25 Şubat 2012 Cumartesi

Zenci Gırtlaklı Sincap

     Sonunda yakaladı beni. İstediği oldu ve ele geçirdi bütün zihnimi, düşüncelerimi hatta beynimi bile. Nereye gitsem benimleydi artık. Ben - sen kavramını yitirmiştik onunla; ama biz de değildik işte, yine bendim o. Bağımsız değildik artık, bağımlıydık birbirimize. Kenetlenmiştik garip bir şekilde. Tek bir bedende hatta tek bir başın içinde benleştik onunla, hiçbir zaman biz olamadık ama, bizleşemedik... Başıma ağrıları sapladı acımadan, zaten adı da ' baş ağrısı 'ydı. Düşünce yetilerimi kaçırdı hızlıca, geçti oturdu koltuğuna, iğnelerini batırdı sinir nöronlarımın impulslarına. Pat. Pat. Şlat. Ve dudaklarından dışarı fışkırıyordu " nihahahalaalaaaa. "


     Sonra sincapları çağırdı yanına. Zaten pissikopat hayvanlar ne hikmetse kafamın içinde dans etmeye bayılırlar. Öncesinde birazcık bahsetmiştim onlardan Yorgunluk Saçmalaması 'nda, belki hatırlanır. Şimdi ise sülalece gelmiş yüzsüz yaratıklar. Kurmuşlar da müzik sistemlerini, damarların arasına koymuşlar hoparlörlerini, almış eline mikrofonu zenci gırtlağı olan bir tanesi " Meet you downstairs in the bar an heard.. " Ben de diyorum bu şarkı nerden dilime dolandı diye, sağ olsun Amy-vari sincap başarmış bunu. Bir mesaj vermek istercesine de değiştiriyor ses tonunu şurada: " You know that I'm no good. " Vallahi pissikopaaaat. Ben de sincapların düşmanı olan yılanı çağırayım dedim. Sonuçta yılanları bulmak zor değil, etrafımıza tünemiş tonlarcası var. Sincap görünümlü yılanlar veyahut daha da acısı köpek görünümlü kobralar. Vıyh. 


     Baş ağrısının elinden aldım sonunda düşünce yetimi ve tıklatıyorum klavyeye umarsızca. Ve değiştirdi şarkıyı sincapçığım, sanırım repertuarı geniş keretanın. " We only said good-bye with words I died a hundred times You go back to her And I go back to... I go back to us " Çok da içli söylüyor rahmetlinin ardından, çok da içten. Sanırım gittikçe alışmaya başladım ben bu sincaplara. Biraz daha az gürültü çıkartsalar iyiydi, yoksa sinirlenip çocukların topunu kesen o öfke küpü komşu niyetine ben de onların kuyruklarını kopartabilirim. Tamam yia, kıyamam belki ama kafamı sallarım onlar da kendilerini roller coasterda sanırlar. Ya da korkunç şeyler hayal ederim de kendilerini korku tünelinde bulurlar. Patilerini denk alsınlar, daha doğrusu ayaklarını. Patiler köpekte olurdu ya, ne diyorum ben?


     Gittikçe saçmalamaya başladım. Gittikçe uçuyorum bir yerlere. Gittikçe gidiyorum, gidilecek yer kalmadığında bile. Sınırsız bir yolculuğa çıktım. Burada yumuşacık develer var, masmavi de bir gökyüzü. Gökyüzü bazen kırmızılaşıyor da, bazense beyaz. Bir kıvılcım patlatıyorlar arada, bir şarkı bangırdatıyor sonra. " They tried to make me go to rehab, I said, 'No,no,no ' "


- Baş ağrısından Amy Winehouse'a doğru bir yolculuk. Amy Winehouse'dan sincaplara, sincaplardan yumuşacık develere. Hayat güzel, daha doğrusu sen onu güzel görebilirsen. -



 Ölünün arkasından konuşmak olmasın da, Amy ya senin sesine fazla gitmiş güzellik çehrene birazcık az kalmış sankim. Ama olsun, haydi beraber söyleyelim. " He walks away, the sun goes down He takes the day but I’m gone And in your way in this blue shade My tears dry on their own " Ya da ben söylemeyim, birazcık bozabilirim. Amaaan içimdeki Rakçı Serpil sağ olsun, kotarırız işi. ehehe.
 
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

21 Şubat 2012 Salı

Mim Vol. 4

En sevilenler mimini aldım Ofelyacan ve deeptengelensakintonlama 'dan ve hafifçe tıklatacağım klavyemde. Ruh halime göre değişkenlik gösterebilir; ama idare edeceksiniz işte. Deli dolu hallerimde apayrı kulvarlara yöneliyor, depresif olduğumda ayrı. Ya da ikisinin ortası olursa daha da bir başkalaşır. Hep başka başka, ayrı gayrı birbirinden. Sanki farklı kişiler gibi, parmak izi çakması bir yerde.


En sevdiğin şeyler nelerdir? Nelerden hoşlanırsın, vb. ?

Dondurma manyağıyımdır. Mevsim ayırt etmem, yaza sığıştıracak kadar sığ bir tad doyumu değildir benim gözümde. Çikolataya bayılırım. Ama bitter olmayanına. Paragraflar dolusu saçmalamaya biterim. Felsefe yapmayı içimde gizli kalmış eyaletin kralı ilan edebilirim. Kitap okumayı da çok severim. Okumak, ayrı bir heyecan ya da lugat geliştirici benim nezdimde. Film izlemek, ruhsal afrodizyaktır. Birileriyle bir yerlerde oturup susmadan iki lafın belini kırmak da gayet hoştur. He ben gevezeyimdir de, severim konuşmayı. Aramızda kalsın; ama birileriyle tartışmayı da severim ucundan bir parçasından. Başkaaa, 1-7 yaş arası çocukları da severim, şirinlikler. Erkek çocukları daha bir çok ama, o meraklı soru sormaları falan. Soğuğu da severim ben, biraz psikopatça. Poker, batak, okey, tavla falandı filan.


Bilgisayarda vaktini neler yaparak geçirirsin?

Bilgisayar başında vakit akıp gidiyor, öncelikle bunu anlamadığımı belirtmek isterim. Vaktimi nasıl değerlendirdiğime gelirsek; Blogspot'ta takılırım, Twitter'da dolanırım, aklıma eseni araştırıp okumaya koyulurum. Müzik dinlerim, film indirip film yorumlarına göz atarım. Ne bileyim, hiç bugün şunları yaparım diyerek de oturmadım bilgisayarın başına. Kafamı eseni okurum, bir şeyler karalarım. Okurum birilerini.


En sevdiğin filmler nelerdir, veya izlediğin ve hafızanda kalan veya kesinlikle izleyin dediğiniz?

Sweeney Todd'u milyon defa izlemişimdir, kesinlikle izleyin diyebilirim yaneeğ. Hatta bir kere sınavda eleştri yazdıracakları bize ben direk yapıştırmıştım oraya Sweeney'ciğimi. Neyseciğime. Babam ve Oğlum'u zaten söylemeye gerek yok. The Stoning of Soraya'yı 1 kere izlemiş olmama rağmen çok etkiledi beni. Ağlama komasına soktu resmen, baya bir küfür de ettim. Son yarım saati hıçkırıklara boğuldum desem, abartmış olmam. Ten kostümünü üzerine geçirmiş hayvanlara tanıklık ediyoruz orada. Changeling de var, Angelina Jolie'nin oyunculuğunu tam anlamıyla gösterdiği.  O da çok acıklı. Memento yardırır geçer. E tabiki Karayip Korsanları var. En son The Help'i izledim. O da etkiledi beni. American History X de iyidir ya da bir Fight Club. Ya da ben en iyisi dizginleyim burada kendimi, bu liste alır başını gider uzak diyarlara yoksa. Çünkü film izlemek ruha masaj yapmak gibi. Rahatlatıyor insanı. Bu yıl biraz seyreltsem de izlemeleri, filmler bilir ben onları çok severim. ehehe.


Şu sıralar almak istediğiniz şeylerin listesini yapsanız, bunlar ne olurdu?

Alışverişe çıkıp bir mağaza talanı yapmak güzel olabilirdi. Ya da fotoğraf makineme yeni bir lens. Beni koyun Media Markt'a, sonrasına da karışmayın ya da bir D&R'a falan. 


Şu aralar en çok dinlediğiniz 3 şarkı?

Lana Del Rey - Born To Die ( Yeni keşfettim gibi, hatunun sesi albümü tümden dinletici. )
Evanescence - My Immortal ( Böyle ben arada nostaljik şarkılara tutukluk yaparım. Yıllar sonra dinlenilince de hoş bir etki bırakıyor zihinde. )
Kimbra - Plain Gold Ring ( Geleceğin Amy Winehouse'una selamlar. )


Bir de ben soru ekliyorum. Şu hayatta en çok yapmak istediğin şey ne? diye. Sevilenler mimi ama dolaylı olarak sevgi de var bu soruda, satırları hissederek okur isen.


Venedik'e gitmek şöyle bir yerde dursun; kitap yazmak. Sözcüklerimi başka insanlara duyurmak. Tanımadığım birilerinin his ve düşüncelerine tercüman olmak; ama Google Translate ile  yakından uzağa alakasız olarak yapmak bu tercümeyi. Kelimelerden dünyalar inşa etmek ya da yıkmak kimi dünyaları. Albüm kaydeder gibi yazmak kitabı. Okudukça dinlemek, dinledikçe hissetmek. Hissettikçe kaybolmak satır aralarında. Bağımlılık yapıcı etkide olması ya da kalemimin. Hatta işi abartıp, ileride Edebiyat derslerinde önemli bir yazar olarak hatırlanmak, gibi gibi. Kitap çıkartsam alıp okursunuz beni ama, dimi?


Bir tek Kuulumsu Kadın 'ı mimliyorum. Sonunda ben de mimlemiş oldum seni. Onun heyecanıyla tek seni mimliyorum. ehehe.


Bir de Requiem for A Dream ve o iç içe geçtiği film müziği. Mükemmel değiller mi?





Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

15 Şubat 2012 Çarşamba

Şarap Olur Gözyaşlarım Kadehinde

     Bazen nerden geldiği belli olmayan bir hüzün karmaşası çullanıyor üzerime. Bir kıvılcım parlatıyor içimde, yangın başlamadan bir yorgan atın ya üzerine. Her gelişinde bir çentik atıyor ruhuma, sonra da geldiği belirsizlikle geri gidiyor usulca. Ben de en şen kahkahayı fırlatıyorum kulakları çınlatırcasına, Saba Tümer'e taş çıkarırcasına. Ama her tebessümümde yok oluyorum fark ettirmeden, içimde gözyaşlarından bir Büyük Okyanus var şimdi. Söndürür belki yangını, azmettirmeden beni.


     Öfkeleniyorum, ruh gibiyim, öyle dolanıyorum ütopyalarımda. Ruhsar'a bağlıyorum bazen, bazense Hermonie Granger'a. Sihirli değneği alıyorum elime ama senaryonun sonunu değiştirecek gücü bulamıyorum avuçlarımda. Ben de uzanıyorum koltuğuma. Belki bir parça tebessüm ediyorum kendi kendime ya da delicesine ağlıyorum ses çıkarmadan. Sessizliğin kulak tırmalayıcı gürültüsüne maruz kalıyorum, etrafımda konuşuyor birileri ama ben ruhlar aleminde bir küheylan. Dokunsan ağlayacak haldeyim ya da dokunsan kahkaha patlatacak bir duygu karmaşasında.


     Belki de deliriyorum ya da hiç olmadığım kadar kendimdeyim, bilmiyorum. Önüme serili tonlarca yol var ama ayaklarım her seferinde karartılara adım atmalarda. Bir yudumluk sigara belki de içimde eriyen umutlarım ya da çakmağın kıvılcımlarında toza dönüşüyor acımasızca. Bense arafın ateş manzaralı tepesine gecekondu kurmuşum, donuyorum o sıcakların ortasında. Parçalanıyorum, Teoman'ın dediği gibi: " Paramparça aaa aaa. "


     Bir üffürükçü çağırın yanıma, tükürüklerini saçsın şu saçmalığın alnının ortasına. Belki kaçar gider kurtulurum ben de ondan ya da şükürlere bindirir durumu da aynı yüzsüzlüğü ile kıvrılır yanıma. Bir parça daha alır benden ve tepeleme doldurur zulasına. Şarap olur gözyaşlarım kadehinde, hıçkırıklarım da kulaklığındaki hoş bir melodi. " Batarken güneş ardında tepelerin, geldi veda zamanı teletabilerin. "


Benden Paramparça gelsin o zaman sizlere, hadi kaldırın kadehleri.



Bir optimist emosallaşırsa işte böyle bir yazı çıkarmış ortaya. Ne yapak yani? Depresif falan da değilim de içimden geldi işte.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

12 Şubat 2012 Pazar

Anatomik Sensörler

     Şu hayatta kendi düşüncelerinin sahibi olması gerek insanların. Kendi aklına ve mantığına göre hareket edebilecek cesareti bulabilmeli içinde. Sürü psikolojisinin en uzak köşesinde bir yer edinmeli kendine. Kendisi olması gerek sadece, kendisi gibi davranabilmek.


     İnsanların da anatomisinde bir sensör olsa keşke. Ona göre davranış analizi yapsak falan. Dıtdıtlasa bildiğin yanına geldiğinde. Maskeler de akıp gitse insanların ruhundan. O afilli makyajlarının hepsi yağmur yağmışçasına bozulsa da nü hissetseler kendilerini kalabalıklar ortasında. Belki dünya daha pembeliklere boğulur o zaman, hayaller diyarımın safi haline.


     Ya da alarm kurabilsek biz de his dünyamızın kapısının önüne. Sırf his dünyası da değil, hayatımızın giriş kapısının en görünebilir kısmına. İstediğimizi soksak içeriye veyahut çıkmasını istemediklerimiz de çıkamasa. Ya da yasaklanmış biri geldiğinde kapının önüne, alarm çalmaya başlasa ve kapatsa bütün kapıları. Kaçmaya çalışanlar da olursa jargonuyla def etse onları hemen. Ama benim yanıma getirip önce onları. Hatta bir bekçi de koysak başına. O bekçi de nuriler olsa, Hasan Sabbah gibi biz de kendi cennetimizi kursak ya. - Cennetin anahtarı cinnetimin içinde saklı. Cinnetim de cehennemin içine gizlenmiş. Cennetimle cehennemim kesişmiş yani bir yerde, arafta takıla takıla sıkıldım be ben de. - 


     Herkesin içinde gizlidir bir parça melek veya bir tutam şeytan. Filmlerdeki gibi omuzlarımıza konmuş olmasa da zihnimizin en kuytu limanlarına sığınmışlardır onlar. Gemileriyle dalgalandırırlar ruhumuzu. Misal; melek Jack Sparrow iken şeytan da Davy Jones olabilir. Ama şeytan Jack olarak gelirse, o bana daha sempatik gelebilir. O yüzden en iyisi sensör. Dıtdıtlasın durmadan. Ama çalar saatin dıtdıtlamasının sinir bozuculuğuyla değil. Rahatlatıcı bir tınıyla. " Datdiridatlasa " hatta. Biz de kafamıza göre seçsek arada. Bazen şeytanı seçeriz belki, bazen de meleği. Bazen melekleşirdik bir yerde, bazen de şeytanlaşırdık.



Bir buçuk yüzlü maske. Yok yok bir yetmiş beş yüzlü.

NOT: Hurinin erkek versiyonu nuri dimi? Ya da beni yediler mi? ahahaha.

Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

10 Şubat 2012 Cuma

Mim Vol. 3

Ütopik De Olsa Harem Haremdir

Kuulumsu beni mimledi, sonra deeptone'u mimledi. Sonra deeptone beni mimledi. Sonrasında bir baktım Poliganum da mimlemiş beni. Dayanamadım ben de herkesi mimledim sonra. Ve dünya mimler cennetine döndü. Mimli mimli dolaşıyoruz etrafta. Mutlu ve huzurlu. Bu mimin gerçek olabilitesinin düşüncesiyle aptal bir tebessümlü. Ve ben sultanı olduğum bu imparatorluğün adını " Ütopiya " koyuyorum. Ne kaddar yaratıcıyım. Kahretsin! Tanrı nereden bulmuş da bahşetmiş bana bu kelimatörlüğü, bilmiyorum ki. Neyse neyse, mime dönüyorum ben. Ciddiyet, öhöm!


He bir de mimin konusu; kişi kendi haremini kuruyor. Erkeklere 10 tane bağyan, bağyanlara ise 10 tane erkek kalıyor.


1- Johnny Depp: Benim gözdem belli şimdi. Diğerlerini ayrı bir tarafa Depp'çiğimi ayrı bir tarafa alıyorum ben şimdi. Sübyancının tersten gelen versiyonuyum sanırım. İntegralin türevin tersi olduğu gibi bir durum yani anlayacağınız. 20 küsür filmini izlemişim sonuçta adamın, gelecek o benim dizimin dibinde oturacak! O Vanessa'dan da ayrılacak! Ayrılmazsa bu ünlem işaretlerini o kadının... elinde yüzük yaparım. Daha mantıklısı kelepçe yaparım. Atarım denizden aşağı. Ohhh, mis.


2- Michael C. Hall: " Dark passenger. " demesiyle bile beni ekrana kilitleyen psikopat görünümlü şirinli şekerli tipidik. Dexter halin olmadan gel tabii; fakat yine de Dexter taklidi de yapabilirsin arada. Ama n'olur, Six Feet Under'daki gibi olma. Yok, ı ıhh. Gözbebeklerime tecavüzdü o sahneler. Kaldıramam bir daha. Hele Ütopiya'da asla! He sen de benim halvet partnerim ol. Teallaaaaam.


3- Edward Norton: " Ben Jack'in mahvolmuş hayatıyım! " Tamam filmde adın Jack olmasa da bir yerde kendi metaforun o. O yüzden gel beriye, ben senin bütün mahvolmuşluklarını bir çırpıda düzeltebilirim. American History X'in sonunda az ağlatmadın beni. Ama bak ben yine insaflıyım, çok ısrar ettiğin için kabul ediyorum seni haremime. Haydi, geç içeri!


4- Orlando Bloom: Sen Yüzüklerin Efendisi'ndeki toyluğunla ya da Karayip Korsanları'ndaki korsan gibi korsan olduğun zamanlarındaki halinle gel bana. Sen gel ki buralara bir neşe, efendime söyleyim bir umut gelsin.


5- İskender Pala: Kendimi çok ımmm nasıl söylesem çok tutkusal fışkırtılar gibi bir şeylerde hissettim ya böyle, tövbe tövbe. Ben de bir iki satır edebiyat konuşabileceğim, tarihi olaylar hakkında bilgi alabileceğim biri istedim yanıma. Hem bir referans da olur bana, kitap çıkarttığımda arka kapağına yazı da yazar. Yazar tabi, işi ne başka? Neyse, susmalıyım sanırım buradan sonra.


6- Adam Faver: Bu adamı buraya getirtip odaya kapatacağım. Yeni kitap yazana kadar da çıkamayacak oradan. Bu ne yahu? 2 tane kitap olur mu sadece? Olmaaaz. O yetenek, o 2 kitaptan dışarı fışkırır. Sen kendinin farkında değil misin be adam?


7- Cemal Süreya / Yahya Kemal : Mistik güçlerim el verdiğince bir reenkarne edebilirdim ben sizleri. Ne güzel şiirler yazardınız bana, ben de garibim kendi kendime sevinirdim işte.


8- Ashton Kutcher: Aaaa. Bak bir tebessüm geldi yapıştı suratıma. Ha ha ha. Sen görmüyorsun; ama adını yazmak bile salak salak sırıtmama sebep oldu. Daha bir açıklama gereği duymuyorum ben: Hahıaa.


9- Ajdar: Ahahahahaa, şaka yapıyorum lan lan lan. Hemen korkma. Tabiki de onun işi ne Ütopiya'da ya? Clint Mansell gelsin. Tipi için değil - zaten olmayan bir şey için olamaz da - o mükemmel müzikleri için. Bir Lux Aterna ya da Sacrifice için. Gel bana yenilerini yap.


10- Çekiliş hakkı: Bu da benim kafama göre değiştirebileceğim bir opsiyonum olsun. Yani her hafta 1 kişiyi seçebileyim keyfimin kayhayasının emirleri doğrultusunda. Öyle olsun öyle. Zira şöyle bir yazdım da etraflıca düşünsem isimler değişikliğe uğrayabilir. Çünkü ruh halime göre başkasını isterim ben, banne?


Mimlediklerim

Seyirci Koltuğu

Black Swan

The Merica

Bir Zamanlar Sinema

Milena

NOT: Barney Stinson'ı da yazacaktım da, çok seçen var yahu onu. O yüzden ben haftada birlerimde alırım onu aradaa.

 
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

6 Şubat 2012 Pazartesi

Mim Vol. 2

Yine mimli bir yazı bu.
Caddenin karşısında el sallıyor bana Kuulumsu'nun yolladığı mim, ben de minik bir tebessümle karşılık veriyorum ona. İçeri davet ediyorum, diyorum " Basma blogun pembe basamaklarına. " " Tamam. " diyor, sakince kıvranıyor bu bembeyaz sayfanın kenarlarına. Bir çay ikram ediyorum ona, bu soğukta kesin üşümüştür lan.


1- Sence çok anlamlı bir söz?
Immm, düşünme joker hakkımı kullanıyorum. Mesela şey var ya: " Tanrı saatlere sığmazdı. Zamanın şekerleme yaptığı saatlerde dahi uyumuyor, insanları seyretmeye devam ediyordu. " Elif Şafak. Ya da ne bileyim, Cemal Süreya'dan " Silmeye çalışma yavrum, lekeni gözyaşlarınla. " Ya da " Anormal durumlarda anormal tepkiler vererek normal dengesini korumaya çalışıyordu. " İskender Pala.


2- Makyajında olmazsa olmazın?
Göz kalemi. Gözkapaklarını çıplak bırakmaya ne gerek var ama, değil mi? - Soruya soruyla cevap verince dumur oldun mim ama, değil mi? Çayı bırakıp biralan sen en iysi ehehe. -


3- Uyguladığın güzellik tüyosu nedir?
Iı ııı, şey, buraya afilli bir şekilde betimleyebileceğim bir tüyom yok. Ben de tüyom olmamasını afilli bir şekilde betimlerim, farkı anlamazsınız. Her şeyi doğal akışına bırakan bir şahsiyet olmamdan mütevelletin kendimi tüyoların ardına gizlemem. Spontane takılırım ben. Mutluyumdur böyle. Ay, yirim.


4- En sevdiğin içecek?
Vallahi hücrelerimdeki osmotik basınç artınca gözüm içeceğin şeklini, şemalini görmez. Boğazla temasa geçiştirip hüpletir sadece rahatça.


5- Nefret ettiğin bir şey?
Hani şöyle bir insan profili vardır: Kişi ölümüne yediği halde ölümüne de çirozdur ya hani. Hehh işte gidip atın o metabolizmayı camdan aşağı. O insan modelini gözümün önünden uzak tutun, yoksa içimde gizli kalmış Dexter dışarı fışkıracaaak.


6- En çok sevdiğin iltifat?
" Sen zayıfladın mı ya? " " Oha, ne kadar zayıflamışsın! " " Görüşmeyeli napmışın sen ya? " Biliyorum biliyorum, sağolun canlarım.


7- Favori kitabın?
Benim favori filmim de, müzisyenim de, kitabım da ruh halime göre değişken. Şimdiki ruh halime göre yanıtlıyorum anlayacağınız. 
Sana Gül Bahçesi Vadetmedim - Johanne Greenberg
Empati - Adam Fawer
Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali
Sol Ayağım - Christ Brown
Beyaz Geceler Dostoyewski
Saraydan Sürgüne - Kenize Mourad


8- Sana görünüş olarak yakın bulduğun ünlü?
Şimdi Adriana Lima'yı mı seçsem yoksa Angelina Jolie'yi mi bilemedim. Bu listeye Penelope Cruz'u da katalım da kimse üzülmesin. sfsadgh. 


9- Herkesin beğendiği ama senin beğenmediğin ürün?
Blackberry. Model ayrımı yapmadan hepsini alıyorum bu sorunun altında. Gelin hele bir buralara. Kaba, iş adamı telefonu kılıklılar sizi! Kızmayın bana; fakat ben bir türlü ısınamadım şu Blackberry'e. Ama oyunları çok eğlenceli, ona laf yok ehehe.


10- Şu an en çok almak istediğin kozmetik ürün?
Escada Magnetism. Mükemmel bir koku. Tek bir nefeste kafa yapıcı etki. Harika bir ruhsal doyum. Kaç aydır kıyamıyorum şişedeki son fısı sıkmaya, üzerine kuma getiriyorum; ama nafile! Escada Magnetism'e bir kere başladı mı insan bırakamıyor. Bir nevi bağımlılık; ama bu psikolojik olmayanından. Bu kokusal bağımlılık.

       Ne zaman güvercin diyecek olsam aklıma Cemal Süreya'nın Üvercinka'sı gelir.
 
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

4 Şubat 2012 Cumartesi

Mim Vol. 1

Babalar ve Kızları

" Bir baba nasıl olmalı? " sorusuna yanıt mahiyetinde yazabilirsiniz isterseniz bu yazıyı, isterseniz onun hakkında bir anı, efendime söyleyim belki de sadece bir an. Ya da minik itiraflar zincirinden de oluşturabilirsiniz yazıyı. Ve sonra sonuna 4 kişiye mim yapıştırıyorsunuz. Böyle bir şeyler işte.


Öncelikle bana mimi yapıştıran Kuulumsu Kadın 'a teşekkürlerimi iletmekten geri kalmıyorum. Öptüm müeendis hanım sizi. Ve şimdi usulca postuma başlıyorum. Okumada kalın!


Babamla aramızdaki ilişki aslında çok inişli çıkışlıdır. Ne böyle tam bir sevgi yumağı olabilmişizdir, ne de birbirimizden tam kopabilmişizdir. Nasıl desem, iki dengesizin dengesizliği belki de bizimkisi. En ağır kavgaları edip konuşmadığımız da olmuştur, birlikte bir Kadıköy'e gidip kitapçıları talan ettiğimiz de. Sonra ardından bir yerlerde oturup tatlılarımızı hüplettiğimiz de. Zaten iki pis boğaz bir araya gelirse yemekler seyran olurmuş derler. Kokoreçi de çok severiz biz. Herkese ve her şeye inat kokoreçi doya doya yeriz de! En çok da anneme inat ehehe. Hatun hiç tatmadan nefret edebilme lüksüne sahip bir dişi kişisidir de. Neyse neyse.


Babam da ben de film manyağıyızdır. O iş yerinde sarılır Torrentceğizime ben de evde kendi imkanlarımla indiririm. Sonra birleştiririz hazinelerimizi ve bakarız mükemmel bir film arşivi bu bizimki. Buradan sponsorumuz olan uTorrent'e teşekkürlerimi iletmeyi kendime borç bilirim. Hani sayesinde iyi bir yardırışa geçtik film hakkında. Karayip Korsanları'na olan sevgim film korsancılığında nüksediyor böyle bir yerde ehehe. Bazı bazı uyuklasa da film izlerken babam, severim babamla film izlemeyi. - İtiraf etmek gerekirse; arada çaktırmadan uyuklayan taraf ben de olabiliyorum ahahaha. Ama çoook nadiren. Fazlasıyla nadir hem de. - Film izlemeyi zaten başlı başına severim. Hele o film Karayip Korsanları ise tadından yenmez şimdi.
 

Ben küçüklüğümden beri kumar kategorisine giren oyunların çoğunu bilirim. Hakikaten lan. Bir okey olsun, bir batak olsun, bir poker olsun, bir pis yedili olsun, bir 51 olsun çoğu şeyde yardırırım. Ve ayrı bir trajikomiklikle bunları bana öğreten de; babamdır, abimdir ve annemdir. Hani bir gün iskambil kağıtlarınızı alıp gelirseniz geri çevirmem sizi. He bir de erkek tavlası da oynarım. Yiha.


Babamla elbet de güzel zamanlarımız çok oldu; ama şöyle bir dönüp baktığımda kötü anılarımız da bolca var. Terazi burcuna münhasır olmasından dolayı  fazlasıyla dengesiz bir karakteristik özelliğe sahip. - Teraziler alınmasın; ama bizdeki terazi cidden fena. Ölçüm falan yok, kantarı bozuk ya bildiğin. - Benim gibi biriyle uğraşmak da basit bir şey değildir belki; ama insanın birazcık güveni olmalı, dimi? Tamam belki yaptıklarımla o güveni yitirmiş olabilirim; ama tekrardan bir tohumunu yeşertebilecek kadar bir yol bile alamadık mı ki biz? Sonuçta senin biyolojik reaksiyonların sayesinde varım bir yerde bu dünyanın uçsuz bucaksız sokaklarında, 2 milimlik yol bile kat edemeyecek miyiz biz? O göle bir parça damlatamayacak mısın? İlla benim gözyaşlarıyla mı doldurmam gerek orayı? Bunu bekliyorsan, yanılıyorsun tabiki. Ben benim, sen göremiyorsun. E hadi o zaman, azıcık mantıklı düşün. Saçma saçma konuşup sonra gelip bana niye poz yapıyorsun deme Trip değil çünkü bu benimkiler, kırılıyorum sadece. Ağacımın yapraklarını söküp atıyorsun ve basıyorsun üzerine. Farkında değilsin ama bu öyle. Daha doğrusu bir periyotta öyleydi, şimdi iyiyim. Pek de umursadığım söylenemez artık. Zaten aramız kötü değil, güleriz ederiz de. İyi de değil ama. Muhabbetin varlığıyla güvenin varlığı bir şeyler değil be canim.


Mimlere gelirsek; 

Seyirci Koltuğu ( Film harici post atmazsın; amaa 1. yılının şerefine belki 2. defa yıkarsın bunu, he? ehehe )

Poliganum

Black Swan

Öptüm.



Ne mükemmel bir filme başlama sahnesidir, dimi dimi?

Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

31 Ocak 2012 Salı

Film İçinde Film

     Ağzına sıçılası bir paralel evrenle kesiştiriliyoruz şu bokumtrak zaman olgusu içerisinde. Yağdırılan karla buzullaştık biz de. Bu bizim buz devrimiz olsa gerek. Mamutlaşıyoruz ya günler geçtikçe, geçerken de bir güzel geçirdikçe. Olsun, stres yapmayın.  Hayat güzel, her ne kadar parmaklarımızı hissizleştirse de. Bedeni buzullaştırsa da. Ama boşverin, ruhlar sıcacık cennetlerine kıvrılmışlar, rahat onlar yani. Ilıman iklim kuşaklarında keratalar. Onları soğutmadık mı sorun yok bence. Doğuştan soğuk olanlar vardır ama. Hani böyle sıcakkanlı mahlukatlar falanız; ama onlar gayet de doğuştan soğukkanlı. İçten ticarileşmiş onlar erimeyen buz parçacıklarıyla. İlahi kudretin güneş ışınlarını üstlerine yağdırması ümidiyle. Amin. Amen. He-Man. Her taraftan deneyelim, tutar birinden elbet. Dini birleşim, ruhsarvarı şeffaflık. Ohh, mis.


     Taraf tarafa toplandıkça yok olmayan x'li terim olmak gerek bu hayatta. Eksi ile çarpılınca bile etkilenmemek lazım. Misal depresyon ve türevi onlarca olgu sıkıcılanmaktan başka bir halta yaramayan köstek olucu pezevenklerdir. Her zaman dediğim gibi, Polyannalaşmak gerek. Ama tabi gerçekçiliği kaybetmeden. Şizofreni ile optimistlik arasındaki o nüansı kaçırmadan. Minik kıvrımların kızartıcı kıvılcımlarına kapılmadan.


     Kapıldıkça gidiyoruz ütopyaların o rahatlatıcı missler gibi havasına. Arada bir hayale bakıp çıkmak gerekir tabii de orada tıkılıkalıp Inception olmak da var. Yok yaa araf çok sıkıcı, başta yaratma olgusunun bir heyecanı da var; ama nereye kadar abii? Allah da hiç sıkılmadan devam ediyor ya yardırmaya, helal olsun. Büyük sabır işi biz canlı cansız varlık topluluklarına katlanmak. Kapatmıyor açtığı bu milyarlarca yıllık defterin kapağını. Yani korkmayın, 2012 değil son sayfanın gelişi. Daha dolma kalemle dolacak tonlarca sayfa var.


     Aslında katlanılamayacak olduğumuz kadar kahkaha tufanına sokulası varlıklarız biz. Herkes farklı bir tip, herkes farklı bir alem. Rezillikler zaten kafa boyunu da aştı gitti. Belki de biz onun filmiyiz, o hem yönetmen, hem senarist, hem de kameraman. Ama makyözler bizleriz, ya da fark ettirmeden değil miyiz de? Yok ya bizleriz. Senaryoyu değiştirme şansı da var elimizde, kadere razı gelmek yerine popocuğunu kaldırabilirsin mesela korkak koltuğundan. Figüranlaşmaktan ziyade başrolü kapacaksın. Mesela bizden de bir Meryl Streep ya da ne bileyim bir Angelina Jolie ya da ya da bir Johnny Depp olabilir yanii. Ya da şey olsun bizden Çağan Irmak. Yok be o zaman sümkürük veletler olurduk hepimiz. Çağan Irmak filmlerinde yaşasın öyle, yeterli yeter. Zaten Allah'tan Allah Çağan Irmak gibi yönetmen değil. - Nasıl bir cümle bu? - Ama şu an çok kilit bir soru soruyorum, yanaş hele bir ekrana. Eğer biz bir filmin içindeysek, izlediğimiz filmler de filmin içinde film mi oluyor? Filmin içinde film olan filmler de o zaman oooo bu ne ya? Felsefeyi bir kenara bırakıyorum ben ve susuyorum ben. Öptüm sizi.


Bu da benim yönetmen koltuğum olsun. Ama yok ben  yönetmen değilim, başrolüm pardoooon. 
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

25 Ocak 2012 Çarşamba

Nihohaleyaler

     İnce belli çay bardağımın en şekerli kısmında eriyor bazen hayallerim. Bazense içki dolu bir bardağın diplerinde kayboluyor, acı bir tad bırakıyor her yudum alışımda damağımda. Karavana atlayıp uçsuz bucaksız bir gezintiye çıkıyor ütopyalarımda. Her şeyi ve herkesi geride bırakıyor kerata, minik bir tebessümü yapıştırıp da suratına. İnce belli bardakta çayını yudumluyor bazen, bazense kaybediyor kendini loş bir içki masasında. Kelimelerden bir dünya inşa ediyor kendine, belki de bir duble yazar triplerine giriyor kendi kendine. Sonra ufuklarda kaybediyor bakışlarını, şairane bir tavırla yudumluyor önündeki bol şekerli Türk kahvesini. İki lafın belini kırıyor gömüldüğü kitabın yaprakları arasında, iki yudum alıyor sigarasından da kapatıyor gözlerini. Bırakıyor rüzgarın o rahatlatıcı esintisine her şeyi, alıp bütün saçmalıkları götürmesini bekliyor.


     Hatta o kadar üşengeçtir ki saatlerce oturuyor orada, 2-3 çayla cilalıyor dumanın içine nüfuzlanışını. Sonunda kalkabildiğinde ise fark ediyor o kaçınılmaz gerçeği; karavanı çalmışlardır yaa kör olası çöpçüler. O da atlıyor umutsuzca minibüse, sülale katliamı yapıyor bir taraftan da sövüşleriyle. Kör olası çöpçüleer, karavanı götürmüşler...


     " Olsun. " diyor sonra, atıyor at gözlüklerini çıkarıp. Çok sinirli olsa da bunun altından da kalkabileceğini biliyor. Sinirine hakim olamaz aslında ama bu sefer direniyor içindeki o nöronlar arası impuls geçişlerine. Polyannalaşıyor bir anda; ama realizeleşmiş bir Polyanna. Yine yapıştırıyor o aptal gülümsemesini. " Siktir et " diyor, " hayat güzel. " Ama yine de söylemeden edemiyor şunu: " Çöpçüler ulan, Allah çetrefilli yollardan belalarını üzerinize serpiştirsin. Pezevenksitiriyalar. "


     Sonra açıyor gözlerini karavanda. Şaka mı ki bu? Rüyaymış hepsi. Zaten karıştırır hep onları, gerçeklerle rüyalar arası arafın içine gömülür her zaman mışıllarken. Ütopya da o nüansın hangi tarafında kalır ya, tartışılır. Neyseciğime işte bu da o nüansın sol çaprazında kalan cinsten bir gerçeklik karmaşasıymış. Olsun yine de, o gülüyor kendi kendine, " Nihohaleyaler. "



Bu da Karayip Korsanları'ndaki gemilerden biriymiş. Şimdi atlayıp buna gitmek vardı bir yerlere. Jack'i de aldık mı yanımıza, tamamdır yiaaa.

Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

20 Ocak 2012 Cuma

Hüplettiğimiz Tebessüm Dolu Cümleler

     Biz batıl inançlarla büyüyen bir nesiliz. Öyle " Ben değilim, ay ne saçma. " havalarına girip de beni deli etme sakın!  Sen de maruz kalmışsındır elbet " Bu mesajı 34236 kişiye yollamazsan gece yarısından önce götünü pireler kovalayacaaak! " türevi mesajlara. Belki sen de atmışsındır. Hatta içinde bir yerlerde bu mesajların gerçeklik payına ciddi ciddi inanmışsındır. İnkar etme, ergenliğe girdin diye silme bu minik anıları zihninden. Sen hep o mesajlara inanan küçük çocuk olarak kalacaksın ve öyle geçeceksin tarihin gizli kalmış sayfalarına. Altın harflerle olmasa da metal harflerle yazılacaksın özenle. Her harfini hattat sanatçısı yazacak hatta. Hoş bir ambiyans içinde anılacaksın " Batıl inançlı olduğunun farkında olmayan batıl inançlı çocuk " olarak.


     Bir de bu batıl inanç olayı yaş ilerledikçe batıcıl inanca dönüşüyor. Namık Kemal'in aşırı batılılaşmayı eleştirdiği günlerden bugüne bu olgu halihazırda aynı yerinde pinekliyor. Ama ondan da bahsetmeyeceğim şimdi. Zaten öncesinde bir iki laf cambazlığı yapmıştım hakkında. Eğer ki merak edersen buyur canım ciğerim, senden mi esirgeyeceğim? - Eliptik Elit -


     Hatırlarım geçenlerde saçmalamaktan körkütük sarhoş olmuştum. Cidden hee bir şey almadığım halde çakır-keyif-teyf bir halde dolanıyordum ortalıklarda. Birazcık da salaklaşmıştım belki; ama hayat öyle daha güzel lan. Böyle böyle kelebekler sarmıştı kelimelerimin etrafını, konuşuyordum da konuşuyordum. Saçmalıyordum da saçmalıyordum. Fakat saçmalamanın da bir mantığını oturtmuştum, arkadaş " Bugün sende bir şeyler var ama, hadi bakalım. " diyordu ben de mal mal gülüyordum. Ama cidden bir şeyim yoktu, sadece o gün benim için garip bir gündü. Gereksiz bir mutluluk da saçmalığımın yanına kıvrılmıştı, ısıtıyorlardı birbirlerini. Güzeldi be ama şimdi de. Hatta o günü şöyle minimalize edersek: Dengesizliğimde bir denge kurmuşumdur. Adeta ipin üzerinde yürüyoruz dengesizliğim ve ben. - Neyse işte bu da bir anımdı öyle. Ama ben bugün bundan da bahsetmek istemiyorum. Zaten neyden bahsedeceğimi bulana kadar paragraflar dolacak naçiz blog sayfama ve sizler de okumaktan vazgeçip bir siktiri çekeceksiniz belki de bu yazıma. Şaka yapıyorum hee öyle bir düşüncen varsa bırak at kenara onu. O çok pislik bir düşünce, fikriyatı bile hoş değil. Hiç yakıştıramadım sana.


     Son paragrafa geçmiş bulunmaktayım, bak rahat ol sakinleş. Buraya kadar gelmişsen eğer kökle gazı devamını da getirirsin. Zaten derler ya hani, " Bir işe başlamak bitirmenin yarısıdır. " Katılmasam da katılıyor ayağına yatıyorum ve şimdi sen yarısını aşmış bir insan olarak burdan sonra okumayı bırakma ve bırak kelimeler aksın gitsin seninle beraber. Bu son paragrafla birlikte birbirimize sonsuzlukta kenetlenelim. Bir sonumuz olduğunun bilinciyle sonuna kadar kökleyelim gazı bu hayatın bize sunmuş olduklarını sonuna kadar sömürelim. Ve karşısına geçip " ehehe mehehe lan " diyelim ve daha da bir hoş olsun günlerimiz. Birlikteyiz ya sonuçta, bize kimse bir şeyler yapamaz. Gel beraber atlayalım bu kelime otobüsüne. Uçsuz bucaksız bir yolculuğa çıkalım, etrafımızı kitaptan sayfalar sarsın. Hatta bu kitap bizim kitabımız olsun. İçinde mutluluk hikayeleri, anı niyetine hüplettiğimiz tebessüm dolu cümlecikler. Sonrasında hikayenin sonunda... Sonunu getirmeyelim ya şimdiden. Anın tadını çıkaralım biz, gerisini başkaları tamamlar zaten. 


     
 Bu da ımmm çim biçme makinesi görünümünde bir karavan işte.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

15 Ocak 2012 Pazar

Sosyal Medya'nın Sosyal Pezevenkleri

     Sanal ortamın zahirileşmiş çocuklarına selam olsun. Sizi check-in canavarları, sosyal medyanın sosyal pezevenkleri. Evde kahvesini höpürdetirken Kahve Dünyası square'li zavallı uyruklu popiler, nasılsınız?  He ben iyiyim bu arada, sıcacık evimde bilgisayarımın karşısında klavyeyi bombardımanlıyorum işte. Ama durun adet yerini bulsun, i'm at caddebostan w/10 others.


     Sanallaştıkça salaklaşıyoruz, farkındasınız değil mi? İnsanların elinden gelse beyin hücrelerinin arasına sanal klavye yapıştıracaklar. Teallaaam. Millet arkadaşlarıyla eğlenmeye, iki lafın belini kırmaya falan gitmiyor artık. Check-in check-in artık elinizi şuralardan çekin laan. Bir de işin ilginç ve beni kahkaha tufanına sokan tarafı, insanlar olmadıkları yerlerdeymiş gibi göstermeye çalışıyorlar kendilerini. Onlar aslında ışınlanabilen mahlukatlar, aynı anda kilometreleri aşıp taşıyorlar bütün evrenin en mükemmel taraflarına. Ben şu an günaha giriyorum belki de bir yerde, sonuçta onlara bahşedilen bu gücü ben buralarda eleştiriyorum. Ne haddime? Durun bir kutsal suyla abdest alıp da gelem ben, en yakın kilise nerede bilen var mı? ehehe.

    
     Şaka bir yana gerçekten durumumuz vahim. Bir şarkı besteleyip çıkabilseydim karşınıza;

- Affet bu gece check-inlemedim

- Dışarda gibi dursam da evdeyim

- Twitter'ı elimle bölmek istedim

- Facebook sen benden ne istediin?


( Eveet bunun melodisi Pembe Mezarlık, popüler kültürün mazoşist şarkısıyla çıktım karşınıza, ben de çakmayım,  beni de götürün buralardan. Atın çalıntı hapishanesine, zaten affedin ama bu gece ölmek istedim. ) diyerek çıkardım. Sesim mükemmel değil, zaten melodik bir savaş olurdu bununla çıksaydım karşınıza. Müziğimle ruhunuza gıda vermek niyetine tecavüz ederdim belki de. Ama konumuz bu değil, durun saptım yine her zamanki gibi. Öhöm öhöm. Ciddileş Beyza! Toparla kendini.



     Gelecek nesillere, çocuklarımıza, torunlarımıza nasıl bir dünya emanet edeceğiz acaba bu gidişle? Bir kitap okumaktan aciz, robotlaşmış ahmaklar oluyoruz gün geçtikçe. Düzen bizi düzdükçe biz de zevk nidaları atıyoruz, serzenişte bulunacağımız yerde. Gerekirse çemkirin ama kabul etmeyin be size dayatılan saçmalıkları. Gittikçe ezbere dayalı bir zihniyet oluşturuyorlar bizden, düşünme yetilerini elinden alıyorlar gençlerin. Şirinler çakması robotlar oluyoruz biz de, fark etmesek de. Farkımı fark etmediysen bundan sonra fark etsen de fark etmez, değil ama. Fark edersen şimdiden bir boka yarayabilirsin. Neyse konuma geri dönüyor ve sonuca bağlıyorum bu naçiz yazımı. Son paragraf. Sonra finitogonzelestrikopatpat.



     İnsanoğlu garip bir varlık. Popülaritelerini yükseltmek amacıyla her şeyi yapabilecek, acizleşecek, olmadığı yerdeymiş gibi kendini gösterecek, hatta bunu yapınca insanların gözünde değerinin bir kat daha artacağını düşünecek kadar acizleşmiş bir varlık. Belki bunun adı ergenliktir. Belki de ergen bile olamayacak kadar geriliktir. Bilmiyorum. Sadece bu safsatanın yakın zamanlarda bitmesini diliyorum. " Caddede olan? " devri kapandı ya artık, ben bekliyorum bu devir de geçer gider. Bir çağ açılır bir çağ kapanır. Ama bize İstanbul'un Fethi diye gösterilirken o çağ geçişçisi aslında başka bir şey çıkabilir. Neyseciğime. Sizin de içinizde bir çağı kapatıp yeni bir çağı açmanız dileğiyle. Değişiklik iyidir iyi.




     He bir de ben sanki takılmıyorum triplerindeymişim gibi yazmış olmayım, sosyal medyayı ben de kullanıyorum elbet. Bu blog bile bir örnektir buna. Ama bokunu çıkartmadan, sıvamaya gerek kalmadan. Check-in canavarına dönüşmeden, kelime bombardımancısıyım sadece ben. 



Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

13 Ocak 2012 Cuma

Pikaçu'nun Pika - pikalamaları

     Bir parça tebessüm yapıştırıp da suratına gelseydi yanıma ben kovacaktım sanki onu. Bekliyordum minik palmiye ağaçlarının arasında, o bir türlü yanıma uğramayan hayırsız huzuru. Bir mango düşer palmiyelerin arasından, zaten palmiye ne ararsa buralarda? Sonra Pokemonlar gelir yanıma, küçüklüğümün şekerli minik kahramanları. Unutmamışlardır ya beni, oturup konuşuruz saatlerce. Balbazar'ın " balba balba " ları ve Pikaçu'nun " pika pika " ları eşliğinde dalarım manzaranın rahatlığına, Palmiye ağaçlarının ardına gizlenen o hırçın dalgalarına atlarım denizin. Üşütürüm belki sonra birazcık, sarılırım sıcacık yorganıma. Bir nane - limon kaldırırım şerefinize ve yumarım gözlerimi. Saklambaç oynarız ardından; ama bulamazsam sizi gelir misiniz geri yanıma?


     - Kimi zaman saklanıp da saklandığı yerde unutulan ve kimsenin aramadığı o çocuk oluyor hayallerim. Bazense yüreğime gizleniyor, iyice sırnaşıyor kuytularına. Bırakmak bilmiyor sonrasında beni. Geceleri kafamı yastığa koymama gerek kalmadan her an inatçı çocuklar gibi dolanıyor yanımda. Çarkını döndürüyor umutsuzluğumun, sonra da sıçıyor çarkıma. Defolup gidiyor ardından, geri dönüyor o saklandığı saçma sapan yerlere. -


     Yıllar öncesinde kalan bir melodi gelip dokunuyor kulaklarıma. Eşlik ediyorum ben de, mükemmeldir ya zaten sesim. Melodinin o rahatlatıcı tınısına bırakıyorum kendimi, kayboluyorum usulca ütopyalarımda. Bir parça tebessüm yapıştırıyorum suratıma, hayatın suratına yapıştırırcasına. Sonra Jüpiter'den bir mesaj geliyor telefonuma; Mars'la kavga etmiş, diyor ki çok kırmışlar birbirlerini. Ayıp olmasın diye cevap atıyorum; ama rahat bıraksana Jüpiter beni bu uçsuz bucaksız ütopyanın ortasında. Mars'la da düzelir aranız korkma, Venüs'ün başı da bağlanmış zaten Neptün'le. Birbirinize kaldınız yine, iyi mi?


     Bu arada banyodayken herkesin sesi mükemmel olmaz mı ya? Herkes bir Amy Winehouse, bir Şebnem Ferah ya da ne bileyim bir Cem Adrian olur kendi kendine suyun şıkırtısına eşlik ederken. Banyodayken bütün kötü sesler terk eder ses tellerini, neden ki olamaz mıyız şimdi biz de bir Rakçı Serpil?
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

11 Ocak 2012 Çarşamba

Toz Uçmayan Minik Suratında Yükselen Mutluluklar

     Nasırlaşmış ellerin be amcacım. Kim bilir neler yaşadın hayatının o bitmek bilmeyen yokuşlarında. Belki hayallerin de nasırlaşmıştır seninle, pas tutmuş bırakmıştır seni bir başına o dik yokuşların ortasında. Zaman sana pek de iyi davranmamıştır belki de, ne hayallerin vardır oysa yıllar öncesinde kaybolan. Toz pembe çocukluk evreleri, toz uçmayan minik zihninde yükselen o saf mutlulukların. Gençliğini kana kana içmişsindir; ama hayat da tüketmiştir seni çaktırmadan, geçen her yılda sömürmüştür benliğini, çekmiştir saçmalıklara doğru. Kirin pasın içinde yuvarlanmıştır umutların, üstü başı yırtılmıştır hatta, izler bırakmıştır o çarptığın çakıl taşları tenininde.


     Ama belki de her şeye rağmen mutlusundur be amca, umursamıyorsundur olanları. O sokağın köşesinde soğuğa inat tebessüm kondurmuşsundur suratına. Her şeye rağmen hayatı karşına alabilmişsindir belki. İnatla gülüyorsundur, bazen gülünecek şey kalmadığında bile. Hayatın sana sunmadıklarına lanet okumak yerine sunduklarına gülümseyebiliyorsundur içten içe. Bir sigara yakıyorsundur da izliyorsundur köşenden bu kaosun ortasında kaybolan minik insanları. Hiç şikayetçi değilsindir halinden de saçmalıyorumdur yazarken ben bunları. Olsun, ben alışkınım saçmalamaya. Ama sen hep böyle kal amca, ne olursa olsun hiç eksiltme tebessümlerini, sıkma canını. İyisin ya şimdi, siktir et geri kalanları.



     Zaten hayatı şekillendiren de insanın onu nasıl gördüğü değil midir? Nasıl sımsıkı sarıldığı ona ya da ne bileyim küçük çocuklar gibi küsüp kaçmaları falan. Ben seviyorum hayatı, tıpkı o amca gibi ben de gülüyorum onun karşısında. Bazen kankam oluyor hatta, bazen kazık atıp kaçıyor uzaklara şerefsiz. Ama olsun sonunda dönüp dolaşıp geliyor kürkçü dükkanına, üşümüşse diye bir çay ikram ediyorum ona. Açıyorum müziğin sesini son ses, dinliyoruz birlikte. Belki ağlıyoruzdur beraber kana kana, ya da en şen kahkahayı patlatıyoruz her şeye, herkese inat.




- Son 2 yazıdır mizacımı alaşağı ettim. Ama olsun değişiklik de güzel şey. -
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

8 Ocak 2012 Pazar

Şirin Görünümlü Uçurumdan İbaret Gökdelenler

     Bazen aynı şeyleri düşündüğümüz halde dile dökemeyecek kadar acizleşiyor sözcükler dudaklarımızın arasında. Çok saçma değil mi? Bazen etrafımızda birileri olsa dahi kurtulamıyoruz vücudu saran o ezici yalnızlık duygusundan. Bağırmak istiyor insan; fakat ses tellerinden bir hapishane dışarı çıkmasını engelliyor, duvarlar örüyor etrafına ve içine çekiyor yavaşça.


     Tek nefeslik bir an bile öldürücü darbeye dönüşebiliyor, insanın üzerine kara bulutlarda yağmur damlalarını getirip dökebiliyor kirpiklerine. Ve yavaşça alıp götürüyor onu, süslü dünyanın kararmış simsiyah sokaklarına. Kaldırım taşlarının kırıldığı, toz toprak içindeki o yıkık kentin unutulmuş boş sokaklarına. Bir ağırlık çöküyor kişinin üzerine, sonrasında gözlerini yumuyor bu saçmalığa. Yavaşça bırakıyor kendini rahat yatağının kırmızı yastığının üzerine, salyalarını akıta akıta.


     Ve işte beni mahrum bırakıyorlar dünyalar tatlısı uykumdan ve ben de ona duyduğum özlemle saçma sapan duygu karmaşasının içine atıyorum kendimi, biraz daha emo bir ruh haline bırakıyorum yerimi, uykulu uykulu. Uykunun bıraktığı boşluk duvarlar örüyor etrafıma, uzaklaştırıyor beni güleç halimden.


     Duvarlar ya, zaten asıl sorun duvarlarda değil mi? İnşa ettiğimiz gökdelenlerin arasında yitirdiğimiz benliğimiz değil mi bizi elem denizinde acımadan boğan? Çok saçma aslında. Fark etmesek de yeni katlar ekliyoruz şirin görünümlü; fakat uçurumdan ibaret olan gökdelenlerimize.


     Aslında önyargı depremi gerek bizlere. Öngörü ile önyargının aynı halt olmadığını sokmak gerek bütün zihinlere, bütün sığ düşüncelere. Daha önyargılarımızı bile yıkamazken gökdelenlerin tuğlalarını nasıl kıpırdatırız yerinden, inan hiç bilmiyorum.


- Çok şey yapmak istiyorum. Sınırları aşıp orada çok farklı bir dünya oluşturmak istiyorum. Önyargıların kaybolduğu, en fazla 4 katlı binaların bulunduğu şirinli şekerli bir ütopya, mesela. -

                   
           Bu da Dubai'den. Dönme dolap misali dönme gökdelen.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

1 Ocak 2012 Pazar

Ruhani Duş

     2012'nin ilk sabahı aylaklamalarla geçiyor benim nezdimde. 2011'den bir farkı olmayarak yine üşengeçlik sunuyorum sınırladığım toprakların her metrekaresine ve bir huzur parçası titretiyor bütün zihnimi, üşengeçliğin esirindeki her düşüncemi. Hee bir de unutmadan, adet yerini bulsun diyerek sizlere mutlu, huzurlu ve daha nice sıfatın nitelendirdiği yıllar dilerim efenimm. Popocuklar sıcak sudan soğuk suya geçiş yapmaz inşşallaaah.


     Zaman mefhumu yitik biri için yılın sonundaki rakam pek bir şey ifade etmez esasında. Ben ki bazen hangi ayda olduğumuzu karıştıran biri olarak, " Yeni yılı yaş haneme eklenecek bir çiziktirme olarak görmekten daha öte bir forma büründüremiyorum. " 


     Tabii ki abartıyorum şu anda, elbette benim de psikolojik olarak saçma salak umutlarım var şu saliselerin saniyenin yanında aylak aylak takıldığı sıralarda, " yeni yıl " psikolojisinin vermiş olduğu anti-depresanik etkinin kanıma enjekte ettiği çakırımsıkeyifimsi garip rahatlamada. Fakat önemli olan yılın değişiminde değil, önemli olan insanın talihinin değişiminde geri gelecek olan şansın kişinin suratına çarpmasında. Şlak!


     Çağan Irmak demek benim zihnimde; sümkürük, bir parça tebessüm ve gözyaşı üçlemesine denktir. Duygusallığımın matematiksel işlemini çözmüş biri bu Çağan ön adlı erkek kişisi. 2011 yılının son filmini onun da şimdilik son filmi olan " Dedemin İnsanları " ile kapatmış bulunmaktayım. Filmin kusurları da var elbette burada filmi yorumlamayacağım; fakat ben yine de dibine kadar ağlamış bulunmaktayım. Film çıkışı kıpkırmızıydım, Hulk'ın kırmızı vörjını gibi. 


     Babam ve Oğlum, Çağan Irmak için çok büyük bir başarı olmasının yanında bir parça da köstek olucu etki, bence. Çünkü her yeni çıkacak filminde insanlar hep bir parça Babam ve Oğlum arayacak. Hep bir parça " Benim yüzümden! " etkisi bekleyecek belki de. Babam ve Oğlum ile kıyasa giriştirecekler filmleri, hep bir ona benzetme kaygısı kaplayacak zihinleri. Fakat olsun, her  türlü izlenir Çağan Irmak. Her türlü sümkürük canavarı yapar insanı, kıpkırmızı gözlerle keşimsi hale sokar kişiyi.


- Vücuttaki kiri pası duş alarak atmak kadar kolay olsaydı keşke ruha yapışan pisliği çıkartması. Bir su boşaltınca vücuda akıp gitseydi, bembeyaz bir hale sokabilseydi keşke insanı ruhani duş, ilahi fişeklenme. Keşke yeni yıl da böyle gelseydi, " beyaz sayfa " safsatasının gerçekliğini barındırabilseydi içinde. Ya da bir günü 48 saat yapabilseydi. Ne bileyim, sığ karakterlerin zihinlerine birazcık akıl sokabilseydi, daha güzel olabilirdi belki de. -
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »