahimgil'den güzel bir parça sunuyorum sizlere efenimm: http://fizy.com/#s/1kh9fy

Hikaye denemeleriyle kendimi sahaya attım. Öhöm.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

Mim Vol. 15

Biricit hatun beni mimlemiş bulunmakta, yine. Konu; "Acaba evlilik kadınlar için sunulmuş tek gelecek midir?" Bunu klavyem el verdiğince, kendi düşüncelerim doğrultusunda tıklatacağım. Öhömtöhüm.


"Evlilik kadınlar için bir mecburiyet değildir!" desem ütopik bir feministlik taslamış olurum. "Evlilik her kadın için bir mecburiyet değildir." dersem daha gerçeğe yatkın, yalın bir doğruluk sunmuş olurum siz okur ahalicanlarına. Bazısı için, bazı aile yapıları için, evlilik bir kaçış gibidir. Fakirlikten kurtulmak için bir araçtır ya da. Hani "Zengin koca bulup, hayatımızı kurtaralım." geyikleri yaparız ya, bazısı buna mecburdur. Aslında, etik karşılamam. Hani, parası için kendini koynuna atanları hoş karşılamam. Ama, ailelerinin yapısı da el verdiğince en iyi yöntem kurtuluş için, "evliliktir" onlar için.


Evlilik bir seçim işidir. Yani, çoğunlukla. Öyle olmalıdır. 15 yaşında, daha ergenliğinin ilkbaharında olan kızı, 70 yaşındaki hayvan bir abazayla evlendirerek onu bir mecburiyete sürüklemiş olmuyorlar. Hayatını karanlık bir girdabın içine sokarak, büyüyecek bir çiçeği kökünden kurutuyorlar. Allah belasını kafalarına kafalarına fırlatsın. Onlara, cehennemin en güzel yerinde iki katlı villa kiralasın. Gerizekalılar. Ne küfürler ederdim de, mimin içini batırmamak babında burada dizginliyorum kendimi.


Hayatı yalnız başına geçirmek istemez insan. "Yalnızlık Allah'a mahsustur." karıncalar bile birilerini bulurken insanlar mı mahkum olacak yalnızlığa? Fakat, mecburiyetten ziyade lükstür bence evlilik. Evlenmek konusunda da özgürdür dişiler, evlenmemekte de. Ama, evlenmeyen kadına, daha doğrusu ileri yaşlarda evli olmayan kadına, ilginç gözlerle bakar halkımın insanı. Saçmadır. Evlenmeyen kadına farklı anlamlar yüklenir hatta. Aptalca. "Kadınla erkek evlilik konusunda eşit olmalı." desem de, "Ülkemizde kadınla erkek sözde eşitlikten ileriye götürülemediğinden, sence bu konuda mı eşitlik sağlanacak?" diye bir cevap gelebilir. Soruya gelen sorulu cevaba da cevap veremeyerek, susarım ben de o zaman.



Oyh, tiplere geeeel.


Kimseyi mimlemiyorum; çünküm biraz kasınç konu. İsteyen yazabilir tabi, o ayrı.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

26 Nisan 2012 Perşembe

Sütten Çıkmış Flemingo

     Sütten çıkmış, menapoza girmiş ak sakallı nine değildim ben de. "Hatasız kul, Eyfel'siz Paris olmaz." derler ya hani, o misal Demir Hatun'umu diktim ben de hatalarımın üzerine. Tahtalı köydeki köşküme bütün gereksizleri postalamak isterdim, hatalarımdan gebe kalan gözyaşlarım eşliğinde. Dünyaya spam olarak gelenlerden ekonomik paket yapıp gömmek güzel olabilirdi köşkümün bahçesine. Hem ayrıştırıcılar da bayram ederdi, sevapları yuplatırdım minik hazineme. "Bir dua bin bedduadan iyidir." derler ya hani. İki gramlık dualarınızı püskürtün üzerime de beraber nötralize edelim kemçük ağızlıları.


     Kelimelerden inşa ettiğim dünyalar belki yıllar sonra "atasözü" niyetine dolanır dudaklarda. Belki zihni kurak olanların avuçlarına bir testiden su akıtır da serinletir onları şu Nisan ayının kavurucu güneşinin altında. Somurtan bir velede umut olur da kelebekleri ısmarlar minik kafasının tepesine. Hem, " kovaladıkça kaçan ateş böceği" değil kelimelerim, herkese ısmarlayabilirim üj bej satır.


     Sütten çıkmış flemingo tripleriyle toz pembe hale getiremiyorsun hayatı. Aldığın oksijeni verdiğin karbondioksite eşitleyerek düzene sokamıyorsun yaşantını. Ya da, feleğin çemberinin çapını hesaplayarak üst mertebelere ulaşamıyorsun hayatın hiyerarşisinde. Cahil zihinlerin yobaz kalfası olduğunda yaşamanın formülünü elde etmiş olmuyorsun. O kadar sığ değil hayatın okyanusu, saçmalama nolur.


     "Acele işe şeytan karışır, yavaş işteyse melek sıkılır." derler ya hani, öyle bir dilemmanın esareti altına alınmıştım ben de. Aşağı tükürsem keçi sakalı yukarı tükürsem ergenliğe yeni girmiş bir çocuğun bıyığıydı sanki. Arafın ortasındayım, ne cehenneme çok yakın ne de cennete çok uzaklardayım. 


     "Bir dal sigaranın 40 günlük zehri vardır." derler ya hani, o misal ben de zehrime sarılmıştım sinsice. Dumanlarıyla beraber gökyüzünde tura çıkmıştım, kuşlarla beraber kanat çırpıyorduk hatta, "Nagabeger?" falan diyerek o küçükken öğrendiğim kuş dilini ilk defa kullanacak saha buluyordum kendime. Çok mutluydum. "Kuşlarla muhabbet ediyorum olum." diyordum, kuş dili sallamasyonun da ötesinde bir lütufmuş bizlere. Biz görememişiz o küçüklüğün hayalperest zihninde. Vay anasınağ.


     "Havuza düşen demirliğe sarılır." derler ya hani. Sarılacak birini bulamadığında ise, kenarlıklarla yetinmek zorunda kalırsın. "Dibi görünen sularda da hayır kalmadı, hiçbirinden geçme." diyordum ben de artık. Çünkü, transparan insanlardan da çıkabiliyordu en filintasından yalanların. "Zorla insanlık olmaz." derler, insan sandıkların da insan değildir zaten. O yüzden, "Dereyi görmeden mayoları giyme." ama şunu da bil: "Sevgi çıkmadan ümit kesilmez."


- Kim bilir hangi şairin mükemmel satırlarını kağıda akıttığı yaştayım. 18 yıllık bir fidanım dünyanın bahçesinde, hayatımın ılıman iklim kuşağındayım. Benden kurtulmak isteyenleriniz varsa, üzgünüm lan daha buralardayım. -



Çok güzel bir şarkının mükemmel coverı. Dinlenilmeye değer. Kimbra'ya da selamlar.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

Mim Vol. 14

Biricit mimlemişti beni. Biraz zaman aşımına uğramış bir vaziyette yanıtlasam da, en nihayetinde tıklatıyoruz klavyede. İşin zaten tatlılığı orada değil mi yahu? Teşekkürler peşinde kul köle olsun biricik insan. Başlıyorum. Öhöm.

- Kendini nasıl hissediyorsun?

İyiyim be mimi hazırlayan arkaaşım. Sen de iyisindir umarım. Hayat aslında güzel de değil kötü de, biliyor musun? Onu şekillendiren bizim onu nasıl gördüğümüz bence. O yüzden, her zaman, "iyi iyi" diyelim ki ruhen de o moda geçiş yapabilelim. Yihi.


- Reenkarnasyon gerçek olsa, bu dünyaya ne olarak geri dönmek isterdin?

Şebnem Ferah'ın sesi olabilir. Adele'in sesi olabilir. Johnny Depp'in üst dudağı olabilir. Amy Winehouse'un sesi de olabilir. Ashton Kutcher'ın kulağı olabilir. Ya da "kulağına küpe" olayım ben. Ya da, Lady Gaga şarkısı olarak da olabilir. Bilmem ki. 


- Vurulduğun dizelerden aklına ilk geleni?

Dünyada sevmiş ve sevenler nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden
Çok seneler geçti dönen yok seferinden.


- Son zamanlarda izlediğin hangi filmi çok beğendiğin (ve favori repliği)?

Son zamanlarda film izlediğim pek söylenemez. He, televizyonda izlediğim Harry Potter'ı saymazsak. Dublajlıydı işte o da ama. Replik de şey olsun: "Ekspeliarmus!" Şlat, bütün ruh emiciler pert. Yihahaha.


- En sevdiğin The Smiths şarkısı hangisi?

Şimdi youtube'da dinledim. İlk defa, ne yalan söyleyim. O yüzden ilk dinlediğim şarkı en sevdiğim şarkısıdır. Buyrunuz, şarkıyı aşağıya postaladım.




Sadece Kuulumsu Kadın'ı mimliyorum. Çünkü en tatlı blogger ödülünü ona "açık bir dille" takdim etmeyişimden dolayı vicdanen azaplanıyorum. O yüzden, buyursunlar, bu mimi postalıyorum ona. Ve öpüyorum çokça. Mucakslar dolusu sevgiler.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

16 Nisan 2012 Pazartesi

Yıllar Geçse De Yıllar Geçmese

     " Dante gibi ortalarını bulduğumda hayatın dantel örmeye başlar mıyım acaba? " diye düşünüyordum, geleceği gösteren kürenin üzerine elimi koyduğum o nahoş ve kahinimsi anımda. Ama sonra; bizim jenerasyonun gençlik zamanlarının, teknoloji furyasının içine cumburlop dalışlarla geçeceğini tahmin ettiğimden bıraktım düşünmeyi anında. Düşünsenize, torunlarmızdan daha çok takipçiyi kapmışız Twitter'da, " Hayatla bir gün ebediyen bozuştuğumuzda bu Twitter senindir torun. Daha doğduğun anda yazılmıştı alnına. Sen seçilmiş tweetçisin! Veliahtım benim. Lililiiiğ. "


     " Whitney Houston'un öldüğü yaşa geldiğimde acaba botoks yaptırsam mı triplerine girer miyim? " O zamana yeni bir teknoloji de gelir hem, şiş inene kadar maymun gibi dolaşmak istemem etrafta sonuçta. Whitney Houston kadar çok ödül alamasam da belki o zamana bir Nobel alabilirim. E sonuçta kitabımı da çıkarmış olurum. Öhöm. Hiç belli olmaz. ( 49 )


      " Sezen Aksu'nun yaşına geldiğimde sesim nezaketen Rakçı Serpil kadar olur mu acaba? " Yıllandıkça güzelleşen şarap misali mükemmelleşir mi sesim, Whitney Houston'un öldüğü yaştan 1 yıl önceki yaşımda? Olması pek imkana elverişsiz bir ses telinde olsa da, hayaller diyarında ben bir Amy Winehouse. O yüzden, kurcalama. He de geç. Tıaaam.


      " Sharon Stone'un yaşına geldiğimde acaba fiziğim onunki kadar düzgün olabilecek mi? " diye bir düşünce fırladı şimdi de zihnime. Hatun 54 yaşında olmasına rağmen bakanlara en fazla 40'tır dedirtecek bir halde. Stone gibi vallahi, daş daaş.


     " Eyfel Kulesi'nin yaşına varabilecek olsam, sıkılır mıydım lan acaba hayattan? " Torunlarımın torunlarını göreceğimden garanti cennetlik olurdum ama sanıyorum ki. Cennetin kapıları parmaklarımın ucunda, benim için yazdığım her yeni satır cennete açılan yeni bir kapı mahiyetinde aslında. O yüzden, görmesem de torunumun torununu olur ya. - Birazcık kendini avutma gibi. - ( 123 )


     Yaşlanmayacak olsam, Dorian Gray gibi, ne yapardım ki acaba ben? Hiç düşündün mü okur, etrafındaki herkesin suratına bir yeni kırışık çizildiği halde sende tık yok. Tertemizsin, misler gibi. Ne yapardın? Dinçsin de. Güzelsin de. Taşsın. Yakışıklısın ya da. Her türlü iyi sıfatı yapıştırmışsın çehrene. Sağlıklısın da. Oooo. Sanki ölümlü değilmiş gibi, dünyanın bütün nimetleri sende toplanmış gibi. Yaşın da pek bir ileri; ama hiç belli değil. Ama etrafındakiler de bunun farkında, herkes mahvetme derdinde seni. İnsanoğlu kıskanç canımcan, ne yapacaksın yani? Bence, Venedik'e kaçardık. Hermonie'nin zaman tılsımını da çalardık. Ne kadar şükela olurdu. Bir sihirli değnek de olsa elimizde, tamamdır be.




