15 Nisan 2014 Salı

Gelecek Ahmaklıklara

     İcra edilen vicdani tarumarın gark edildiği insani pisliğin üzerini, okunmuş mendillerle üfleyerek kapatıyorum. Yozlaşarak yitirdiğimiz o "eski bayramlar" niteliğindeki ütopyalaşmış insanlık sahnesini, zebanilerin yolladığı ateşlerle yüreğimde söndürüyorum. Kirpiklerime sürttüğüm yağmurları, avuç içlerime akıtıp ruhuna üflüyorum bu karanlığın. Dudaklarımda biriktirdiğim bütün cümleleri, telvesine batırıp saplıyorum boğazına. Kan akıyor gözkapaklarından; ama akan kan, kendisinin değil, genç yüreklerin sökülmüş parçacıklarından.


     Yanan yürekler bir kıvılcım halinde aydınlatır geceyi, bütün mumlar yatsıya varmadan söndüğünden dolayı her yer bu kadar karanlık, belki de mumların söndüğünü fark edemeyecek kadar dibe çöktüğümüzden dolayıdır. Bilediğim sivri uçlu hayallerimi bileklerime bağlayıp örümcekleşen zihinleri kendi ağlarım ile çözesim var, birkaç satırlık aptal sözcükle beraber koşup kendimi yüz katlı bir binanın birinci katından aşağı bırakasım. Bıyıklarından zift akıtasım, zehir olup panzehrine karışasım, bir göl olup seni bu vahada susuz bırakasım; bir damla su için, bin katre gözyaşı akıttığını görmek amacıyla üzerine çöl iklimini bırakasım, çekim eklerini kenarlarından çekerek uzak diyarlara kadar bir yol inşa edip sıkıldığımda bir dolanıp geri dönesim, sonra da havada bir beşli salto atarak bu karmaşayı klas bir şekilde sonlandırasım...

 
     Ama olmaz.


     Çünkü, beşli salto diye bir olgunun mevcudiyeti, vals yapabilen bir fil ile eş değer nitelikte. Eğer yapabildiğini iddia eden varsa, nanik çekerek uzaklaşırım yanından, David Copperfield gibi yok ederim yalanını dudaklarından, bir kuş gibi kanatlanıp arşınlarım gökleri ve sihirli değneğimi çıkarıp aduketi fırlatırım suratına, az bile gelir, biraz da üzerine tuz serpmem gerekebilir hemen arkasından. Tuz serpmişken kaynamış suyun içine atıp bir yahniye evriltebilirim hatta. Karnımı doyurur, üzerine nikotin banıp yok oluşunu zevkle sindirebilirim. Soyut ifadelerle tabi, nihayetinde Hannibal'ın üçüncü dereceden yeğenin beşinci göbekten ince belli bardağı değilim. İnce belliyim; ama bardak değilim. Aslında, ince belli de sayılmam. Dur bir saniye, ben bir diyete başlayıp geliyorum..


     Bir kazananın olmayacağı bir yarışın içine itildik. Taraflar, bir taraf olabilmek için düşünmeye korktu. Balıklama atladık sonra, köpek gibi salyaları dışarı sarkıtarak çıktık. Bir köpek balığı yuttu bizi ardından... Nil Karaibrahimgil'in şarkısındaki gibi, düşmanlar vardı peşimizde; ama o düşmanlar, ideolojik saplantılara batırılan analiz yeteneğinden yoksun sığ görüşlerden ibaretti. Bizler sığamadık sığ düşüncelere ve patladık sonunda. Silah gibi. Ya da havai fişek. Bomba? Anca içimizde patlar, altı patlar, PİYU!


     - Ölüm, en acısı bu yaşanılanların. Üzerine çikolata dökerek eritemiyorsun acısını içinde. Reenkarne edemiyorsun varlığını. Her nefes alışında, sıradaki oksijeni yakalamak için yarışıyormuş gibi hissediyorsun kendini sonunda. Kirpiklerine konan yağmurları, hayatın rüzgarlarında savurarak akıtıyorsun ruhunun deli parçacıklarından. Boğazına barikat kuran hisleri, suyla geçiştiremiyorsun neticesinde. Ve yavaşça, bırakıyorsun saprofitlere ruhunu, sıyırıyorsun üzerinden tohumunu ve ekiyorsun gelecek için, gelecek ahmaklıklara.


     Ölüm bizi ayırana dek, güneş yüreğimde ateşini söndürene değin, nefesim sonuncusunu ciğerlerime bırakana kadar, ellerimdeki derman kendini ataletle asmadan, adaletle sarsılmadan, yalana sarılmadan, kafanı samana batırmadan gel. - Bu cümle sanki daha farklı başladı... -  Kirpiklerime kurduğum hamakta sallanan hayallerin ipini kemiren bir köstebek gibisin hayat, üzerine kezzap döksem kuş olup cennete uçar mısın benimle? -


     Bazı insanların varlığı, düşünme kabiliyetleri ile ters orantılı gibi. Sanki düşünse, hayat onu uçurumdan aşağı fırlatacak gibi. Fırın eldiveni takmadan tepsiye dilini banmaya zorlayacakmış gibi. Ateşin üzerinde çıplak ayaklarla koşturacakmış gibi...



Açılmayacak olsa da, açılmışçasına nostaljiyi iliklerimize aktarsak mı?
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

14 Şubat 2014 Cuma

Kırmızı Ojeleriyle Ambiyansı Kırmızıya Boyayan Bir Sanatçı

     Hayat, pamuk ipliği ile kendini asmaya çalışan bir karınca gibiydi. Gökyüzü, adalet yerine sadece yağmur getirirdi bizlere. Güneş, balçıkla sıvardı gözkapaklarımızı. Ve o yağan yağmur deyince kirpiklerimize, asit olup erirdi, yakardı hücrelerimizi. Ve bu gökyüzü, her gece yıldızları kapatırdı üzerimize. Üzerimizde ise, soğuktan titreyen dişlerimizin tıngırtısı. Ve içimizde, yavaşça kendi kusmuğunda boğulan kanımızın ağır çığlıkları. Bu çığlıklarda, söyleyemediğimiz bir şeyler var. Bir şeyler var bu uğultusunda eritilen mistik hallerinde hayatın. Uçan tekme atayım derken rövaşata ile hayatı ofsayta yollayan bir terzi kadar karışmış, lal olmuş hücrelerimizde kopan çığlıklar, bir melodi olup yakar kulakları apansız.


     Dengesini torktan değil güneş sisteminden kovulan Plüton'dan alan biriyim kısacası. Eskizini Tim Burton'a çizdirmeye kalkışacak kadar kararmış. Gemisi, Kraken'in ölü vücudunda sindirilen bir kaptan gibiyim. Biraz manik, biraz depresif, bir tutam da deliyim. Ruhuma sıçrayan kan pıhtılaşmadan hikayemi kağıda dökmeliyim sanırım. Çünkü zamanım, zararına açık arttırmaya sunulan bir saat gibi. Tiktakları, kösteğinden bile yavaş, derinden bir haykırışa geçip kapatıyor gözkapaklarımı.


     Hayatın dönemlerindeki gerilemenin yıkılışına kadar dayandım şimdilerde. Şiirlerim mürekkebi bitmiş kelimelerimden sıçrıyor satırlarıma. Ah edip vadettiği bütün o vahşetin sanrıları, gözbebeklerimde ninnilerle büyütülüyor. O büyüdükçe içimde, ben tükeniyorum yavaşça.


     İsmimi bahşetmeden önce, biraz sizlere bu vehamete nasıl düştüğümden bahsedeyim. Zira, mürekkebin kırmızıya dönüştüğü bu satırlar, halamın geldiğinden değil barutun deldiği yüreğimin serzenişlerinden kaynaklı. Biraz empati ile antipatik hallerinizin üzerindeki çizgiyi soyutlaştırmayı deneyelim, ne dersiniz?


     Hayatın zorluğundan yakınarak büründüğüm bu kimliğin suçunu ona yıkacak kadar âmâ değilim, çevremin ekolojik dengesindeki yıkıntıların tepesine geçmeyi ben seçtim biraz belki de. İlk göz ağrımı 21 yaşında saprofitlere armağan ettim. Ve devamında, bu titrek ellerimde bir sürü eseri yığdım humuslu toprağın killi parçacıklarına.


     Anlamışsınızdır zaten, dışa vurması pek kolay olmasa da, seri üretime geçmiş sayılmasam da, ben kırmızı ojeleriyle ambiyansı kırmızıya boyayan bir sanatçıyım; afilinden arındırırsak bir katil; afiline biraz daha banarsak yanında biraz da şair. Sizlere bir sebep - sonuç ilişkisi sunarak kendimi aklamaya çalışmayacağım. Sadece içimi dökmeye ihtiyacım var, ne kadar pis olursa olsun, bu yükten bir nebze kurtulmam gerekiyor.


- Volume atacak yazı başlangıcı yaptım sanırım; ama üşengeçlik kazanırsa bu şampiyonayı... Neyse neyse. Şalterleri atmış bir silah kabzasından fırlayan kelimelerin bigudi dansına selamlar! Ciguli ile Jigglypuff! -


Küçükken bu şarkı ile dans etmiştik... Nostaljik bir enalayzzz disssss.
Ayrıca, Skyfall, You Know My Name, Tomorrow Never Dies ve Golden Eye'a buradan selamlar. En çok Skyfall'a ama, şşşş.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

10 Şubat 2014 Pazartesi

Açın Toynakları

     Hepimiz google'a kendi ismimizi yazıp aratmış insanlarız, bu havayı neden kutuplardan getirip fırlatırsınız ki suratlara? Hepimiz aynı çekirdeğin lacivertleri, aynı bokların mora karışmış gri tonları değil miyiz? Değiliz tabi de, sonuçta hepimiz insanız, tek tük bir lisanı dilinde geveleyen hayalperest müsvetteler. Açın toynakları, gözlükleri çıkartmaya geliyorlar!


     Yerinde duramayıp karşı dükkanın camına uçan tekme atan kelimeler, içe katlanıp dışa yoğrulan düşünceler, durdurulmaya ve kısıtlanıp pala bıyıklara pranga ile bağlanmaya çalışılıyor. 404 Not Found'a bağlanacak düşüncesizlikler, kısa devre yapıp kıvılcımları ile sürünün tepesine şimşek çakıyor, anlamıyorlar. Neyse boşver, sen püfürle.


     Sevabına bana seradan biraz yapma iklim alır mısınız, küreselliğin ısıtıcılarına tıkacağım da, biraz da içindeki anarşist ruhun yakarışlarına tıkılacağım, sonra da yavaş yavaş bu zemini yalandan kurulu Jenga oyununu yanlış parçayı çekerek içine yıkılacağım. Eli boş gitmek olmaz, getir bakalım hemen o güneşi buraya da  yazıcıdan çıktısını alıp çerçeveleteyim ben en iyisi. Çünkü şerde kayısı, yerde nektara düşermiş. Ve yerdeki nektar, pazara kadar inermiş. -miş'li geçmiş zaman haydutları, aaa selam Mişel. -


     Günümüzde süper kahramanlık, globallikten ziyade bireyselliğe dönüşerek bütün insanlığın üzerine yayılan bir sis bulutu formunda Formula 1 oynayan bir yarış atı gibi aslında. İnsanlara "Nasılsın?" demektense, "Bugün hangi kostümü giydin?" demek daha doğru geliyor, daha pembe. Geri dönüşüm kutusuna yolladığımız kişilikleri her zaman geri yükleyemeyebiliriz. Yanlışlıkla bataryası yakılan beyinler, hücrelerini kanalizasyona bıraktığında yalanlarınız fazlasıyla nü, meyve tabağı tablosuymuşçasına.


     Zaman, nehrin içindeki ünlüsü düşen akıntıyla sürüklüyor bizleri. "Çemberimde gül oya" desek de, feleğin çemberini alıp geçiremiyoruz kafamıza kukuleta yapıp. Dart oynamayı tercih ediyoruz üzerinde, vurabiliyor muyuz dersiniz peki 12'sinden bu tahtayı? Legolas kesin vuruyordur da... Katniss ket vurmadan evirip de geçir okları bu hikayenin ortasından.


     Düdüklü tencereden fırlayıp da yayıl oksijenin içine, dağıl hücrelerin endoplazmik retikulümüne, bağır sessizce, diyet, "Bir zombi kadar açım."a tekabül edecek "Zo om be, zo om beğ, zo om be e e ö öğğ"ü. Kahrolasıca sırıtışlarını yapıştır suratlara, içinde hüzün denen meret tur atmadan. Ucundan nikotin uzatır mısın dudaklarıma, bulutların tepesinde saklambaç oynayacağız da.

Ov, selamlar Adeyyaaağl.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

22 Ocak 2014 Çarşamba

Düşen Bin Parçadan Puzzle

     Suratından düşen bin parçayı hangi puzzle'a uyarlayabilirim, bir söyler misin, bir şey denemem lazım. Ama acelem var da biraz, bu kaçıncı hırsızlığı zamanın artık bilmem. Bir şey soracağım, iki saniye  bakar mısınız? Buralarda bir çay durağı var mı, iki lakırtıyı dumanına batırıp göklerde gökkuşağı çizeyim, icabında yalın ayak koşarız. Loş insanlar değiliz; ama hayatlarımız bazen Fecr-i Ati'den bile daha karanlık. Yaradanlık bir iş değil; ama iki dubleyi çaktırmadan ağzıma bırak bakalım. Düşlerin içine düşerken karanlık, göğsünü açarak bandır ruhuna kalanı. Geç kalınmış bir sınavın uydurulmuş cevap anahtarı gibisin. Umudunu kahvaltıda yemiş, ayı gibi üzerine de beş bardak çay içmişsin.


     Ciddiyim bak, düşen parçalarını puzzle yapacağım ki yeri geldiğinde birleştirmeyi de bil. Çünkü sen yapmazsan, başka kimseler denemeyecek bile. Kan akacak damarda; ama hissetmeyecek bilek. Sanatı sanat için değil, halk için değil, kendim için bile değil, sırf senin için yapacağım bak. O düşen kirpiklerinden akan yaşların oluşturduğu sol anahtarında mutluluğun torununun üçüncü dereceden yeğeninin beşinci kuzenini çizeceğim sana. Endişelenme, o kadar da berbat bir ressam sayılmam.


     Fırça darbeleriyle daha fazla yaralamadan, kurşun kalemin duruluğunda akıtacağım seni. Silgiyle deşmeden yüreğini, itinayla karalayacağım, korkma. Bir dokunuşta, horona kaldıracağım ruhunu. Bir titretişte kalemi, gölgelendirdiğim kirpiklerine bir parça tebessüm sindireceğim. Parçaları birleştirmek için, bazı yerlerde spontane girişeceğim. İsmini de "Çilek, Mevsiminden Fırlayıp Da Gel" koyup, bulutlardan sana eseceğim. Metaforladığı ise, çilek senken mevsimin o eski hal, tavırların. Yo yanlış anlama, ben kırılmadım da, sen fazlasıyla yanıldın, akabinde yaralandın, karalandın ve sanırım az biraz da paralandın.


     Hala inanmıyor musun? Tamam, kirpiklerini at yelesinden çizeceğim, sen kaşındın. Ama, bitince peki, yanaşıp da biraz gülümser misin? Mevsiminden fırlayıp mis kokunla "Ben burdayım." der misin? Biraz çay var, içer misin? Bergamotlu hem de, sen otları seversin.


 Ardından, Barcelona - Real Madrid diyesim geliyor, soriğ.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

17 Ocak 2014 Cuma

Filleri Sevin, Bir Onlar Hortumlamaz

     Bir kibrit yakıp yağmuru ateşe vermeye çalışan bir Adele melodisine evrimleşesi geliyor insanın. Neşesi içine kaçıyor ve derecesi, dereceli silindirle bile ölçülemeyecek hale geliyor. Kısa cümlelere mahkum olup, Şebnem Ferah'a bir atıfta bulunuyor fark etmeden. - yor'lu şimdiki zaman yanılsamalarında zamanın içinde ilerli li yor. -
 

     Ama ben, kısa cümlelerin fink attığı bu paragrafların ortasında Road Runner gibi dinamitten kaçmaya çalışıyorum, keyfimi kahyasından ayırıp kara kedi figüründe dans ediyorum ortalarında, perende atarak uzaklaşmayı amaçlıyorum kafasından. PAT. Yere düşüş değil, göğe yükseliş sesi efekti bu. Amaan, efektleri bir kenara ayıralım şöyle, pirinç ayıklar gibi, biri yatağında gece sayıklar gibi. Senin hissettiğin hangi ses cümbüşünden fırlayıp kıvrılıyor yüreğine, bir fısıldasana. Hayat, seslerini zihinden geçen arabaların kornalarından değil yürekten aldığı melodilerin nota zulalarından çıkartıp enstrümental formda bilinçaltının orkestrasına çaldırır, hissetmesini bilirsen arada iki piyano dokunuşunda onu sana yaşatır ve içinde yoğurt kıvamında yoğurarak seni huzurun 12'sinin ortasına fırlatırmış. Vokali sen olmazsan, bütün şarkılar güzel. - Tenzihleri tenzih ederim tabi. -


     Bu bulandığın, geriye düşmüş zekanın sinek ısırığı boyutuna dönüşmüş devasa kırıntılarının; karga sesinle söylemeye çalıştığın Kate Bush şarkılarının; nikotinsiz sigaravari tavırlarının; çiftçisi olmadan meyvesini çaldığın haram lokmalarının; söyledikçe sömürdüğün o tatlı söz oyunlarının; karambolde kapişonundan çıkartıp fırlattığın kalleş kurşunlarının; inanması dahi eğlenceli olmayan yalanlarının; suratında eğri duran maskenin, akan maskarasanın; maskaralığa dönen alelade işlenmiş adi suçlarının - Ve geri kalanı parmaktan sonra... - üzerinden bir kamyon dolusu fil geçsin, boyasız. Sahi, bir kamyona kaç fil sığabilir ki? Beygiri içine tıkıştırdığınız arabalarınız, fil olursa daha sevimli, bence daha sevim. Filleri sevin. Hortum olup almaz sizleri içeri. Hortumlamazlar yani. Bir tek onlar, hortumlamazlar sizi. HORTUM. HORR.


     Geri vitese almış gibisin hayatı, üçe takıp dörtle dans etsene be, hayatım. Yo bu sefer saklayamadın benden, gece görüşü gözlüklerimle deştim içini ve kaçırmaya çalıştım o hüzün dolu hislerini senden. Kanadını cami avlusuna bırakan bir kuş gibisin, uçmaktan dahi vazgeçmiş. Kaçamazsın artık yaşamaktan, daha fazla direnme ve gülümse artık, şapşal.


     Klavye akıp gidiyor bu ekseni kayık doğruların üzerinde, ben de peşinde Jerry'i kovalayan Tom gibi koşup savruluyorum, istemli. Cebimde ne varsa döküyorum önüne hayatın, bir baksana ne kaldı? Hiç olmayanların hatırası, biriktirdiğin hayallerin yok olmuş tortusu, koşun yangın var gari hanımlar, ben müendisim açılın ateşin sıçrayış menzilini hesaplayıp rüzgara çarparak içinden geçireceğim zamanı. Ama her yangını hesaplayamazsın, bazen kıvılcımları gizlice dağlanır.


     Kop gel şu iç içe geçmiş doğruların sürüleşmiş koyun psikolojisinden. Türevinde nice integraller gizli, sen görmek istersen karşında hepsi çırılçıplak. Göz görmeyi bilince, ruhlarımızın kataraktları akar gider, hatta yerine çikolatalı sufle bile ikram eder. Düşün bir az, görüntülerini kafanın içinde canlandır ve oturup yıkılışlarını seyret, domino taşını atıp kafalarına bu iskambil destesinden bir kağıt seç ve bırak, tahmin etsin bu hayat. Nasılsa bilemeyip rezil olacak, sen gülümsediğinle kal.


     Bozuk bir plak gibi değil, iğnesi kırılan bir pikap gibi değil, bir duble sevda gibi eğil, bir nebze kitap gibi seyirt, bir katre yağmur gibi sevin, bir avuç hatıra gibi gerin ve tokatı yapıştır suratına; çünkü azına değil çoğuna talibiz bizler.


Gözlerini sansürlesen iyi kız aslında.
Cırtlaklığın güzelliği. 
Biz de cırlıyoruz, acaba böyle çıkar mı ki?
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

13 Ocak 2014 Pazartesi

Tabuları Yıkmazsan, Tabutunu Yakarlar

     Kahramanlaştırma ihtiyaçlarımızdan sezeryanla aldırılan karakterlerin içsel derinliklerden mahrum oluşlarının zihin projeksiyonuna yansıyışlarındaki savruluşların bilinçaltındaki yan etkilerinin çapraz iç bükeylerinden çıkarılan sonuçlardan anlaşılabileceği üzre, üzüm üzüme baka baka değil farkında olmadan zihnine aldıkları ile kararır, eğer üzüm üzümlüğünü bilse kimse onu karartamaz aksine kendi kendini aydınlatır. MI?


     Zat-ını farkından çıkartıp topladığı tavrını ortadan böldüğünde elinde kalan bir soğan cücüğünden fazlası olması gerekirken, salaşça saldığı saçaklaşmış benliğinin parçalarını kaybettiğinden dolayı hortkulukların baskınına maruz kalarak Voldi-toytoylaşır insan. Yahu, haybeden gelmişsiniz zaten nasıl kaybeden olabilirsin ki? Kafana tokmakla vurmadan bu davayı kendi lehine sonuçlandır, haydi git şuradan, gözüm görmesin o mezarlaşmış, Azrail'i gelmeden kendini ölüme terk etmiş suratını. En büyük güzellik, tebessümünde saklı. Elma dersen hortlatırsın, armutla elinden kaçırır. Kiviyle biraz canlandırırsın, portakalla ortadan patlatır. Ve kahkahaya evrimleşen tebessümlerinden bir bukle de kenara ayırıp geleceğe stoklar ve zamanı gelince de usulca zulanı kaldırıp oradan ayırdığın tadımlık kahkahaları yudumlar ve içine akıtırsın. Sonra bakarsın ki bayatlamış, ulan manyak o zulalanır mı hiç?


     - Bazen içinde kalınca, bağırsan kalınca, duyarlar mı acaba, bakarlar mı senin tarafına? İçince yanında, yalınca kağıtta, karınca yazınla yazdıkların olabilir fazlaca kaba. Bak, gülünce korkmadan, sevince olmadan, serince utanmadan elindekiler olur bir kovan. Bir şeyler var, saklı gizli sandığın, görülüyor suratından fark edince baktığın. Yaktığın kağıtlar bir tsunami belirtisi, kaşarım olup bu köftenin üzerine erir misin? Gülümseyince aslında herkesten sevimlisin, o dertler keder olup dişlerine serilmesin. -


     Diyesim de gidesim, gitmeyip de geri gelesim, melodilerin içinden koşarak dans edesim sonra beceriksizce yere kapaklanıp sakarlık seremonisinin son çizgisini ödünç alınmış birkaç saltoyu havaya atarak finale bağlayasım... Bir şeyler diyesim var da, ne olduklarını çözmem için bir bilimsel hesap makinesi ile psikanlistik düşünceyi zihnimin kurnaz derinliklerindeki bilinç katmanlarına yerleştirmem lazım. Bazen süperman, bazen he-man, bazen de bir Nil Karaibrahimgil şarkısı olmak lazım. Lazımlığı suratına boşaltmadan, birazcık gülmek lazım.


     Tabuları yıkmazsan sonunda tabutunu yakarlar. Kömürü tutmayı bilmezsen elinde, altınını senden kolay aşırırlar. Üçüncü tekile dönüşmek istemiyorsan hayatında, birazcık daha sarıl ona. Ya da uçan tekmeyi geçir kafasına ki anlasın, anlasın da fazla bağırmasın, bağırmasın da üçyüzelli kilometre uzaklıktaki bir evin üzerinden kafasını aşağı fırlatsın. Bu paragrafa başlarken bir şeyler diyesim vardı da, unuttum sanırım...


Neyse.


     Eyvolientestereon diyerek içindeki İspyanyolu "eyvallah"tan çıkaran insanlar, küreselliği kafa küresinden kürek kemiklerine kadar yaşamayı fazlasıyla benimsemiş ve ortak bir lehçeye dönük spontane gelişim süreçlerinden kendilerini kendileri etkilemiş zannımca, sevimli zanlılar. He, dipimsi not; BM, yanına W gelince güzel. Gerisi hep bahane.


     Yorgun sözcükler, uykuya dalmak istediklerinde bir nini fısıldanır kulaklarına. O ninni de, "haydililillililli lilli lilli yar"... kafiyesel vicdaansızlık. Bir sessizce yaklaş ve dinle, buralar fazlasıyla kafayı yiyik.


Ateş etme, Fetty alınır sonra.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

11 Ocak 2014 Cumartesi

Sarmaşıklaşarak Tarzan'a Selam Çakan Kelimeler

     Başa saplanıp ölümcül bir hançere dönüşerek sinir uçlarında kendi heavy-metal konserini veren sincapların kafa sallayışlarıyla bir ağrıya dönüşen zihin karalamacasının çevresinde dolandığı günlerin ortasından bir yerlerden, belki de çeyreğinden, Zenci Gırtlaklı Sincap'a selamlar!


      Zamanın kırlangıçlardan çaldığı kırılmış huzur taneciklerini saniye sarkacının celladına hediye olarak verdiği günlerin bertaraf ettiği zaman yanılsamalarından kaçarcasına ileriye doğru koşuşunu uzun cümlelerin ardındaki derin vurdumun duyularındaki duyarsızlığa gizlerken klavye, giderek değişen günümüz hiyerarşişinin bazı kesimlerin akına bulanmaya çalışışını görmekten kendini alamaz yine de, vuran duyar da bir şey yapamaz cinslerinden günlerdeyiz yine. Anlamak için bakmaktan ötesine ihtiyaç duyuyoruz. Anlamak için alıp kafasını klozet kapağına çarpılası günler.


      Of, söylenilmek istenirken bir ana fikre bağlanma kaygısına dönüştüğünden dolayı anlamının derinliklerini kaybeden ve bu kaybı içinde bir yasla kutlayan kelimeler, arka fonlarına aldıkları Jamie Cullum ile dans ederken bir anda kendilerini Cem Karaca'nın "Hayat ta hiçbiir şeyiiim az olmadıı senin kadaaar." - melodik okunası - deyişindeki o iç ürperticilikte bulurken, şaşkın ördek yavrusuna dönüşüp bir martıya evrimleşerek kendilerini yatay çizdirip dikey okuturken "görünenin gerçekle alakasızlığı"na bir göz kırpmaya çalışırlar kendilerince, görebilene.


      Kelimelere dökülmese bile varlığı hep bir yerlerde olduğu bilinen o şeylerin, "şey"leştiği ve somutlaştırılamadığı zamanlardan, zararlarını gözlerimizin ortasında işleyip kârlarını cep içi ceplerine gizlediklerinden, kömür gibi yanan bir melodiye doğru gidesi geliyor klavyenin sonunda "of" diyerek.


      Mahrum olduğu mahsun hallerin mahmurluğunu anlayamadığından dolayı akreplere inip onları benjo-laştıran ve sonunda zihinleri aptallaştırmaya çalışan, bu aptallığı ahalinin önünde bir Karagöz-Hacivat oyununa mâl etmeye uğraşırken daha da göze sokuşturan bıyıklarının arasına kan bulaşmış, okunmuş mendil uzatayım mı?


     İstifini ziftten ayırıp zikrine aktaramadıkça insanlar, ütopya devam edecek uçuşan zihinlerin kanat çırpışlarında. Ah, kavramlara takılarak onların altında ezilen ruhları patlican ezmesi kıvamına gelen insanlar, kuşların tepesinde başka diyarlara göç etme fikrine ne kadar uzaklıktasınız? Bir itiverelim itinaylan, vuralım kafalara davaylan, lan lan...


     Ümitlerini koynuna alan bir melodinin geçmişten fırlayıp kulaklarımızda eski bir dost gibi ağırlanmasının getirdiği hafif tebessümler, kasetten fırlayan o ezgisel kırıntılar, takip edersek bizi, zihnimizin şekerden evine ulaştırabilir, belki de, kim bilir?


     Şarkıları eskiten yapım zamanları değil, dönemi yaşanmışlıklarına dair taşıdığı izlerdir. Bu yüzdendir ki, yıllanmış o şarkılarla buluşunca şahsımıza münasip ruh çizgilerimiz, zaman makinesine binip kendini o dönemin dönemeçlerinden dönüp çılgın profesörü bulacakmış gibi hisseder. - Dönemsel başarı yakalamak amacıyla parasal kaygılarla ortaya çıkan angutsal şarkıları bir kenara ayıralım, onlar çıktıklarıgüneskiyen-gillerden. -

     Tık sesleri ile yükselen melodilerin kulaklardaki pası silişlerini bir vals ile taçlandırmalarına o zaman! Hoşça değil, boşça değil, boşnakça değil, tebesümle kalın.


    - Sarmaşıklaşarak Tarzan'a selam çakan zihin hücrelerinin içinde saklambaç oynayan o düşünceler, sobelenmek için doğru zamanı bekler, o yüzden boşa arama. 3'e kadar sayıp elindeki zarı at, belki Jumanji bu sefer senden taraf olur. Tarzan, çak bir beşlik. -



Nostalji demişken, küçüklük şarkılarından, kliplerinden.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

29 Aralık 2013 Pazar

Şiiri De Yeseydin

     "Çile bülbülüm" çekerken ses tellerinin detone oluşuyla oksijenlerin içine enjekte olan cızırtıları plaklardan alıp kulaklara ileten tatlı insanlardansanız siz de, selamlar! Biz, nostaljinin modern hayata adapte oluşunda kaynayan o güzide, tek ayağı aksayan, melodik örnekleriyiz esasında. Ses tellerimiz örgüden, kendi söküğünü dikemeyen bir terzinin imalatı, ihraç fazlası ürünlerin uyarlamasından anca bu kadar çıkmış işte. Ama, içinizdeki gücü hissedip ruhunuza Jedi-gillerden bir parça alırsanız, her şeyi tersine çevirebilirsiniz. Dünya dönmeye hep devam eder; ama sen her zaman onunla dönmek zorunda değilsindir.


     Meçhule giden o geminin kalktığı limanın koordinatlarını dünya haritasının üzerinde ekvatorla birleştirip Greenwich'ten geçirdiğimizde karşımıza, "Son, sadece filmlerde olan bir şeydir." anlamındaki Çince bir sembol çıkıyormuş. Hayat o kadar garip ki, o şekli tersten okuyunca da, "Başlangıçlar, bitişleri bekleyemeyecek kadar heyecanlı orospulardır." anlamına gelen İbranice-vari bir sembole dönüşüyormuş. Etimolojinin hangisini destekleyeceği konusundaki belirsizlik hala beliremese de, bu işin bilinçaltısında Mayalar'ın olduğundan şüpheleniliyor. Rivayete göre, takvimle uğraşmaktan sıkıldığı için Mayalar, yeni bir mecra olarak kendilerine bulmacayı seçmiş. Geleceğe dair önsezilerini de "Görünenin ötesi, uçurum değil bilesin." felsefesinin alt metniyle birtakım şekillerin içine gizlemişler. Ve Sherlock Holmes de işte, tam burada devreye girmiş... - Piposundan çıkan dumanlar da belirsizliğin sanatsal tasvirinin tütünsel tahmini. -


     Hülyası kalmayınca ölmeden evvel ölen kişileri yeniden hayata döndürmek için, hayatın suni tenefüsü müzikmiş; do re ve biraz da fa. Ama dinlemek istemezsen, fa, olur sana çıngıraklı falçata. Fal demişken, sayfanın kenarlarına biraz telve döker misiniz? Çünkü, kahve kokan kelimelerden zarar gelmez.


     Bitince bir sonbahara dönüşen bu fani ömür, dökülen yapraklarının içine seni gizlemiş. Saklambaç oynayacak hali kalmasa da, senin için kedi şarkıdan fırlayıp son bir gayret yummuş gözlerini. Dönülmez akşamın ufkuna varınca açmış ve karşısında sen, elinde bir kutu çikolata; ama hepsini bitirmişsin, hayvan, şiiri de yeseydin...

- Yataylardan Yahya Kemal'e selamlar! 
Aleyküm'ler ile bir geri dönüş almışçasına sevinebilirim. Sanırım şiiri ben yedim biraz.. -



Düşey kediden de Candan Erçetin'e.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

12 Aralık 2013 Perşembe

Matruşkalaşan Bu Hayata Nanik Çekesim Var

     Fırıldak gibi dönen rüzgarla düete tutuşan dişlerin tıngırtısında ortaya çıkan müzikal atmosferin içine kendiliğinden karışan sızısında hayatın bir tatlı tuzlu ekşili tavuk tadı var sanki. Yoksa Çin malı mı bu hayat dediğimiz ne idüğü belirsizliklerin imite ettiği zaman çizelgesinde sendeleyen yaşam eğrilerimiz? Hayatın içindeki gereksizliklerimizin oluşturduğu gereksinimlerimizden doğan bu solucan deliğinin içine düştüm, Zaman belki seni böyle aldatırım; ama öncelikle biraz kilo vermem lazım, solucan deliğini kim bu kadar dar yapmışsa...


     Pembeleşinceye kadar kızarttığınız yalanları yakmaya başladığınızda samimiyetiniz zehire evrimleşerek panzehrini bilinçaltınızın kilerindeki saf alkolün içindeki temizleme jeline sakladı, namusu elden gitmiş zihne bir mesaj mahiyetinde. Ve böylece, hayatın çözümlenememiş saklambacı başlamış oldu. Saklanan belli değil, arayan da yok zaten, aptalca maskesi altında içsel kaygılarımıza doğru çıkabileceğimiz bir yolculuğun simgesi oldu bu! Ya da sadece zırva. Bazen çoğunlukla zırva. Zırıl zırıl içinize işlemiş bir zırva. Zırlatanlardandan. Yankıkıkı. Kakakakararakikikikiriri.

     Zamanın buzullaşmış parmaklarında, çalınmamış tonlarca nota birikmiş. Söylenmemiş söz kalmamış da, yanlış kişiler için israf edilmiş ve isal olmuş sonunda. Hayat, parmak uçlarımızda çalmayı bilmediğimiz bir şarkı, görmeyi bilmediğimiz bir renk, tatmayı bilmediğimiz bir yemek olmuş sonunda. Bir bardak da kalmamış ortada, belki de hiç yohmuş, var olmak için bizim inanmamızı beklemiş aslında. Kimse inanmayınca da, "ekspektopatronaaağm" diyerek bir tavşan figürüne dönüşerek uzaklaşmış bu boyuttan, bu saçmalığın kapladığı gerçeklikten uzak karmaşanın oluşturduğu kaosun dumanlarından.


     Gerinerek tokadı yapıştırdığımız üçüncü tekil şahıs hallerimizin matruşkalaştırdığı bu hayatın içindeki bütün o ismi konulmamış ahmaklıklara nanik çekesim geliyor.


     Mimiklerin içinde kendini dağlayan o dağ gibi adam hallerini bağdan kovduğun gün, üzümcünün kölesi oldun. Siyah üzümü sevmediğin halde onun için yeşilden vazgeçtin. Sonra bir baktın, vaz değil ar geçmiş. Ah etmiş içsel benliğin, kâh koşarken kâh takılıp yuvarlanmışsın yerde, pişmanlıkların ardında seni var etmiş. Birikimlerinle biriktirdiğin bitkisel hayat hallerinle fazlasıyla dar geçmiş. Parazitler beynini mahvetmiş ve fark ettiğinde çoktan zaman seni kaybetmiş. Kadran uzaklaşmış senden, hayat üzerinden kâr etmiş, artık seni Halit Ayarcı bile kurtaramaz; çünkü Pasaparola bile seni pas geçmiş.


     Çünkü azizim, çürümüş buradaki insanların içindeki masumiyet. Buzdolabına konmamış demek ki, e oda sıcaklığına maruz kalınca küflerin taarruzuna uğradı tabi. Ben demedim mi o çorapları kaldır oradan diye?! Bir saniye, devreler karıştı, frekanslar klavyede açıları değiştirip yanlış dalgalardan sıçradı ekrana. Çekirge misali, belki bir gün oturur rayına, sandalyeyi çekecek bir centilmen bulursa, akrep yelkovanı alıp kaçmaya kalkarsa bu diyarlardan Zaman da gider belki, bir anlık aldanışların galeyanına uğrayıp bırakır bizi bir anlık. Alınma; ama biraz sıkıldık senden Zaman. Çarklarını alıp kafana geçirmeden şu ekseni biraz kaydırsana.


Kısacasına bağlanamayacak bir albüm kısacası, The Light The Dead See.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

3 Aralık 2013 Salı

Taramalı Tüfeğe Batırılmış Kelimeler

     Zamanın egomanyasında kendine bir denklem edinen koordinat sistemine nispeten ivmeli bir harekete geçen klavyenin derişimini hesaplamaya kalkan mühendis kafasının harakiri odaklı zihinsel dansına bir örgü örüversenize, havaların fırlattığı hava dalgasıyla birazcık kafası üşütmüş de. Yazıktır, günah olup ilahi skalanızda kötü sonuçları şapkalı mantarından önünüze çıkartabilir. Komşuda pişip size de düşüyorsa, komşunun derdi sizi de gerip bir botoks müsabakasına dahil etmeli aslında. Bilmem, komşuluk bu devirde yoktan var edilemeyecek bir enerjinin varını yoğunu sömürmesinden kaynaklı bir yok oluş hikayesine dönüşü gibi ruhların. Devrik cümlelerin içine sıkıştırılan anlam bütünlerini elindeki piçakla kesmeye çalışmak gibi, iğrenç bir esprinin gerçek hayata adapte edilmeye çalışılması. Sonra bir adaptasyon örneğine dönüşüp ekvatorda beyaz teninin zenci olması! Pardon, afro-amerikan.


     Dudaklardan dışarıya çıkan kelimeleri ışınlarıyla eritmeye çalışan güneş, aynı ışınlarla beyinlere de saldırmaya başladığında Jedi dünyaya bir kılıç olarak düşermiş. Mucizelerden bir mucit ortaya çıkartırmış sonra bu mucip ortamlarından meczup insanların. OF, kafiye canavarı hegemonyasında sürünegelirken kelimelerim, eklemlerimde bir ağrı, taramalı tüfeğe batırılmış harflerin mermilerinde yoğrulan sayfanın neştere batırılıp bir kalp cerrahının kalbine inme indirmeye çalışması arasında ikilemle kalan dilemmmmmmaalarım. Anlatmaya çalışsam da anlatamayacağım kafamın içinde dönen o düşünce saaaarfiyatlarım. Tarzan gibi haykıran uzatılmış "aaaaa"larım, amaninibo'dan koşarak do'ya doğru zıplayarak tavşan olup dağların tepesinde aaaağlarım, bir örümcekmişçesine, çiseliyen yağmurun eşliğinde.


     Dışardan biz insanları izlemesi eğlenceli olsa gerek, sürünün içine dahil oluşlarımızın tersine hepimiz farklı kafaların ürünü, farklı spermlerin yumurtalarıyız aslında. Farkı fark edilmemiş matematik problemleri, toplamında çarpık denkleşen zihinsel halleri, mizansen şevkleri, kağıttan gemi yapılmış sözcükleri ve niceleri, birazcık da Shape'i alınan kalpleri, rimeli çekilen gözleri, sözleri, böğürleri, düğümleri, börülceleri, leylimleylilileri.


     Üleştirme sıfatlarının peşinde ürkekleştirdiğimiz çocuk halimize nispeten üzerimize serpiştirilen yağmurun altında dans etme hissiyatı... Kazanma hırsının galeyanında gardiyana kaptırdığımız masumiyeti bulduğumuz yağmur damlaları... Her ne kadar saçları mahvetse de Mikail'in tatlı armağanlarındandır bizlere. Kahve kokusuna bandırılmış dumanlarıyla sarsılan ateşleri dudakların, salınarak taklalar atıp uzaklaşır bu pespaye insanların bulunduğu pestile dönen pis ruh hali animasyonlarından. "PAPYONUNU ALIP PİPOMA BATIRIP TÜTÜN YAĞMURUNDA PATLATIRIM KAFANI." demek istiyorum bazen; ama kime, niye, ne amaçla, bilmiyorum. Bazen öyle garip oluyor ki hayat dediğimiz bu meşgale, meşaleyi elimize tutuşturup koşmamız için tutuşturuyor eteklerimizi. Olimpik ateşimizi yüreklerimize kibritle çakıyor. Hibrit oluşturuyor içimizde. Enerji patlaması patlatıyor kafaları. OĞMAĞKAFA.



     Bir şiir olmak için şaire gerek duymaz kelimeler. Onlar dans eder rüzgar eşliğinde, ruhun derinliklerini kendilerine yuva addeder ve kıvrılır oraya, usulca iner sahneden. Gülümser simalar duyunca seslerini bu karmaşada, buruk ve içten. Maşa olur kıvrılan umutlarımıza, gelir yapışır dudaklarımıza biz fark etmeden. Sonra koşar bu boşluğunda hayatın, hayalarına tekme yiyen bir at gibi tepinir ortalıkta, ardından selam verir ve iner bu sahneden.


- 2.5 yıl olmuş blog! "aaaaa" ları uzata uzata VAY ANASINAAAĞ denilesi. -


Filinta gibi ses.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

18 Kasım 2013 Pazartesi

Kafasına Uçan Tekme Atılası Ahmaklıklarımız

     Mahşere atılan umutların içinde zebanilerden ödünç aldığı ateşi yakmak için uğraşan hayallerin kıvılcımlarıyla ısınmaya çabalayan eskicinin cebindeki şiirlerin buruşturulmuş kelimelerindeki mahmurluğu içine çekmeye çalışan bir parça nikotinin süzülüşüyle güne başlayan bir oksijen tanesinin, çarpıştığı atomlardan bir "çarpışan arabalar müsabakası" oluşturmaya çalışması gibiydi bazen hayat, karmaşanın içinde kendi düzenini kurup ona göre akardı kirpiklerimizden ruhlarımıza; karanlıktan aydınlığa paralel bir köprü olarak addettiğimiz paravan tavırlarımıza; tebessümlük yorgunluklarımıza; kafasına uçan tekme atılası ahmaklıklarımıza...


     Sarkacında sarkıttığımız saniyelerin içinde kavrulan anlamsızlıklarımız, dünyanın göbeğinden kendi kordonunu daha kesmemiş olan düşünce bulutlarımız olabilirdi, biz onlardan vazgeçip sürünün içine katılmaya karar vermeseydik bunu öğrenebilirdik elbet. Öngörülmüş öbekleri ölü ruhlarımızın göbeklerine indirmeye karar verdiğimiz andan itibaren, arlardan kesildi vicdanımız. Çünkü bu andan sonra o bile, elinde kırbacı olan çobanın üflediği flüdün melodilerine saklanıp oradan bir nota halinde kaçmaya çalışıyordu içimizden. Michael Scofield mavi gözleriyle önüne rehber olup dövmeleriyle dövüyordu vicdanını, örüyordu beyaz kumaşı diri diri gömdüğü düşünce katmerlerine. Arasına da çikolata eritiyordu ocağın başında, belki şansa bir sufleye evrimleşir ya da evrimleşmenin tersi neyse o olursa diye. Tatlı dili yılanın çikolata soslu zehir ısırıklarından çıkarmaya çalışıyordu ya da sadece pis boğazdı, mide asidine eğlenceli bir şeyler yollamak istiyordu.


     Ufaladığı sesinden yuvalama yaptığı kafiyelerini ufuklara fırlattığı sırada gözlerine düşen ifadeden "İyi bir nişancı, gakgakçı, kanat çırpıcı değilim ben." çığlıkları duyulan bir martı gibi bir hali vardı bazen "Nasılsın?" sorularına verdiğimiz geçiştirme cevaplarımızın. Uçup gidebilirdi; ama o kalıp düğmeyi yem sanarak kursağına bizleri takmayı seçti. Ah, kursak da saati uçsak biz de bir gün kanatlanıp onunla. Redbull yetmez, yetmez bazen. Süperkahramanlaştıramadımızı içimize gömüp öyle yola çıkmalıyız, kibritleri dizip domino taşlarını yıkmalıyız, kafaları baruta sokup tabancanın ucunda yakmalıyız, sonra usulca her şeyi kenara fırlatıp bu kaosun içinden perende atarak kaçmalıyız.


     Birden dokuza kadar sayarken, bazen kendisini yirmide bulur insan. Yağmuru seyrederken uzaktan, dolu yağar üzerine. Gülerken bir anda mutluluktan ağlamaya başlar ve akar gözyaşları usulca bardağın boş tarafına...


 Ruhlarınıza hapsolduğunuz karanlıklardan kurtaracak melodileriniz geldi haaaağnım.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

5 Kasım 2013 Salı

Budalalaştırdığımız Benliklerimize Sokamadığımız Çomaklar

     Zaman; farklı akıyor, gökyüzündeki bütün ışıkların cesetleri kokan yıldızlara ait olabileceği düşüncesi gibi acımasız bir karmaşanın eşiğine getirip de insanı, orada "kapı eşiği dedikodusu" yaptırarak çiğ süt emmiş bir mahlukat oluşunun gerçeğini suratlara vurmaya çalışıyor belki de böyle bir tiyatral atmosferin içinde. İpi çekildiğinde başı düşecek bir cümle aromasının içine daldırarak düşünceleri, döngüyü tamamlayıp alkışlayarak uğurluyor belki de kendisini. O zaman, uzaktan getirip de neyi başımın kenarına yasla zaman, üfle ruhuma doğru ve bırak içindekileri, iliklerindekileri, ibişik sözcüklerindekileri.


     Belirli bir akımın akınına uğrayarak aklını kaybedecek bir kalemi olmayan yazarların varlığına ruhunu bağışlayası geliyor bazen klavye uçlarında dolanan parmakların. Egomanya'da bulutların tepesinde dolaşan iki yanak, bir popoya selam olsun buradan, kendime. Bu aralar biraz kilo aldılar sanırım, evrenin dayatmış olduğu "diyeti dövelim delicesine" akımı yüzünden olsa gerek...


     Sanatı sanat için mi, halk için mi, kendim için mi, yoksa tamamen sanatı yıkmak için mi yapacağıma daha karar veremedim. Kelimelerin akış hızında devrilen debilerin benim yerime buna karar vereceğini düşünüyorum aslında. Üşüyorum, sözcüklerimi astığımda. Kolumda tebeşir, parmaklarımda sessizlik. Tanrım, bu uzaktan yayılan ses yoksa Duffy'nin Amy ile düetine üleştirilmiş bir sıfat hali midir? HAYIR. Bu aralar fazla maniğim, depresifim. Ama ne depresifim, ne de deliyim. Ne dediğimi bir tek ben bilmeliyim, tamam kabul birazcık da deliyim. Ne yapsa yeri, takla atsa akrobasi hareketiyim. Biraz peri biraz tozu yutmuş fırfırlı beziyim. Fırfırdan da nefret ederim, bilmem ki nedir bu hayatın ederi? Ebedi bir sessizliğe gömülse insanın bedeni, geriye kalır yine de yaptıkları hem de en beteri. Bir bedevi gibi sürünse çöllerin kumları arasında, taneleri suya dönüştürüp kulaç atacak insanlara ihtiyaç vardır aslında. Hayalgücü bir kaldıraç olsaydı eğer, dünyayı sallardı, alıp onu Mars ile saklambaç oynardı. Hayaller bir kaba sığmayı başarabilseydi eğer o kap patlardı ve etrafa saçılıp insanların içine mutluluğu saklardı. Hayat da en az biz insanlar kadar sakardı kuşkusuz, kafasına hep feleğin çemberini sokardı. Güneş her gece solup tekrardan güne başlardı, insan gibi, duygular gibi, ben gibi, sen gibi, biz olamasak da en yakın şeklini alabildiğimiz bu budalalık hali gibi, ne bileyim bilinmezliğin içinde kendini bilebilen bir forma bürünebildiği gibi ya da şu an cümlenin başını unuttuğum için sonucu en sevdiğim yere bağlayabileceğim bu cümle gibi, sonu olmayan bir kumsalın içinde kendi çölünü yaratmak gibi, bir sonucu olmadan ilerleyen sözcüklerin dizilimine bir melodi sıkıştırıldığı gibi, ciğere ulaştıktan sonra ona "mundar" demeyi kesen bir kedi gibi belki de ya da ciğerlerde seken dumanın oksijen ile çarpıştığında gözlere düşen mutluluğu gibi, bir parça ben gibi, delilik halini alan bu karmaşanın içindeki akıllıyı taşlamaya çalışan aklı başındakiler gibi, dudaklara iliştirilen o tatsız mimiklerin gerçekleri yansıtmadığı gibi, budalalaştırdığımız benliklerimize sokamadığımız çomakları hayatın kıçımıza sokması gibi ya da artık kendimi durdurmam gerektiği gibi, gibilerden sıkılıp kendini infilak eden bu klavye gibi, müziğin eşsiz tınısına koşan deve kuşu yumurtası gibi, sahi onlardan kaldı mı ki? Ama durun bir yere bağlayayım bari, dimi? Öhöm.


     Zaman zarlarını attı; ama yere ne zaman düşeceklerini hesap edemediği için o da bu kumarın içinde kendini bir piyon konumuna sokup beklemeye başladı göreceli görelliliği. Aç bakalım kartları, görelim elliliği. Bende bir as iki de subay var. - Bir yere bağlayacağıma inanmadınız herhalde, ilahiler, ilahi komediler, güldürükçü mizahçı kişilikler, "Ne diyorum ben?"li cümle bütününe daha da girmeden hoşçakal demeye girişmeler. Tam bir blöf canavarıyım. Bileklerimde örfler. HI? Oğmondüğ, ne güzel giderdi şimdi fondü. 

     Buraya kadar okuyanlarınız varsa, öpücüklerin arasına iliştirilmiş tebessümlerden bir pasta zihninize akıp üflesin mumları ve aşağıdaki şarkıyı armağan etsin kirpiklerinize.-


Eskimeyen eskilerden.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

13 Ekim 2013 Pazar

Vehametin Vahşetiyle Velveleye Verilen Hayat

     Eski zamanlardan gelip kalbimize dokunan şarkılarda damar yolu enfeksiyonuna mahal verebilecek hatıralar gizliyse eğer, mahallenizin kuytu köşelerinde gizlenen Pan'ın labirentine açılan tebeşir tozlarını onlara içirerek kendinizi ziyafet sofrasında zafiyetini kaybeden izafiyet teoremi'ndeki görecenin içinde bulabilirsiniz. Bu görecenin bıraktığı kırıntıları takip ederek de; Sarelle fındık ezmesinden yapılmış evin yanından akan beyaz çikolatalı mocha gölününün kenarında, Doritos'un peynirlisinden imal edilen hasırın üzerinde, güneşin doğuşunu Earl Gray yetişen ağaçların gövdesine yaslanarak krakerden yapılmış üç boyutlu gözlüklerin El-CD sponsorluğundaki merceklerinden izleyebilirsiniz. Bazen hayat, acıyı tatlıya dönüştürüp arasına tuzluyu katarak ekşi bir sosla sunar önümüze, sanırım Çin yemeği sanalım diye. O zaman biz de çubuklarımızı "Hiya!" efektiyle batırmayı tercih etmeliyiz, elle yemeyiz; çünkü biz edepliyiz!


     Ah vehametin vahşetiyle velveleye verilen hayatı fazlasıyla ciddiye alan insanlık, ciddiyet cildi bozar, kırıştırır ve Hulk görünümünde bir tarantulaya evrimleştirir kalbinizi. Gerekliliği çöp kutusunun dibinde pinekleyen bir çöp torbası niteliğindedir esasında. Esaslarını eskiciden edinen, envai çeşit bir enayinin esnekliğine getirilmiş ebatta olan embesil kılıklı bir şarlatan diyebiliriz hatta onun için. Enikonu bir sonuca varmak gerekirse, konunun enini hesaplamaya uğraşmayacak ciddiyetsizlikte olan klavye, matematik problemlerini ihmal ederek fiziğe ithafta bulunan bir uçan Hollandalı tribine girmiştir, o yüzden piriviyusliğ on pirızın bıreyk. - Aaaa, Scofield nereden geldin yahu sen? -


     Havanın dengesizliğinde, ipin üzerinde amuda kalkarak dengeyi sağlamaya çalışan bir cambaz gibiyiz bu aralar. Sanırım rüzgarla dans eden güneşi taramalı tüfeğine aktaran Mikail'in eğlencesi, bizlerin dengesizliğini kendine has bir orantısızlıkla eşitleyerek, ortaya tahterevalli mantığına yakışan bir sallanış, bir fikir ayrılıkları, bir babet-bot kombinasyonu çıkartmak. Bizlerin karışan düşüncelerini iplik haline getirip tığ ile örmek, bir kazak haline getirip Paris'e yollamak, orada yeni bir kreasyon üreterek herkesin gözlerini hayranlıkla kamaştırmak, ya da sadece iki ters bir düz ilerletmek zamanı, hayat gibi, hayatın içinden, dışından, iç ters bükeyinden, belki de teğetinden..


     Sayfalarca çözülen denklemin sonucuna ulaşınca onun sıfır olduğunu fark ettikten sonraki hayalkırıklığını hayatın belirli noktalarına yayarsak, oklava ile döverek onlardan bir mantı yapabiliriz belki de. İnsan, aşçı tarafını keşfettikten sonra her şeyin güzelliğini damağına yayabilecek potansiyeli buluyor ruhunda süzülen tat zerreciklerinde. Bardağın boş tarafını yoğunlaştırarak onu tepesine kadar suyla doldurabilecek gücü içimizde bulduğunda insan, Jedi olma yolundaki ilk adımı atmış demektir. Işın kılıcı teknolojisini zihinlere aktararak duvarları yıkıp önyargıların karınlarına deşebilir, ceketini de Matrix'tekiler gibi ilikleyebilir demektir artık. Sonra o bardağı başka bardağa boşaltarak, arkadaşının uykusunda altına yapmasına sebep olabilir. Yahu, optimistik düşünce sistemi, her eve lazım. - "her eve lazım" reklam melodisini hatırlayanlar, içinden tekrar ederek bitirirlerse yazıyı zihinsel seviyede düet yapmış oluruz, müzikal etkileşim. Seveni çok, Sweeney Todd. -



Piyano çalışını yesinler. Mersiboku.
Daniel garipsoyadlı'nın bir filminin müziği; fakat filmi izlemedim; fakat şarkı gayet de güzel; fakat artık shut the fuck up. 

Aaa; iyi bayramlar bir de ayriyeten şimdiden geleceğe vaatler.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

2 Ekim 2013 Çarşamba

İstidadın İsrafı

     Kaynama noktasına ulaşan kelimeleri buharlaştırıp içine tuz atarak karlı havada kullanıma elverişli hale getirmeye çalışan bir kelime teknisyeninin cambaz olmak için şehri terk etmesini sağlayan itici gücü hangi ütopyanın birinci çeyreğinde bulabiliriz, bana sol anahtarını çıkarabilir misiniz? Hayır melodisini piyanoya döküp içindeki taşları ayıklamam gerekiyor da. Malumatını zamanın mali müşavirinden aldım, bunu yapmazsam eğer her kelebek kanat çırptığında bir akrep yelkovanı dövecekmiş. Zaman olgusu da olgunlaşarak yaşlı bir ihtiyara dönecek, ağır aksak kalp ritmi bozukluklarıyla çizmeye başlayacakmış plağını. Hülasa, zamanın lordu bırak o telefonu, ben pikabımdan ateş ettiğim Jamie Cullum ile geliyorum!


     Oksijenlerin atomik yarıçaplarına enjekte ettiğim melodileri bilinçaltı seviyesine inerek durmadan döndüren Amy, reenkarne olmak için ses teli aradığını bir ışık huzmesinde düşen yağmur damlalarının arasına sıkıştırdığı mesaj ile ulaştırsaydı bana, yoga yaparken onun için dua eder ve budist tapınaklarında yağmur dansı yaparken bir "ohhmm" sesinin voltajının türevinden frekansı çıkararak onu ses tellerime çarpabilirdim. Ama olmadı, bu yüzden; istidadımın israfını iliklerimde hissettiğim her an ibibik kuşları sırf ibret olsun diye kalbimi gagalıyor gibi hissediyorum. Bari öterek Back To Black'e dönüşselerdi de sanatsal bir atmosferin armonisiyle çalkalansaydı bizlerin ruhları da, pehh.


     Tombul bir cızırtının frekansını tutturunca Adele'e evrimleşmesini açıklayacak bir teorisi yok mu Melodarvin'in? Yağmuru ateşe vermeye çalışırken elini yakan bir müzikal atmosferinde Singing in the Rain'i söylemek isteyen bir heyecan fışkırmıyor mu bu yağmur seslerinde? Kahvenin telvesini rimel yaptığım ses tellerinden fışkıran dumanları cennete yollarken düet yapıyor olabilir miyim Amy'nin kemikleriyle? Cama çarpan damlalarında 4 vuruşluk bir ritm tuttururken yağmur, ateşi yakınca patlayıp saçılır mı etrafına bütün seslerin?
Kırmızı kabloyu keserken kırmızı hapı içip bütün notaları hayatın melodisine yığarak kaosa mütevazi bir katkı yapabilir miyiz? -sübliminal-


 Bu çocuk Adele'den 9 yaş büyük, sanırım yolda yaş gösterme pusulaları karışmış.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »

29 Eylül 2013 Pazar

Kelimelerin Narkotik Süzülüşleri

     Günler, çorbanın içinde kendi ekseni çevresinde dönen kızarmış ekmeklerin etraflarına çizdikleri dairesel yarıçap ile x koordinatından teğet çizmeye çalışırken yanlışlıkla kaşığı büken bir Matrix karakteri kaosunda süzdürüyor saatleri. Harakiri koleksiyonu yapmaya çalışıp sonucunda karaciğer enfeksiyonu geçiren bir çekik gözlü sendromuna ilerletiyor ahvalinde zamanı. Pratisyen bir zaman teknisyeni addediyor adeta kendisini. Plastik bir kalbi olduğu halde kalp cerrahından randevu alarak hayatın komedisindeki parodiyi yansıtmaya çalışıyor belki de kendince. Hayat, hatıraları üzerine geçirip gerisindekilerle dalga geçebilecek kadar mütevaziliğini yitirmişti anlayacağınız. Giden günlerin geri dönmediği şiirsel bir atmosferin içinde gitmeye de kalmaya da mecali yoktu. 
     - Mütevaziliğin fazlalığı oldukça gereksiz olsa da, bir parça da bulundurmak gerekir; lazım olur bir yerde; ne olur ne olmaz histerisi. -


     Kafamızın içine inşa etiklerimizi yeri geldiğinde yıkmaktan acizmişiz gibi davranıyoruz. Mühendisi olduğumuz inşaatın işçisi bile olamayacağımızı varsayıyoruz mental frekans çizgimizde. Düşünce ve ideolojilerle; dar kalıplı fikir analizleriyle evli gibi davranıyoruz, mübayeneti üç boş ol ile bile gerçekleştiremeyecek kadar robotlaşmışız sanki. I Robot gerçek mi oluyor dersin? Olamaz mı, olamayabilir, olma ihtimalini alıp pencereden aşağı atabilir ya da kendini olması için demir parmaklıklara kelepçeleyebilir. Ne bileyim ben, varyasyonların varsayımsal vuruşlarının grafiklerini çizmeyi? Gidip gelen kafalar geldiği gibi geri mi gitmeli? Giden günlerin geri dönmediği o şiirsel atmosferi ciğerlerinde üç kere sektirip bir freestyle yarışmasında üç "Evet"i almaya mı çalışmalı? Hayat böyle pasta yapıp suratımıza fırlatmayı nereden öğrendi? Ya pastanın tadı garip bir şekilde iğrenç de, onu diyecektim gidip ona.


     Deliliği devşirdiğimiz sempatik tavırlarımız manyakça mükemmel bir hale sokabilirdi aslında benliğimizin derinlerinde hıçkırarak dışarı çıkmayı bekleyen küçük çocuğu. Onu bastırmasaydık kalpleri donan insanların pencerelerine atılan taşları Neo'nun mermileri durdurması gibi tek bir bakışıyla süzdürebilirdi içinden. Ama olmadı. Davy Jones'un bile kaybetmekten korktuğu kalbi, biz alıp fırlattık derinlerine ruhlarımızın. Cismen bulunsa da histen yoksun hale getirdik. Bastırdıkça dibe çöktü, kaldırma kuvveti etki eder diye umsak da fizik burada işlemedi bir türlü ve sonra gittikçe gömüldü. Ve görüldü ki, görme yetisini bile kaybettik zamanla. Anlamak ile algılamak arasındaki nüansı ekmeğin arasına peynir yapıp götürdük, inceliği zayıflık olarak anladık; ama aslında kaybedilen inceliğin parçalanan kalplerin yansıması olduğunu algılayamadık. Kaybettikçe kazanmak için savaştık, savaştıkça da daha çok darbe aldık, bir zaman sonra kazanmak da yetmedi, her şeyi almak istedik. Nefsi doyurmak imkansızdı, bir türlü göremedik bunu. Körebe oynarken merdivenlerden yuvarlanmış gibiyiz, kalça kemiğimiz kırılınca anladık anca bazı şeyleri. Kaldıça gitmenin gereksizliğini. Gittikçe kalmanın cesaretini. Ve bir sürü aforizmatik cümle - his kombinlerini. 


     Ama aslında anlamamız gereken tek bir şey, beynimizin içinden çıkıp hücrelerimizde horon tepmeliydi. Karadeniz şivesiyle konuşup tatlı bir hale gelmeliydi. Üzerine çikolata döküp dondurmayla servis edilmeliydi. Servis edilirken üzerimize dökülmeliydi. İşlemeliydi, bir cinayet gibi; uçurmalıydı, bir Nimbus gibi; dönmeliydi; Tazmanya canavarı gibi ve durmalıydı, pili biten bir saat gibi. Saatin bile pili biter, zamanın bitmezdi. Konuyu dağıtırken toplamak gerekirse... çarpma işlemi daha mı sempatik kaçar ya da? Neyse, neyse. Şöyle ki; hayallerini geri plana atarak yaşamaktan vazgeçtiğinde; yaşam olgusunu maddileştirip, en azından gereksiz fazlalıkta maddileştirip, maddelerin uyruğunda yaşamaya başladığında insanlar öldürür ruhlarını ve dolayısıyla kendi benliklerini. Mutluluk, cismani bir forma bürünür ve gerçekliğini sandıklara kilitleyip denizin diplerine fırlatır. Aslında o kadar zor değildir, bir gülümsemek bile yeterdir bazen. Tebessümlerine tezkereyi verip uzaklara yollayınca insan, Voldileşir. Voldi toytoy. Maalesef her Voldi ile kapışacak bir Harry yoktur, bazen Sihirbazın Çırağı'ndaki Cage ile idare etmelisin.


     Peki sizler, özlediniz mi kelimelerimin narkotik süzülüşlerinde yükselen çığlıkları? Yoksa yazdıklarımı okumaya üşenip çığlık atarak çıkmaz ayın son çarşambasının salı pazarının kurulduğu o alana mı kaçtınız? İkincisi daha muhtemel, daha ütopik.
Sadece Bir Tık ile Devamı Ekranınızda Tatatam! »