Sizleri Melis Danışmend ile bırakıyorum dostlar.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

Mim Vol. 13

İlk olarak mim avcısı Şanslı Kedi, sonralık olarak bakanların bir tanesi düşişleribakanı en sonunda ise de dantelenmiş Biricit mimledi beni. " Ne kadar da şekersin, ay yerim seni! " mimi gibi bir şey. İyi okumalar efenim. Başlıyorum.

1- Mesleğin seni mutlu ediyor mu?
Ohuyom ben yaa. Hem de sayısal ohuyom ya. Ne kadar mutlu edebilirse o derece mutlu ediyor beni. Şeker mimin içeriğini lekeleyeceğim şimdi bu kelimeyi yazarak: Kimya'

2- Dilediğin meslek miydi?
ÖSSzedelerden olmama rağmen dilediğim bir meslek yok benim. Yıllarımı aynı mesleğin uyruğu altında çürütmek istemememden kaynaklanıyor sanırım bu durum. O yüzden dilediğim bir meslek miydi diye soruyorsan, değildi. Eşit Ağırlıkçı olaydım dilediğim meslek diyebilirdim. Fakat yok canımcanlar, diyemiyorum. I ıııh. Tutmuyor.


4- Yalnız mı ilişkide yaşamayı mı tercih ediyorsun?


Öncelikle soruyu hazırlayanın " anlatım bozukluğu " diye bir konudan bihaber olduğunu tahmin ediyorum. Zira; bu ne biçim bir cümle lan! Yalnız yaşamak, ilişkide yaşamak, çelişkide yaşamak. Hepsi bir dönem gerekli. Hepsi bir dönem gelir. Sonra gider. 


4- Tatsız durumlardan kaçınmak için yalan söyler misin, dürüst ol?
İstesem de beceremiyorum. Bir kızarma, efendime söyleyim ağzımda yamuk bir gülümseme. Ama zaten becerememek en iyisi, hiç sevmem yalanı, uğramasın bana da. Böyle iyi.


5- Yabancı bir dil konuşuyor musun?
İngilizcem var. Çeyrek gibi de Almancam. Almanca'dan biraz nefret ediyorum da. Iyh. Kaba bir dil zaten. Ne o öyle; der-die-das mantıksız tamamiyle ezber. Türkçe'yi de sayalım da 2,25 olsun.


6- Rüyandaki evde oturuyor musun? Taşınmak veya yurt dışına gitmek istiyor musun?
Baba evinde oturuyorum. Yani ilk sorunun cevabı negatif yönde. Yaş birazcık kemale erince hepisi olacak, yeni bir aşk, yeni bir iş, yeni bir ev, yeni bir ülke. Yenilikler benimle!


7- Mobilya değiştirmeyi sever misin?
Bayılırım. Kendi paramla yapsam, daha çok severim, eminim.


8- Çevreye, hayvan korumaya katkın var mı?
Yerlere çöp atılmasından hiç hazzetmem. Kardeşime, arkadaşlarıma ve yanımda olan herkesler bu özelliği empoze etmeye çalışırım. Pek bir Greenpeace etkinlikleri yapmam; fakat kendi çapımda ufaktan denerim bir şeyler. Tutarsa.


9- Televizyon ve filmleri sever misin?
Yemin ediyorum bu soruları hazırlayan Türkçe'den bihaber. Anlatım bozukluklarını geçtim. Neyse.
Severim tabiki. Televizyon izlemeyi de filmleri seyretmeyi de. Bayılırım. Film izlemek hele. Of. Zaman bulabilsem keşke.


10- Bırakmak istemediğin kötü huyların var mı?
Şimdi, develenmeye kötü huy diye bakılıyorsa bırakmak istemem! Oh, mis. Duman.
Çok hazır cevabımdır, onu da bırakmak istemem.
Öf, sinirlenince karşımdakinin ağzına burnuna sıçarım, onu da bırakmak istemem. Ama sonuçları kötü olabiliyor da, orası ayrı.
Biraz ukalalık var gibi ya da megalomanlık. Olsun, ben seviyorum kendimi. - Bencillik yok ama! -


11- Loto veya benzeri şans oyunları oynar mısın?
Oynarım. Bir ara arkadaşla ortak iddaa'da oynadım. Hiç tutmadı. Tiskindim o yüzdeen. Ama aile Loto-kolik. O yüzden ben de nasiplenirim, bir şey tutarsa. Hem ne demiş bir pop şarkıcımız " Ya tutarsa? "


Bence herkes şirin. Kimseyi ayırt etmiyorum. Bu mimi herkeslere yolluyorum. Ayrım yoh!




Esin İris'in sesi pek bir güzel ya.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

14 Nisan 2012 Cumartesi

Filinta Gibi İhtiyar

     Gayr-i ihtiyari bir şekilde ihtiyarlamıştı bizim ak saçlı ve hafif de sakallı nine. 80'lerine yürüyen merdiven dayadığı halde selülit ve kırışık dolu bedenine yılda 2 defa uğrardı ölüm korkusu, o da ayıp olmasın diye. Filinta gibi bir ihtiyardı, ruhu bir türlü kabullenememişti yaşlanmayı. " Nazar boncuklarını namahrem yerlerine monte edelim de ona bakan kem gözler pörtleyip aksın ayaklarının önüne. " derdim hep. O da aktı gitti sonra ellerimde, bir parça gözlerimde.


     Kimi zaman tatlı olurdu sözcükleri kimisinin dudaklarında, bazense iki parmak olup kavrardı kulaklarından. Bunama korkuyordu onun yanına yanaşmaya, hatundan sağlık fışkırıyordu resmen. Bir testiye akıtıp yudumlasak mıydık ucundan az biraz?


     Perihan ismi yapıştırılmıştı ona, annesinin rahminden daha dışarı fırlamadan çok önce. Sihirli Annem ile alakası olmasa da melek gibi bir kadındı. Hasta birisini gördü mü kocakarı duyguları kabarır, hemen kazanında kaynattığı bitkilerin içine kattığı hafif haşhaşlı iksirini zorla tutuştururdu hastanın parmaklarına. " Şifacı Hatun " derlerdi bir ara ona. Tıp okumadan doktor kesilirdi başımıza kırışık şapşal. Elleri titrese de biraz, filintaydı o. En deli-kadınından.


     Bundan 2 yıl önceydi, hiç unutmam. Arada bir yoklar gider ürpertisi, kalbime bütün organlarımı doluşturur sanki. Öyle bir ağırlık, öyle bir hüzün örseler ki vücudu, alaşağı eder beynimi, duygu dopingi atar üzerime, içine sıçar o haftanın, içime sıçar o haftalık.


     Nisan ayını kemiren Mart'ın hafif esintili güzel bir günüydü. İhtiyarın canı sıkılmış ben de onu dışarı çıkartıcakmıştım. Çınaraltı'na gittik, denizi en temizinden çeksin diye içine hanfendi. Tatlı olduğu kadar huysuz bir cadalozdu bir de. Beğenmezdi hiçbir şey.


     Hayata çok bağlıydı ya ama. Allah sopasını çok erken indirmişti onun suratına. Son sigarasını yudumlamıştı yanımda, son çayını içmişti kana kana, son tebessümünü etmişti tatlı tatlı, son nefesini... O gün son kez duymuştum ılık sıcak çikolata kıvamındaki sesini. " İçme bu kadar. " diye gülerek kızmıştı bana. Sonra o da yakmıştı; en keyiflisinden, en " sağlığına " sından.


     Delidolu bir kadındı. Beni büyüten kadın. İçimdeki bir parçayı ona rezerve etmişimdir hep. Gelip kurulur o da keyifle. Araba yaklaştığında ona, o çaresizliği suratında gördüm ya. Koşup kurtaramadım ya. Hiçbir şey yapamadan film izler gibi izledim ya. Elimden hiçbir şey gelmedi ya. Allah kahretsin! Yine de gülümsedi o bana, " Artık zamanıydı. " dermişçesine. Ama değildi. Her ölüm erkendir, sana doyamadan taktın kanatlarını da uçtun be göklere. 


     Orospu çocuğu ben şoku atlatana kadar tüymüştü bile. Ben de usulca içimi kustum orada resmen. Bir göl oluşturdum sokağın ortasına. Kaybettim kendimi filintanın içinden çekilen hayatın karşısında. Hastaneye yetişene kadar Azrail almıştı filintamı benden. Kollarımın arasındaydı hatun bir saniye önce. Sonrasında, gitti. Bir hafifledim. Çığlık çığlığa çöreklendim üzerine. Kaybettim kendimi.


     Destursuz bir gidişti, zamansız bir felaket. Benim felaketimdi. Benim yalnızlığım. Feleğin çemberinin çapsızlığının gözlerimde sonlanışı. İhtiyarın gözlerindeki o son bakışı, ben bir daha unutamadım.






Deli kızım uyan! UYAN!

Ben denemede daha iyiyim yiaaa.

Bu şarkıda da fena bir Allah yok tasviri var yahu. " Karlı dağların ardında biri yaşarmış..." kısmından sonrasını dikkatle dinleyin, anlarsınız. Olsun, severim Ferah'ı. Ölen ablasına ithaf ayağına... Fakat, yine de yazıyla uyumlu bir şarkı. Sesine kurban.


NOT: Video da uyarlama klip. Sigara, Bugün bir de Mayın Tarlası karman çorbanlanışı imiş.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

Mim Vol. 12

Öncelikle, Kuulumsu Kadın 'ı mimleyeceğimden dolayı çok mutlu, heyecanlı, kıvançlı, içi içine sığmayan, zafer edasıyla pis pis ekrana sırıtan bir halde olduğumu belirtmek isterim. Sonralıkla, Biricit 'e teşekkürlerimi klavyemden narince bloguna doğru sallandırırım. Anket mimi ile karşı karşıyayız yine, pıfıs başlayalım. Haydi Rocky!


Bir de şimdi Selin 'den de geldi bu mim. Çok teşekkür ediyorum ona. Son soruya da ek olarak editliyorum onu. Yippi.


1- Blogundan ödül aldığın kişiye teşekkür et ve onu linkle göster.
Ben yapmıştım zaten bunu; fakat fazla sözcük göz çıkarmaz sonuçta. Beni bu ödülle şereflendirdiğin için biricik Biricit sana bütün içtenliğimle öpücüklerimi yolluyorum. Teşekkürler köpeğin olsun, organik organik takılalım biz.


2- Burçlara inanıyor musunuz? Burcunuz nedir?
Boğa burcuyum ben. Yükselenim de Yengeç'ti sanırım. Boğa burcunun özelliklerini çoğunu barındırırım. ( inatçılık, haksızlığa gelememe, çok konuşma vb ) Burçlara inanmam; ama burçsuz da kalmam, diyemem yani. İnanıyorum çünkü uzay boşluğunda taşımın yer değişimiyle benim de yer değiştirdiğimi, ya da Venüs Neptün'e gözkırptığını bana da bir şeyler olduğunu. Tanrım!


3- Hayattaki idealinize ulaşmak istediğiniz son nokta nedir?
İdeallerinin peşinde koşan biri değilim, idealist triplerine giremem yani. Ohuyom ben yia, ne ideaası? Şaka bir yana; şimdilik nihai amacım kitap yazmak. Bir de Tesla nasıl yapay deprem yaptıysa ben de önyargı depremi yapacağım da biraz silkelenip kendimize gelelim. Hua!


4- Aşka inanır mısınız? Sizce aşk nedir?
Aşk bir sudur; iç iç kudur, diyerek bu sorudan hafifçe sıyrılıyorum. Öptüm. ( NOT: Dün - 13 Nisan - Dünya Öpüşme Günü imiş. Ek bilgi babında yapıştırıveriyorum araya. )


5- Hayalleriniz nelerdir? Hayal kurmak nasıl bir duygudur?
Kitap yazmak demekten parmaklarımda tırnak bitti yahu. Hayal kurmak, insanı özgürleştirir sanki. Ruhen apayrı diyarları arşınlarsın, aptal bir tebessümü yöneltirsin suratına. Sınır nedir bilmezsin oralarda, sadece hissedersin. Bir gün hayal-acentası açmayı düşünüyorum hayallerimi duygu fakirlerine dağıtmak için, buyur gel birlikte yapak bu işi sevgili okur?


6- Sizce gerçek bir arkadaşın özellikleri neler olmalıdır?
Ben arkadaşı belirli kalıpların içine sokarak sınırlandırmak istemem. Fakat; bir şeyler paylaştığın, en nihayetinde bir şeyler yaşadığın, kendini yakın gördüğün, birine bir şeyler anlatmak istediğinde elinin telefonla buluşup onu çevirdiği kişidir arkadaş. Daha doğrusu dost. Ya da gerçek arkadaş diyelim soruyla cevabı kombinlemek açısından. ehehe. Bir kere yalandan uzakta olması gerekir. Belki de senden çok iyiliğini düşünmeli. Tatlı diliyle içindeki yılanı dışarı atmalı. Candır ya, can.


7- Hobileriniz var mı? Varsa neler?
Sesimin pek bir güzel olmamasına karşın birilerinin yanında şarkı patlatarak onu "Öfkeden delirdim." demeye sevk etmek. ehehe. Bir şeyler yazmak zaten hobi niyetine hüplenmiş içime. Arkadaşlarla bir yerlerde oturmak da hobilerim arasında jet hızıyla yerini alır. Develenmek de. "Yeniden piano çalmaya başlasam yiaaa." diye triplere girmek de. Afilli cümleler kurarak en basit şeyi bile önemliymiş gibi söylemek de. De, de, de...


8- Benim hakkımdaki düşüncelerini yazar mısın?
Ne egoist bir mimdir arkadaş ya! Neyse, mimin uyruklarına uyacağız elbet. Öhöm. Dedikodu sevmem ama tıklatıyorum şimdi.
Dante gibi ortasına bile gelmeden ömrün yaşlı triplerine girerek "yaşlılık sendromu" belirtilerini göstermeye başladığını düşündüğüm birisi. ehehe. Sözlüğün olmazsa olması, blogun yasemin aromalı yazılar sahibi dişi kişisi. Esasında, çok bir zaman olmadı takipleşeli de. Fakat sevdim ben. Tatlı biri. Biricik kendisi.
Selin Eski, çok fazla zaman olmasa da seni okuyalı ben pek bir sevdim yazılarını. İçindeki yazar ruhu fışkırıyor blog sayfana, nazarlar değmesin inşşallaaaah. Yürü bea, kim tutar seni? ehehe.


Mimlediklerim
Kuulumsu Kadın - En ön sırayı kime ayırdım sanıyorsaaağn? -
Ofelya
Black Swan
Milena
Muzmut
devbirkedi - Yihehehe -
deeptone
S. Darko
Dilara Aksoy
Bitter Tanesi


falandı filan.



Bu yazının üzerine bir Gaga gider.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

11 Nisan 2012 Çarşamba

Tanrının Gözyaşlarıyla Doldurduğu Okyanuslar

     Mavi şekeri mideye indiren bir çocuğun diline yapışan gıda boyası gibi bugün gökyüzü. Kaldırımlar da 2 tüp kan vermiş bir ihtiyarın beyazlamış yüzü. Bulutlar, Mikail'in sigarasından çıkan dumanın hafifçe etrafta süzülüşü. Sanırım bu gördüklerim bizim Alice'in düşü, tavşanla birlikte yere düşüşü ve birazcık da gülüşü.


     Hiperaktif çocuklar gibiyim ben de, içim içime sığmıyor taşıyor derimin boşluklarından. Suratıma cepın yapıştırıcısıyla şu aptal gülümsemeyi yapıştırmış gibiyim. Gülücük botoksu yaptırmışım da ilk şiş  günlerindeyim sanki. Ama Joker'in gülümsemesinden daha insancıl bir gülümseme takılmıştı dudaklarıma. Bir de dudağıma iliştirilmiş  bir sigara. Çaydan çıkan dumanla birleşip beraber arşınlıyorlar gökleri. Bir kuşun boğazına takılıyorlar, öksürmekten uçamıyor düşüyor yavrucak.


     Tanrının gözyaşları süzülüyor göklerden yanaklarıma. " O ağlarken gülümsemek günah mı? " diye düşünüyorum. Ama gülücükleri tabancadan çıkan kaza kurşunu gibi patlatıyorum Buzul Çağ'ından kalma soğuğun kabarcıklarına. Çifte kavrulmuş bir mutluluk atıyorum mideme. Darısı bütün emoların başına.


     Organik insanlarla tanışıyorum sonra. Katıksız, genetikleri değiştirilmemi, ruhları en temizinden. " Böyleleri kaldı mı dünya topraklarının pötürleşmiş zemininde? " diyorum. " Bizler korsanız " diyor, " tanrının gözyaşlarıyla doldurduğu okyanuslarda süzülen iki beden. " Sufleden akan çikolata tatlılığında konuşuyorlar. Önyargılardan arındıılmış sözcükleriyle arındırıyorlar ruhumu.


     Fırından taze taze çıkmış ekmek çıtırlığında bir gn geçiriyorum ütopyamın Venedik manzaralı sokaklarında. Mükemmel bir yer bir görseniz; bir taraf kovalardan taşmış suyla doldurulmuş Venedik, öbür tarafında Demir Hatun'un asaletiyle süslediği Fransa. Venedik ile Fransa arasında köprü konumunda bir sokak. 


     Bir gün götürürüm sizi de isterseniz, deli gibi deliren bir meleğin mutluluk iksirinden aldığım birkaç yudumdan sonra. Ya da bir parça çikolata da yeterli, bir de yol parası niyetine üç beş kuruş hayal. İncir çekirdeğinin incir reçeli olacağı zamanki çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden mutluyum. Darısı bütün emoların başına.




Bu da o organik insanların şarkısı.

- Daha önce koydum bu videoyu olsun ama, mükemmel bir filme başlama sahnesi. Yerler. -
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

9 Nisan 2012 Pazartesi

Mim Vol. 11

Öncesinde Şanslı Kedi 'nin sonrasında Bricit 'in mimlediği, geçmişin tozlu raflarında çürüyüp giderken Şanslı Kedi 'nin mim-kahramı edasıyla yaşama döndürmek için çabaladığı bir mimdir kendileri. Biz canlı varlıkların hayalindeki cansızlar da denebilir. Hayalindeki Cisimcik!


1- Yemek olsam ne yemeği olurdum?


Ben yemeği " yiyecek " olarak değiştiriyorum kendi çapımda.




Ay cinaağm, benim gibi çok tatlıdır bu. ehehe.


2- Müzik aleti olsam hangisi olurdum?

Piano. Eskiden ne güzel çalardım be. Şimdi de Swan Lake çalabiliyorum amaa. Neyse. Sebep bu değil.
Oktavlar arası farklılıklarıyla çok fazla opsiyonu var. Misal; benim çeşit çeşit saçmalamam gibi o da çeşit çeşit melodi sunar dinleyicilere de. Çok da hoştur.




3- Araba olsam hangisi olurdum?



Çok seksii. Bir de, arabalarla da pek bir alakam yoktur. " BMW mükemmel araba " diye aradım ilk bu çıktı ama. ahahahaa. - Markadan da taviz vermeyen pezevenklik, diyebilirsiniz. -


4- Aylardan hangisi olurdum?

Ben öyle bir aya sığıştırılamam ki. Bazen Mayıs olurum, bazen Şubat, bazen Haziran... Belli olmaz işim.



Doğum günüm de 6 Mayıs Hıdırellez. - Alttan alta doğum gününü belli etmece. Ama pek de önem vermem ben. Fakat olsun, sübliminal mesaj niteliğinde satır araları doldurmaca. -


6- Ayakkabı olsam hangisi olurdum?

İlginç bir insan olmamdan mütevellit ve kırmızıyı sevmemden dolayı bu ayakkabı olabilürüm. Çünkü ayakkabı ilginç ve kırmızı. Miss.



7- Kıyafet olsam hangisi olurdum?

Dövmeler de derinin kıyafeti diyerek; Johnny Depp'in üzerindeki dövmelerden herhangi biri olabilirdim diyorum. - Her yere sıkıştırılan Depp. -



8- Renk olsam hangisi olurdum?

Her renk olabilirim. Renk bukalemunu.



9- Hayvam olsam hangisi olurdum?

Hayvanlar Alemi'nde yer alıyoruz zaten aslında. Fakat, düşüneyim. Ben köpekleri çok severim; fakat köpek olmaz istemezdim. Kedi zaten ıyh. Kuş olayım, özgür özgür uçuşayım ortalarda. 



10- Şu an okuduğunuz kitabın 137. sayfasında neler var? 

Murat Menteş'in Korkma Ben Varım'ına başlayacağım. Fakat 137. sayfa karikatürlü. O yüzden 139'dan yardırıyorum.
" ...Gıcırbey daha dünkü çocuk... Bazen de, şarkıdaki gibi ben onu ' fıntık ile, fıstık ile, badem ile beslerim. ' Kabuğu kırıp, içini gagamın ucuyla ağzına atıveriririm. O da beni omuzlarında taşır. Keşke ben de onu sırtımda taşıyabilsem, masal kuşları gibi uçarak Anadolu'da şehir şehir gezdirsem, oradan da hiç görmediğim anavatanıma, Endonezya'ya vınlasak!.. "


Mimlediklerim:

Kuulumsu Kadın - İlerleme var sanırım, ben mimledimmm. -
Selin - Mimleri biriktiriyorum sana. ehehe. -
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

6 Nisan 2012 Cuma

Yıllardır Bu Kadar ¨Yıllardır¨ Dememiştim

     Yıllardır ¨orjinal¨ dediklerimizin aslında ¨orijinal¨ çıkmasındaki hayal kırıklığı gizli bu aralar hayatın satır aralarında. Ya da ¨pantalon¨ muydu, yoksa ¨pantolon¨ muydu sorunsalı tünemiş zihnimizin kuytu limanlarına. Bir türlü yüklenmeyen sayfa gibi yüklenememiş hayat da bizim ekranımızın ortasında. ¨Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.¨ olmuş herkes telefonumuzun öbür tarafında. Issız bir adaya düştüğümüzde yanımıza alacak hiçbir şey bulamamışız; çünkü gardolabımız baharın gelişiyle değişmek durumunda kalmış son zamanlarda. Ah!

     Yıllardır hanım hanımcık bir kız diye bildiğimiz ¨tweety¨nin erkek çıkmasındaki ağır travma akın etmiş hayatın sokaklarına. Yalanlar trafik yapmaya başlamış, doğruları sollamışlar zamanın her tiktaklamasında. Bir depremle yıkılmış bütün temelimiz, Temel Reis bile gelse kurtarılamayacak hale gelmişiz, kendimize bile çaktırmadan. Ispanakları doluşturmuşuz biz de ağzımıza, optimistliği gizlediğimiz gibi yoğurduna.

     Yıllardır amca denilen adamın aslında baba çıkmasındaki Türk filmi havası sırnaşmış hayatın sanrılarına. Saba Tümer'in kahkahaları konuk oyuncu olarak katılmış kulağımızın iç kısımlarına. 3. Dünya Savaşı yaşamışız, içimizde değil ama, gardolabımızda. Dağılmışız; ama ruhen falan değil, odamızın düzensizlik kırıntılarında. Damlaya damlaya bir yığın oluşturmuşuz ve atmışız yatağın arka taraflarına. Üşengeçliği atamamışız üzerimizden ve geç kalmışız bütün buluşmalara.

     Yıllardır Red Kit'in ağzındakini saman sanmışız, oysa o sigaranın kamufle edilişiymiş acımadan. Bir sempozyuma katılmışız sonra, ben de konuşmacı, sizler de dinlemişsiniz hiç sıkılmadan. Bir karışım hazırlamışız sonra, Merlin'e taş çıkarırcasına. Yudumlamışız onu da, rahatlamışız, çakırkeyif halimizle karantinaya almışız herkesi bakışlarımızla.

     Ve sonra ben, yıllardır ¨Sen hiç çiş oldun mu?¨ sanmışım Şebnem Ferah'ın ¨Sen hiç hiç oldun mu?¨ sözlerini birkaç yıl öncesine kadar. ¨Alağas bağladık¨ derdim ben ¨Allah'a ısmarladık¨ demektense ve düşünürdüm ¨Alağas da ne demek lan?¨ Ve kapanışı yapmak üzere Şebnem'i çağrıyorum huzurlarınıza, hepinize ¨hoşçakal.¨ 

- ¬ Kelime tabancamla tarayabilirdim aslında sizleri; ama acıdım. Sakin bir yazıyı hoş bir melodiye teslim ediyorum şimdiyse. Emin ellerde satırlarım. Emin ses tellerinde ya da. -


Klipteki ekstra reklam yazılarına da fena sinir oldum. Ama bulamadım ki başkasını youtube'da. ¨Aney aney aneeey.¨

Yıllar geçse bile sıkılmadan dinlerim şarkılarını, dinliyorum da zaten, her seferinde yeni bir tad alarak hatta.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

4 Nisan 2012 Çarşamba

Fırlatılmış Optimistlik

     Hayatın doruklarına çıkıp da iki tur atasım geliyor bazen Jack Sparrow'dan çaldığım kayıkla beraber. Zaten Jack de onu bir denizciden çalmış Gençlik Pınarı'nı bulmaya giderken. Çalıntı malın çalıntısı benimdir diyerek ben de tıkıştırdım eşyalarımı içine. Neyseciğime, konunun bezi bu taraklarda değil ama. Ben ne diyordum yia? He, hayatın doruklarında kayıkla beraber iki takılasım geldi benim. Pek bir korsan havamdayım bu aralar, uçak yolculuğu içimdeki korsanlığı dışarı fırlattı acımasızca. Ne alakaysa artık? Korsanlık zamane gençlerinin mizacına ters esasında, belki ben de dahilim buna. Ama olsun, hayatın not defterine tecrübeleri kaydetmek babında iki fink atılabilir o kayığın üzerinde. Bir bayrak sallama falan. Efendime söyleyim dürbünle kombinlemek bayrağın rengini. Bir de puslu bir pusula. Of. En çok istediğim şeyin yerini de göstersin. Şu an bu doğmamış kitabım olabilir ama. Ya da susadığım halde almaya üşendiğim bir bardak su.

     Su demişken; umarım fırlattığım optimistlikler sayesinde bardağın dolu tarafını görenler furyasına katılabilmişsinizdir sizler de. Katılmamışsanız da, katılmış gibi yaparak şurada şahsımın üzerine iki gramlık mutluluk atmış olabilirsiniz. Çaktırma. Zaten mutluluğun eldesi bence ölümsüzlüğün iksirini bulmak kadar zor ve imkana el vermeyen şartlardan oluşmamalı. Saf bir şekilde, her yerde, her şekilde karşımıza çıkabilecek hüptrik bir şeydir o, görebilene. Pek bir şekerdir de. Şükelata gibi. Hemi de beyazından.

     Şu saatte dışarıda bağırışıp çağıraşan yaşlı kadının kafasını klozet kapağına sokup Ankara'nın gobeğinde dolaştırasım geldi. Fakat, gurbet ellerde olduğumdan öfkemi içime gömdüm, o cırtlağın suratına gömmek varken. Bir kürekle yardıma gelin de, suç ortağı edineyim ben de kendime. Nefs-i müdafaa'nın mülayimleriz bizler. Öfkenin kontrolünün acizleri belki de. Ama değil de be. Ama belki de.

     Böyle belirli bir konunun buyruğu altında tıklatmayı pek sevmiyorum klavyeye, az çok belli edebilmişimdir belki zaten kendimi sözcüklerim el verdiğince. Aslında bütünlüğü en çok kaybetmişim gibi gözüken zamanlarda bile bir yakınlık vardır paragraflarımın arasında. Linkimde saklı hatırası, ilkten okuyunca nasıl anlamazsın?

- Her derdin bir reçetesi olsaydı keşke. Devaları devlerin elinde hem de deve sırtında bazısının, bulamıyorum, kovaladıkça kaçan ateş böceği oluyor karşımda, devlere özgü o figürleriyle ateş saçıyor etrafa. Shrek'in ateşli versiyonu, Fiona'nın en kızıl katmanı gibimsilerden. Klavyeninse ulaşamadığı yerlerde. Sözcüklerin yasaklandığı o minyatür şehirde. Birazcık kalbimde. Birazcık da göklerde. -


Bir Kimbra patlatalım bu şarkının üzerine. ¨Çalsın sazlar oynasın kızlaaar. ¨ 
Geleceğin Amy Winehouse'ına selamlar. Talihin benzemesin de canim. Gerisi teferruat.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

2 Nisan 2012 Pazartesi

Blogun Ekinoksu

     Transit geçişlerin buyruğu altında yaşasak keşke bizler de. Buyruktan ziyade, bizim yönlendirmemizle ışınlansak gitmek istediğimiz yerlere. Herkese benden bir transit hava sahası! William Wallace'ın idam sehpasında dediği gibi dostlarım: " Freedoom! "


     Çok içi kanı kaynayan bir yazı başlangıcı oldu. Pek bir ekinoksu yaşıyormuş gibi şu anda blog sayfam. Güneş ışınlarını dik açılarıyla alıyormuşçasına. Ki, güneşten nefret ederim ben; orası ayrı. Cıvıl cıvıllaştı. Sanırım baharın gösterip vermemesinden etkilendi birazcık blogum ve böyle bahar şenliğine girdi. Tohumlar çiçek versin gözkapaklarımda, gökyüzü mavileşsin bulutların ardında. Tam fotoğraflık manzaralar çıksın karşıma, kadraja aldığımda patlatabileyim bende. Şlat!


      Birazcık saçmalıyorum dimi? Ne dediğimi bilmiyorum inan ki ben de. Bahar şenliği dedim ya hani, o şenlikte kafayı dağıtmış parmaklarım da, çakırkeyifimtrak halleriyle takılıyorlar öyle sözcüklerle. Aldırma gönül sen de. Ama sakın bırakma da onları. Çünkü; bırakılanlar bırakanların bıraktıklarını bırakmaz! - yeoo -


      Kirpiklerime kapandı ya da bacağı ağırdığı için seğirtti, bilemedim şimdi ben de. Sonra ama, irislerim ışıldadı, bir karşılama senfonisine geçti misafirlerinin karşısında. Kemik, örs ve üzengi de katıldı onlara ve patlattı Amy'den bir şeyler bizim bu Zenci Gırtlaklı Sincap.


      Uzun zamandır basıp geçtiğim o mini-topraklığın üzerinde çimenler renk cümbüşü yaşamaya başlamışlar. Cemrenin bir arkadaşa bakıp çıkması sonucunda oldu herhalde bunlar da. Olsun, olgunlaşsın da onlar göz ve nizam Fizan'a kadar yollansın. Fotoğraf makinemi alayım da fırlayım sokaklara. Memleketimin mengenimsi hallerinin tasviri mahiyetinde, betimsel halinin diyaframın ortamdaki ışığa odaklanışıyla, flu yapayım etrafını, ben de odaklanayım onlara. Sınavlar. LYS'ler. Hepinizi diyafram yardımıyla bulanıklaştırayım da ağzınız karışlar dolusu açık kalsın. Hiha.


      Hiç kullanmadığım bardak altlıkları gibiydi test kitapları. Duruyorlardı usulca köşede, boşlukta yitirilmişlerdi adeta. Onların adeti, her bakınıldığında iki çiziktirmeyle atılmaktı kenara.


      Sabahın köründe çöreklendim, bir tostla günümü neşelendirdim. Güneş parıldıyor gibiydi; ama bu sadece soğuğun bir maskesiydi. Okulun yolunu tutuşturdum ben de; fakat kimse yoktu lan. Vallahi, yeminle. Ben de üj bej develenmeden sonra debelenmeden geldim evim evim buruşuk evime. Sanırım sınav atlatılamamış. Zaten benim ne işim varsa? Ne güzel okulun yolunu unutangillerdendim ben. Niye bozdum ki şimdi bunu? 


      Neyseciğime, yarın da Ankara'dan yazarım artık. Belki de yazmam. Bilemedim bak.



Pek bir hoş bu da. Bence bir kulak atın. Biraz da göz tabi.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

Mim Vol. 10

Mimli bir yazının giriş kısmındayım. Uzun zamandır Kuulumsu Kadın mimi diye başlamıyordum yazılarıma. Şimdi mutluluktan altıgen olmuşçasına başlıyorum. Öhöm. İçimdeki şairi dökeceğim satırlarıma. Manimanimani. Mastbifaniğ. İndi riçmenz vörld. Manili mim. Buyrunuz.


1. Sevdiğiniz bir kişiye olan duygularınızı maniyle ifade ediniz. (İlla erkek arkadaşınız olması gerekmez. Sevgi çok genel bir kavramdır. Arkadaş, dost, anne, kardeş vb.) 

Kelimelerin gelip anlam ifade etmediği bir yerdeyim 
Bu sevgiyle ben, derbeder bir haldeyim, neyleyim?
Gel beri, bırakma beni, bu uçsuz dalgarında denizin
Yağdır ateşini üzerime, yamacıma gel, devem benim.


2. Sizi gıcık eden yada sinir eden bir olayı yada kişiyi konu ederek yazın. 

Vicdanın el değil de göt versin be ÖSYM
Diyemez kimseler senin için; " Özünde aslında iyi be. "
Boş boş oturuyorum, bir kalem duruyor önümde
Sokuştursam sana, buluşsak mı beraber ölümde?


3. Sizin için olmazsa olmaz bir eşya, program vb. bi'şey için yazın. 

Telefon, canımsın, bir parçamsın, bir uzvumsun artık
Telef olurum sen yoksan, tuzun hep kuru kalsın
Testesteron; sırf kafiye olsun da satırlar dolsun diye yazdım
Teleskopla incesem seni, kalbimi görür müyüm? Canımsın.


4. İstediğiniz bir konu hakkında yazınız.  

Dar görüşlü insanlar, at gözlüğüne taparlar
Gün gelecek elbet, onlar da yalpalar
Gözler boyandı, rimelle değil, yalanla
Keşke yok edebilsek onları, çıkararak, taraf tarafa


5. Bir blogger seçiniz ve ona atışma tarzı bir mani yazınız.

Adamın deepinin iğpiyle insek mi kuyuya?
Katy Perry'nin E.T'si yankılanırken kulakta
Kelime asam yanımda, hadi sen de bir kılıç kuşan da
Düelloyo var mısın? Haydi geçir başına bir kukuleta.


Kafiye olsun diye arada saçmalamış olabilirim. Olsun.

Kuulumsu'nun ps'i:  

Bunların hepsine yazmanız şart değil. Dilerseniz sadece birine de yazabilirsiniz. Atışma yaptığınız kişi başta olmak üzere diğer bloggerları mimleyiniz. Size atışma mani yazan kişiyle sizin atışma yazacağınız kişi farklı olsun ki atışma sürebilsin. Tamam?


Mimlediklerim: 

mendeboor
Cherry 
Ofelya

Gönül isterdi ki Seyirci Koltuğu da yazayım; fakat bunun sinemaya uyarlanılabilecek hiçbir tarafı olmadığı için, yapmadım. Ama elim gitti. Fakat durdurdum.  
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

1 Nisan 2012 Pazar

Kelimekşın

     Zamanın pencerelerinden geçmişe dönüp baktığımda aklıma satişfekşın geldi. Kelimelerin fantaağzisi falan değil tabi ama bu yazının yazılış amacı. Bir amaca da hizmet ettiği söylenemez ya esasında. Neyseciğime. Sadece actionlı film gibi ekşınlı yazı olsun diyerekten başlıyorum klavyeye tıklatmaya. Bugün zaten ekşınların taarruzuna uğrayıp sınavı attım üzerimden ya, o konulara girmeyelim. Kelimelerin cinayetiydi türkçe birazcık. Kelimelerin acımasızlığı. Darbesiydi. Dabbesiydi laaan!


      Ahalicanlarım, haydi eşlik edin sizler de bana. Kelimelerin büyüsünü kullanarak küfür edelim, öfkelenmemize sebebiyet olan her şeye ve herkese karşı. Sözcüklerin büyüsüne kaptıralım kendimizi, sonra onları da kaptıralım cinnetimize. Diye alıp başımı gitmişken tam ben, bütün öfkemi aldı götürdü Lana Del Rey'in Carmen'i. Zaten kindar bir şahsiyet olamadığımdan sinir harplerim kısa sürer; ama şiddetli nükseder. 


     Lana Del Rey'in şarkıları böyle ayin gibi değil mi ama? Sanki sihirli sözcükleri dökülüyor tane tane mikrofonunun ucundan. Böyle hafifçe keşimsi söyleviyle, çakırkeyif bir hale sokuyor kişiyi de. Kulaktan aldığımız alkolle ruhumuzu sarhoş ediyor. Vayt! Sizler nasıl diyor? Ağğm. Şey. Aşüfte işte ya.


     Turist taklidi yapmak istiyorum ben. Ya da en basitinden bir yerde turist olmak falan. Turist Mazbut! Dizi-film haline de sokarsınız hatta beni. Zaten yarından tezi yok Ankara'ya kaçıyorum, kuzenlerin yanına. Biraz uzaklaşmak gerek, kurtuluş değil tabi fakat bir arınış belki de.


     Asıl İtalya'da turist olmak var. Venedik'e dikmek bütün dertleri. Şırıl şırıl suların üzerinde, fırıl fırıl dönen rüzgarın esintisinde. Tıfıl tıfıl dolanmak ortalıkta, hırıl hırıl rahatlamak. Her şey tıkır tıkır. Mışıl mışıl. Hışırt.


- İtiraf edeyim; sınav çıkışında ilkten bir duygularımın muhasebesini yapamadım. Nasıl bir tepki vermem gerekiyordu, bilemedim. Birazcık sindiremedim belki. Fakat sonrasında, mantıklı düşününce, siktir ettim. Hem zaten, çok da kötü değil gibi. Her şeyin sonu değil en nihayetinde, bütün össezedelere aynısından tavsiye ederim. Herkese benden birazcık optimistlik! Gevşeyin dostlarım. Biraz da ÖSYM'ye sövün ama. O iyidir. Rahatlatır. -





Lana Del Rey'den Video Games ile başbaşa bırakıyorum sizleri. Keş hatunun ses cümbüşü.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »