13 Şubat 2016 Cumartesi

Gıcırdayan Samimiyetler

     Bütün seslerin bir anda piyano tuşlarından kulaklarda dans etmeye başlaması gibiydi bu aralar dudaklardan fırlayan sözcüklerin çarpıp geri döndüğü oksijenin valsinde kıvranan sessizliklerimiz. Parmağını diline kondurup rüzgarın geliş yönünü ölçen bir kâşif gibiydi hislerimiz ve yönü tayin etmekten aciz bir korsan silüetinde yavaşça parçalanıyordu ellerinde. Derken bir paradoksun içine tıkılan zihnimizin prangalarına tutunan düşünceler eşliğinde paranoyaya sürüklenen bilincin alt katmanlarındaki savaşı üst tabakadan fırlayan lavlar kazanıyordu. Cızzz. Eyo, diye başlıyordu konuşmaya sonra bir ses, mimimimamama maykrafonşov. Derin bir nefes alıp dudaklarını büzdükten sonra devam ediyordu; ön yargı kırıcının icadına kadar insanların çoğu aslında kendi zihinlerine hapsolmuştur ve dışına çıkamaz; sığ denizlere sığınır, içine sığdırdığı sığıntı düşüncelerle sağdığı beynini sağlam bir kazığa, itaatinin farkında bile olmadan, büyük bir iş başarıyor sanrısıyla bağlar, aptaldır çünkü ya da çünki vesselam.


     Gıcırdayan samimiyetlerin bozulmuş insan müsveddelerinde bir anlam ifade etmesini beklemek biraz gereksiz, değer kavramını denenmiş aptallıklar uğruna harcamak kadar dozu arttırılmış bir ahmaklık olur nihayetinde hiddetine ve kelepir düşünceler uğruna kenefi ile cebini doldurur metanetinin cenabetliğinden. Bardağından dudaklarına dolanan dumanın savurduğu mürai müptezeller müdahil olunca miskinliğine, bir koyvermişlik yapışır ve içine karıştıktan sonra engellerine çarpıp bir sırıtışın koynunda karanlığın içine silkelenir. Yani, "hiçbir şeyi kalmayan" triplerinde değil de daha çok "elindekileri  ayıklama" mihverinde, tıpkı pirinç gibi; taşlarını taşlamayla dışarı atar ve taşa koyup ezer ayaklarının altında. Ya da ezemez de iki çizik atıp uğurlar ya da hiçbir şey yapamaz, aslında atamaz da, salaktır çünkü, beceriksiz bir ahmak.


     Tam şahından ümidini kestiği sırada, vezirini kurtlara kaptırmış ve filinin hortumlarından umudunu vakumlamaya çalışırken, piyonun ellerinden tutmasıyla kaleyi kuşatıp bu kare prizmadan zamanın üçgensel bölgesine ışınlanmayı başarmıştı; elinde şah, dudağında tahtını kaybetmiş kraliçenin gözyaşlarına karışan matı ile. Yani öyle olmasa da, başka bir düzlemde başka bir görelilikte öyle olabilirmişçesine. İnanmanın yolun çeyreği bile olmadığı gerçek hayatta, bazen inanmanın da bir şeyleri başarabildiğini kendine kanıtlamak istiyordu belki de. Ya da bir avuç zırva, zamanın zırıltılarından kulaklarına yapışıp dağlıyordu içindeki öfkesini ve o da böyle minyatür bir kaçış elde etmek istiyordu. Ya da her şey bir oyundu, maçı izleyenleri kandırarak eğleniyordu kendince.


     Alayına halay, yarınına hayal, arınışı yalan, sarılışı saman ve kafiyesi banal bazı cümlelerin aslında anlatmak istediği hiçbir şey olmadığını anlaması gerekir bazı kesimlerin. Lafı bölünen kesirlerin ağzına çarptığı bölenleri ile daha fazla bölünmeden birlikte toplanma zamanları gelmiştir. Herkes yarım, çeyrek, tama yarım çeyrek kaladır belki; ama bu beraber tama ulaşamayacakları anlamına gelmez. Sadece bir tik tak, sonrasında yığılan tonlarca düşünce arasında gözlerini kapatıp doğrusunu seçmek, bu zamanın haritasında rastgele bir limana varıp iki gemi batırmak eğlenceli olabilirdi belki.


Görüntü kalitesi ile zıt kulvarda.

11 Şubat 2016 Perşembe

Bir Bakışta Taşa Dönen Sözcükler

     Gökyüzünden fırlayan bir gök taşını ışın kılıcıyla yarıp içinden minik elmaslar çıkartan bir Yunan tanrısının üçüncü dereceden türevinin sağdan yırtmaçlı fonksiyonu gibi bu aralar hayat dediğimiz bu amaçsızca dolanan dilemmalar bütününden fırlama dengesiz yapının duvarlarından sızan rüzgarla sarsılan zamanın sirkülasyonunda boğulanlarla dönen bu feleğin teğet geçtiği arbedelerden ateş eden aptallıkların hedefinden sapıp kafamıza sıçrayan mermileri. Bir bakışta taşa dönen sözcüklerin, bir dikişte havada dağılıp etrafa saçılan hayallerinden sızan serzenişlerine bağımlı gerzekliklerine uçan tekme atmaktan aciz cümlelerin dağılan yüklemlerine tutunan saf düşüncelerin yavaşça yere düştüğü bu ağır çekiminde zamanın, akrebin kıskaçlarından hayata tutunan alelade devinimlerinde harap hale gelişlerin tümlenemediği geçişlerinde arafa tabî sebepsizliklerin boğduğu seslerin can simidini martılara atmak acımasızlık olur der bazıları ya da demeye üşenip içine tıkar o zincirleyemediği tamlamalarını ve üçlü bir salto ile sonlandırır gösterinin ışıltısını sessizce içinde.


     BAM! Sonrasında efektlerden etrafa yayılan sessizliği ile zahiri bir ambiyansın ortasında bir yerlere hapsolur. Sözcüklerini diyete sokup hicivlerine resti çeken bir taşlama olup kinayelerini bohçasına doldurduktan sonra kaybolur nihayetinde, kendi harikalar diyarına doğru bir yolculuğa çıkar betimlediği rastalı tavşanının peşinden, bu atmosferin siyahından gökkuşağının beyazına doğru. Varış noktasında yitirdiği ünlemlerini karşılar, noktalı virgüle bağladığı cümlelerine iki tokadı yapıştırıp bu anlamsızlığa edilgen oluşundan dolayı özür diledikten sonra bağlaçlarından kopardığı bağlarına bir şans vermeye çalışır. Bir yutkunduktan sonra yutağında kalan heveslerini midesinde tatlı bir yolculuğa çıkarır. Sonrasında bağırsaklarında boğup o kötü kadın kahkası ile bittabi uğurlar öfkesini içinden.


     Dönülen yolun bir gün kâra evrileceğine inanan dünyanın dönmekten vazgeçmediği bu dönek halet-i ruhiyesinden fırlama hülyasından etrafa serilen bu üryanlık halinde, subjektif bir serzeniş, mücerrep-i bir mücerretlik vardı. Hasıl olduğu velhasıllardan sorumlu olmayışının rahatlığını gizlemekten sakınmayan pis bir sırıtışı ve dudağında mırıltısı duyulan zafer tınıları gelirdi ya bu zırvalarla doldurulmuş onca cümlenin dibinden sıçrayan saliselik o an'a sıkışmış anlamları dağıtırdı kafasından, ooo piti piti yapardı bizimle ve sonra çayda çıra oynardı o da kaçmak için içindekinden.


     Bazı şeyleri doğru anda söylemedikçe, anlamı ne kadar yoğun olursa olsun, kopuk iki kelimenin sek sek oynamasından öteye gidemez. Başı döner, kafasında sanrılar, dilinden dökülen anlamsız kırıntılar ile gelir anlamlarını koparır içince dilinden.


Sesine örs çekiç üzengi bağlanılası.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Bitap Sözcükler, Dağılmış Yüklemler

     Deliliğin yürekteki denkleştirilmiş halini dinç bir kafa ile dile yerleştirince insan, demini yürekten alan bir çay gibi taramalı tüfekten dağıtır etrafa sezgilerini, heyhat!


     Dev bir antilop sırtında suratımda bir gülümseme ile dolanıyorum göklerin kuytu sokaklarında. Dudağımda bir melodi, ses tellerimde duru bir katliam. Cebimden zamanın dumanları yayılıyor etrafa, eskizi çizilmiş bir yankının içinden damarıma çekiliyor bütün saçmalıklar. Kafamın içinde anlamsız bir müzakere, müptedi duygulardan müsterih bir parıltı yayılıyor ruhuma. Gerilim pompalayan devinimlerinde delinince bütün dengem bir anda, zihnim, devrilen yüreğin denklaşöründe patlayan manzaraya devrediyor bütün gerçekliğini. Hayatın denk düştüğü bu atmosferin paralelinden yayılan bir esinti ile savruluyor düşüncelerim, manik bir ahvalin içine düşüyor depresif addettiğim bütün o amaçsız sözcüklerim.


     Mamafih, şeker attığım hayallerim çayı şekersiz içmeye başladı ve akabinde bir parçası yıkıldı düşünce sistemimin. Zaten hep bir sitemim vardı yargılarına, nihayetinde yargılandı ve ayrıldı düşüncelerim toplumsal yankılarından. Ve algılarımın kapısından yığıldı bütün fazlalıklarım, zaman iki saniye nefeslenirken arada ön lobu daraltıldı yargılarımın. Dozu artan sanrıların savaştığı kaygıların örtbas ettiği bütün anlamsızlıklara rağmen anlayışla karşıladığım bir öfke vuku buldu içimde sonra, nefesim azaldı, gözlerimde bir ışık oyunu, yüklemler zaten dağılmış, özneler terk etmişti oyunu. Kelimeler süzülürken havada birini seçtim, bir işe yaramadı; ama güzeldi, hayattaki çoğu şey gibi. - of, klasik bağlamalar, aptal atıflar, gereksiz bir anlam kaygısı. -


     Bir anlık beni kandıran, zahiri hallerine dalınca zehri çektiğim damarlarımdan akıttığım kadehlerde pisliklerini dezenfekte ettiğim insanların deforme ettiği kavramların oluşturduğu bir kara deliğin ortasındayım, iyi ki Interstellar'ı izlemişim dostlar, (SANKİ SPOILER) şimdi iki kıytırık bilim-kurgu bilgisiyle buradan çıkabilir hatta çıkarken arada iki saniyeliğine dünyayı bile kurtarabilirim.


- Kalbimin pencerelerine perdeleri çekiyorum, dudaklarımın telvesine sessizliği kapatıyorum, gözlerimin kahvesinde (aslında ela ama olsun) bir fal olup geleceğe akıttığım bitap cümlelerimi şimdi burada sonlandırıyorum.


Daha topuzu bile evrimleşme aşamasındayken 13 yıl önceki Amy'e selamlar.

6 Aralık 2015 Pazar

Algıların Uçurumlarından Yağan Meteorlar

Damarlarımdan çekilen sessizliğin kırıntısıyla dans eden melodinin ruhuma işlemesine engel olmayışımın ikinci çeyrek dakikasında,
nefesime yerleşmiş belirsizliğin çıkarttığı tane rüzgarların nefsime çarpıp genzimde bir yutkunmaya dönüşmesinden kurtulmaya çalıştığım sırada,
dudaklarıma sarılan dumanın kan dolu parmaklarıma dolmasının rahatsız ediciliğinde huzura yaslanışımın garip farkındalığının kenarında,
bir uğultunun tırmaladığı dişlerimin gıcırdıtısında suratımda bir gülümseme ile gözlerimi gerçekliğe kapatıyorum;
iki saniye, otuz beş salise ve birkaç hayat kadarcık.

Açıldığında gözlerimin içine dolan karanlığın içimi ısıtan çığlıkları ve önümde yatan bu cansız bedenin verdiği güç duygusunun sarhoş edici tesirinin alaşımıyla,
kendimi geri dönüştürülmüş bir kağıt kadar pak ve nefes alırken trombositlerine hayat pompalayan bir hücre gibi hissediyorum,
velhasıl,
hayatın hayatlar üzerine hayasızca oynadığı oyunları hayretle izleyişimi sonlandırdığım bu gecede hayvanca iç güdünün beni ele geçirmesine izin vermiş bulunuyorum;
dengemi değirmenlerin tepesinden öğütücüye boşaltıyor ve ruhumu özgür bıraktığım bu gecenin karanlığında sallarken kulaklarıma iki melodi hapsedip üzerinde tepiniyorum acımasızca.

Bir yorgunluk teğet geçip dik açıyla tümleyenini yansıtıyor vücuduma,
meteorlar yağıyor algılarımın uçurumundan ve aşağı bırakıyor sebepsizce anlamlarımı,
bir kahkaha yankılanıyor bu sırada atmosferin siyahında,
gözlerimin karasından nehirler akıyor;
bu nehirler ki kana bulanmış avuçlarımın arasından sızıp karışıyor toprağına hayal dolu aptalların ve haya dolu ahmakların hain yansımalarından beliren bu atmosferde boğuluyor diyaframına dolan yapmacıklığın nefesini kilitlemesi sonucunda.

Parmaklarıma enerji pompalayıp sıyırıyorum kendimi bu ıslak yalnızlığından aptalın,
ne güzel olurdu oysa bir anda zaman dursa ve saprofitler kana kana içine çekene kadar tekrardan ileriye sarılmasa;
ama şans kavramının sonsuzluktan gün alıp zamana göre türevlendiği bir dünyada bizim eğrilerimiz hep yamulduğundan düzlüğe çıkamıyorduk zaten içinden,
bu bir batış değildi anlayacağınız sadece bir çırpınıştı zaten batılmış olan bokların içinden.

Aptal bir tebessümün suratımda gezindiğini hissediyorum uzaklaşırken,
yüreğimde mühürlenmiş bir şeyler var ve yanık kokan insanlığın benmarisinde akıyor dudaklarıma sanki,
kelimeler gönüllü olarak giyotine boyun eğmiş anlamlarından asılıyor;
çünkü gönlünce dolaşamıyor ortalıkta, yalanların içine gömülü bir dönencede dönmekte zamanın her tik atışında;
başları dönüyor haliyle,
öfkeleniyor acizliğimize,
kafasına sıkıyor nihayetinde ve yerini başka bir kelimeye bırakıp "antika"laşarak emekliye ayrılıyor dünyanın adiliğinden.

Gözlerim dönüyor, oksijenlere tutunmaya çalışan zihnim kararıyor gibi,
bir deprem oluyor içimde ve ayaklarım dayanamayıp yıkılıyor,
kırmızıya boyuyorum çimenlerin dudaklarını ve rimellerine karışıyorum oksijenlerin,
karnımda yükseliyor final müziğinin can alıcı melodisi,
ya zamanı iki saniyeliğine içime gömebilir misiniz,
yutkunamıyorum lan,
böyle son olur mu hiç,
bari iki komaya girip yıllar sonra gözlerimi açıp intikamını alması için aptalın kardeşinin geri dönmesini bekleyeyim.


---
Zamanı üç yıl ileri sardım,
uyandığımda ama dünya bir metamorfoz geçirmişti,
kimse yoktu hatta Will Smith ile köpeği bile,
geçen üç yıl değil üç yüz yılmış meğer,
ben de küresel ısınma dolayısıyla buzulların erimesiyle su dolu bir kütlenin altında donarak bedenimi ve zihnimi himaye etmişim,
derken bir saniye,
yanımdaki başka bir su kütlesinden de kanlar içinde bıraktığım aptal belirdi,
efektlerden üzerime boşandı şaşkınlığım,
o an anladık ki aslında her şey bizi geleceğe ışınlamak için bir oyunmuş,
ikimiz de kurbanmışız,
ne ben katil ne o maktul;
ikimiz de denekmişiz,
zaman bir unsa biz burada adeta elekmişiz,
hayat bir kurşunsa biz de candan yelekmişiz,
iki saniye soluklanmam gerekiyor,
bu kamyon arkasılığından dünya arınmışken tekrardan onu bu bela ile tanıştırmamalıyım...

- üçüncü saniyenin ikinci bileşeninden döndüm ve belirtmem gerek ben güvenmiyorum yine de bu aptala;
çünkü intikam duyguların konservesidir gerektiğinde ortaya çıkar ve nihayetinde tüketilecektir,
amacımızı bilmiyoruz şu anda,
birilerini de bulduk sonunda; ama seçilmiş kişiler olmadığımız için ilgi çabuk kayboldu,
düşmanlarımızı yahut dostlarımızı bilmiyorum,
"biz" miyiz onu da bilmiyorum,
aaaa adımı da hatırlamıyorum,
en son bir kırmızı hap yutmuştum galiba,
cebimde de yuvarlak gözlüklerim var onları takınca sanırım anlayacağım;
ama anlayınca acaba yeterli bulacak mıyım?

Hayır tabi ki,
belki de sadece dünyayı kendi etrafında dönmesi için serbest bırakabilirim sonucunda.

Hayallerimin orucunda bir mali müşavir vardı zamanında,
tırnaklarında zamanı kazımıştı ve bırakmıştı beni oracıkta;
sanrılarıma sarılmıştım ardından yok oluşunu izlerken,
kura ile çekilmiş anlamsızlığına yuvarlanırken hayatımın karşısında parçalandığı bu aptallığı kabullenmiştim bir bakıma;
sonra çektim silahı alnına dayadım bu anlamsızlığın,
su içirdim hayallerime ve bozuldu arsızlığı karamsarlığın,
beklentileri beklettiğim bu dolabın soğuğunu içime hapsetmişken bir baktım ki,
aslında hapsolan benmişim bu saçma hikayenin birbirinden bağımsız ağlarına,
anlamlarına
ve öylesine yazılmış tonlarca satırlarına.

Durun durun, 
şurada bir pokemon var,
Pikachu galiba,
oha kaçıyorum dostlar,
elimde bir poki topu,
kulağımda Teletabiler'in selamıyla.

Ses tellerinden sarkıtılmış sokağın kaldırımlarına dökülen yaprakların üzerinden geçerken çıkarttıkları sesin notalarını çıkartıp üzerine şarkı yazdığında, karanlıkta kalan taraflarına değdirdiğinde sesini ortaya böyle bir melodi çıkartmış Dillon.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Dengesizliğin Dengelediği Demlenmiş Düşünceler

     En tenha sokakların çukurlarından sızan yağmur damlalarının sıçradığı insanların suratındaki öfke ile harmanlanmış küfre paralel ifadenin yansımasındaki içtenlikten selamlar!


     Mütemadiyen mest edilemeyen hazların iç burkucu serzenişlerinin anlamsız yankısında kulakları tırmalayan gereksiz bir gürültü var, bu gürültü ki insan müsveddelerinin konuşma adını verdiği oksijenin aptallık sirkülasyonunda sıkışan kulaklarımızın kurtulmak için vesveseleri kulaklık yapabileceği kadar rahatsız edici bir muamma. 


     Neyselerden selamlar!


     Söylenecek o kadar boş şey var ki ve söylenmemesi gereken o kadar önemli zırva; bir o kadar da anlamlarını eskiciye satmış duygu karmaşalarından sıçrama düşünce parametrelerinden eksi ile çarpılarak götürülmüş hatıra; klavyenin tozlu harflerinin arasında yağmurla evrilen ifadenin içinde bir yerlerde gizli kalmış onlarca kelime; bilincin alt katmanlarında gardiyanlar tarafından zapt edilmeye çalışılan birkaç düşünce. Her şey bir anda üşüşünce gökyüzündeki hiçbir oksijen yeterli olmaz nefes almak için, o yüzden insan martılara attığı simitlerin susamına hayallerini tıkarak onları diyarlardan diyarlara uçurmaya çalışır; bir uçurtma olur ütopyasına sıkışmış zerreleri, bir nefes alır fizyolojik zemberekleri, biraz da hayat getirir sonunda ona sevdiği etli ekmekleri.


     Pis olarak nitelendirilen aslında gurmeler ile eşdeğer bir boğaza sahip olan sevimli şehirlerden selamlar!


     Bilenmiş bir bıçak gibidir sözcükler, süzgeçten geçirir sahtelikleri, oluşma dirayetini gark eder aptalların dudaklarındaki gafil avlanmış sözcüklerin, hödük hallerine çelme takar oksijenin içinde süzülen estetik düşünceleri absorbe edenin ve başlar sağ baştan saymaya eli havada kalmış fırsatçı pislikleri. Dengesizliğin dengelendiği dudaklardan aldığı desteği doldurur kadehine ve başlar demlemeye düşüncelerindeki dengesizliği. Çünkü düşünceler düşmeden yürümeyi öğrenemez, öğrenemezse de bağımlı olur; başkalarının doldurduğu şırıngalardan damarına çektiği düşüncelerle varlık dünyasında silikleşir; üryan bırakır zihnini ve sonucunda dejenere olan benliğinden destek alan şerefsizlerin basamağı olur.


     Tutulamayan sözlerin sözcükler dünyasındaki idamını izleyen kalemlerin akan mürekkeplerinden sürme yapan pisssikopat yazarın yazdıklarını elleri ile yakmasını seyrederken ağzı açık kalan bir olay örgüsünün düğüm bölümünden selamlar!


     Sadist düşüncelerini dengeleyen optimist nesnellikleri ile yaşamı monotonlaştıran çarpık hallerine uçan tekme atası geliyor insanın. Bu israfında hayatın nefretle münasebetinde sıkışır kalbindeki kapakçıkları ve büyür uykuya dalamaz boğulur yorgunluğunda zamanın içinde çırpınan göz kapakları. Ay durdurun zamanı, Halit Ayarcı'nın selamı var; bu sefer saatleri bozmaya geliyor; zamanın egemen olduğu hücrelerimiz özgürlüğünü kazanabilirmiş, akıllanmış bu sefer.
     Ah saçmalama kuzum, saat de nihayetinde insan yapımı, zamanın o kadar kolay alt edilebileceğine inandın mı cidden? 
     Bana bir araba bir de deli bir profesör getirin. Halit ile ayaklarını halata bağlayacağız zamanın ve atacağız okyanuslardan, belki bir Jaws'a yakalanır, belki de Atlantis'i bulur. Artık orası da mukadderat. 
   

selamından gaza gelerek selam vereyim dedim.
Biraz tuzu az.

1 Mart 2015 Pazar

Zamanın Zaruri Zafiyetinin Zalim İzdüşümü

     Yorgunlukla yoğurulan yoğun hissiyat-ı devinimlerinde insanın, bir dublesinden tutulup getirilmiş tomarlarca sayfayı dolduracak kelimeleri birikir de dudakları kıpırdamaya mecal bulamadığı için mealleri içine kilitlenir. Ve edasında bakışlarından dışarı fırlayan bir karaltı bulanıp gecenin sessizliğinden süzülerek zihninin yüzeyine bir parazit olarak yerleşir, mülteci serzenişlerinde dizelerine düzensiz bir kalp atışı hakim olur; nikotine bandığı kirpiklerinde ıslak bir bekleyiş, solgun birkaç kelimenin üzerinden sekerek sayfayı terk eder dimağından geçenler, damağında acı bir tat ile dalar zamana; zamanın zaruri zafiyetinin zalim izdüşümüne bırakır ruhunu, düşer izine düşlerinin.


     İzdihamında insanlığın ortaya saçılan vahşette vicdani bir katliam ve devamında takip niteliğinde hadımı var duyguların, tarumar edilmiş hayatların telafisi mahiyetine gelecek bir ışık yok bu karanlıkta; öyle bir karanlık ki bütün mumlar ateşe değdiği zaman gölgede tıkanıyor anca. Yatsıya kadar yanacağı zannedilen mum, yatsının ardına da ulaşıyor ve sonunda, yalancı, bu karanlıkta önünü görebilen tek kişi oluyor; dünya dönüyor ve çivisini saplıyor insanlığın derin yumrularına.
     Mum yatsıyla yatıyor, karanlıklar doğuyor, ışıklar kesiliyor ve mum yok oluyor yavaşça.


     Ekseriya hayatın ekseninde varlığını sürdüren bu demagojik saplantıların kaygılarla tokuştuğu zihin parametrelerinden fırlayan seviyesiz canavarların dengesiz salınımıyla sallanan ekolojik ruh dengesinin parçalanması sonucu ortaya çıkan yıkım'ın hızını metabolik olayların yağlar üzerindeki etkisiyle değiştirebilseydik hayat daha güzel bir hale gelebilirdi. Zihinler; insanlar; hayatlar ya da yürekler olacağına eriyenler, göbekler, yağlar olsaydı keşke.


     Dünya, dönme kinetik enerjisini aldığı bu kasvetli saçmalığı bardağın dolu tarafında boğup bardakla beraber Jüpiter'e hediye etseydi başta aslında böyle olmazdı. Düşünceler önce bilincin dezenfekte merkezlerinde eriyip damarlara çekilen antioksidanların içinde köpük banyosu yaptıktan sonra hücrelerde arıtılmalarının ardından kas dokusundan vizelerini alıp öyle eyleme geçselerdi ya da en azından insan kanı sadece beyninde toplayabilseydi, belki de her şey daha bir, nitelendirme sıfatlarının nitelendirebileceği bir hal alabilirdi. 


     Popüler bir farkındalık olmayı bırakıp da toplumsal bir facia olduğu anlaşılabilse bazı şeylerin, başı ya da sonu yoktur, ortası aritmetik değil sonsuzdur, paradoksların içine parçalanır insan, mülteci duygularında aydınlığa susamış parçalarını zifte batırıp dumanlarından kendine bir bulut oluşturur, asit yağar üzerimize, takriben birkaç günü geçmez; ama tahribi bazı ruhlarda ebediyete filizlenir.


"Etrafında dönmekten kendi de şaşıran dünya" diyerek yazıya giriş yapan nostaljik Nil'e selam.

12 Ocak 2015 Pazartesi

Ağarırken Geceyi Bağışlamaya Çalışan Sabahlar

     Hiperaktif derecede hiperrealist bir pencerede seyre dalardı hayatı inceden inceye kese attığı sırtında gökkuşağının. Mücadelesinde ihtiyacı olan bütün teçhizatı sigarasının dumanına enjekte etmiş, damardan hayallere bırakmıştı kirpiklerinden sarkan gözyaşlarını. Saçlarını uçuran rüzgarı piyano tuşlarında eski bir melodiye götürürken break dans yapmaya çalışan düşünceleri, kendini camdan aşağı sarkıtmıştı. Yanaklarında horon tepmeye başlayan bu vals havasına kapılan hisleri, yüreğine dökülen akarsunun oluşturduğu okyanusun içinde yüzmeye çalışıyordu, köpek ve balık misali. Ve hayat, bu ahenge denk bir senkronizasyon oluşturmak için sihirli değneğini alıp serbest stil ile kafasına fırlatma efekti fırlatmıştı. - wtf? - Yani, kısacasına bağlamaya çalıştığım sırada, bağlamanın notalarına bağladığımız klavyeyi bağ bağ dolaştırırken sayfanın penceresinin kenar mahallelerinde, ulaşılmak istenilen asıl anlam bütünü şudur ki; hayat hiçbir zaman bütünü bırakmaz insanın ellerinde. Puzzle'ı bitirdiğinde yerinde olmadığını fark ettiğin o parçada hayat gizlidir. Gerisi, masalların devamına aktarılan kalbur zamanın deve pabuçlarında bale yapmaya çalışan bir karınca gibidir. Yokluğu fark edilmese de bilinçaltı seviyesinde var olması istenilen o garip zamanlardan, insanın kuruntuları hep bu zararlardan, hataları çoğu anlarda zaaflardan, bu bahsettiğim karakter ise doğuştan zat-ı akşamdan kalmalardan.


      Gün ağarmaya, gözlerinde geceyi bağışlamaya çalıştığı sırada güneşin ışınlarından fırlayan parçacıkların göz kapaklarını yalamasıyla uyandı. Geçmişin hatırasıyla karanlığa bulanan geleceğinde tarihi bir tekerrürü engellemek için sigarasının dumanından yaptığı gemileri kibriti ile yakmayı tercih edebilirdi belki de bu sabah; ama silahının kabzasının soğuğunda kendine gelen hücreleri buna engel oluyordu. Ortamı handikapına almaya çalışan karanlık gelip dokunurken dudaklarına, kibriti aydınlatıyordu ruhunu. Dudaklarında serzenişe geçmeye hazır vaziyette pusuya düşen sözcüklerin hatırına aldırmıyordu bu sessizliğin mide bulandırıcı kuzular'dan kalma anlamsızlığına. Hayata fırlattığı okları denk düşürmeye çalıştığı noktanın giderek yok olmasına istinaden biraz acele etmesi gerektiğini fark etmişti sadece; çünkü ilk kurşunu o sıkmazsa kafasında bir delik ile hayata orta parmak kaldırarak veda etmesi muhtemel bir gerçeklik olarak zihninin olasılık perdelerinde birinci oyun olarak sahnelenmeye başlamıştı bile. Zaman, Speedy Gonzales'in poposundan fırlayarak deliyordu gerçekliğini, kısacası, gerçekliğini gerzekliğe devirmeden kendini bu sessizliğin dışına atması; barut kokulu dinginleştirici melodisiyle zamanı delmesi gerekiyordu artık. Zira, ziralarla dolu tonlarca açıklama cümlesiyle baş başa kalacak ve gıyabında gayretini tavaf ettiği zihninin kuyularında boğacaktı. 


     Hayatın acı eşiğini zorlarsa insan; galibiyetin gayri-ihtiyari bir şekilde önünde belireceğine inanır ve bu inanç alt yapısına inşa ettiği düşsel senaryolarında en karmaşık yolu dinamikleştirerek kendine yeni bir yol açmaya çalışırdı. Ojelerinin aktığı silahının kabzasında kendini bulur, yok olan hayat çırpınışlarında ruhunu kaybederdi.


     Son zamanlara kadar neredeyse hiç sekteye uğramayan bu hayat sek sek'inde bu sefer bir pürüz ile karşılaşmıştı ve bu yazıyı ( Kırmızı Ojeleriyle Ambiyansı Kırmızıya Boyayan Kadın ) da yazma sebebi zaten bu labirentin içinde kendi Pan'ını bulamamasıydı aslında. Genelde bakışının açısını genişletip içine doldurduğu görüntülerde kendini var etmeyi zahiri bir amaç uğruna başarmış olsa da, bu sefer, başarısızlığını başarılı bir şekilde eritememişti içinde ve bunun acı ve iç gıcırdatıcı ürpertisi ile böyle boşaltıyordu kelimelerinden kurşunlarını. Hızlı olması, kapatıcısı ile ambiyansını kendi manzarasına geri alması gerekiyordu yoksa kellesini açık arttırmaya çıkartmış olacaktı; belki zaman kazanmak için atmaya çalışıyordu yüklerini, bölünmüşlüklerini, sessizlikle dans eden derin iç yankısında beynini çınlatan düşüncelerini.
     Ama zaman, kimsenin kazanabileceği bir şey olmamıştı hiç; zaman, kaybetmeye mahkum olduğumuz poker masasındaki bütün rest'lerin suratımızdaki patlayışında yankılanan ince kahkahanın içinde gizlenmişti; zaman, zamanımızı çalan zamansız gelen hüznün arka planında elinde mızrakla bizi gözlerdi hep; bu zaman, oksijenlerin göbeğindeki bombasından fırlayan karbondioksitlerin içinde var olup kirpiklerimizden akan yağmur damlalarının dudaklarında yok oluşuyla bizimle dalga geçmeye çalışırdı; bir düzlemde yürümezdi görelilikten fırlayıp gözlerimizde katlederdi saatleri, o yüzden hep böyle kazançlıdır zaman; saçlara düşen aklardan fermante ettiği yeni eğrilerde eğerdi duyguları, değerdi ruhumuza biz bir kelime etmeye fırsat dahi bulamadan bükerdi bütün eğrileri, sonra gülerek terk ederdi sessizliği ve bir ışık, bir tünel, hayatın cümbüşü ile yeniden başlayacak başka zamanlar, başka insanlar gelirdi, zamanla.


     Kendisinin dahi bilmediği bir bilinmezliğin belirsiz bilgisizliğinde bir bilgin taklidi yapmak zorunda kalışının ağırlığını kaldıramayan kaldıracına bir güç pompalaması, biraz vidasını sıkıştırması gerekiyordu ve kelimelerini kafasına sıkarak bunun için ilk adımı atmaya başlamıştı bu şekilde, belki de.


- Başka açıdan volume atlamış bir yazı oldu zaar. -


Ses tellerine piyano enjekte edilesi.

6 Ocak 2015 Salı

Üşengeçlik ile Bezenen Ruhlardaki Bezeler

     Tahlilini tasviri ile tokuşturup ortaya yeni bir kadehte farklı bir perspektif çıkartmaktan yoksun olmasak da bunun için epeyce bir üşengeçlik ile bezemişiz sanırım ruhlarımızdaki bezeleri, göbeğimizdeki yağların içindeki endoplazmikleri retikulümleri. Bilincimize saldıran üçüncü tekillerin birinci tekilleşme savaşında kılıç dahi kuşanmadan her şeyi olduğu gibi kabulleniyor ve kabullendikçe bilinç üstü ile altı arasındaki mesafeyi milyonlarca ışık yılı öteye, uzayın derinliklerinden fırlayan Fatih Sultan Mehmet'in ses tellerinin kılcal damarlarına doğru iteliyoruz. Fikirlerin inceldiği yerden kopmalarına müsaade etmektense oraya bir pamuk şeker ile tampon yapıyoruz, hani tatlı görünsün diye bir sübliminal kandırmaca. Ah be zaman, sürrealistik birkaç yastık ile hafif bir melodiyi karıştırıp bu yastık savaşı'nda kendimize yeni bir yer bulmaya başladığımız zaman belki de zihinlerimizdeki sek sek oyunlarına dahil olabilecek kadar kendimizle barışık olabileceğizdir sonunda.


     Oksijenlerin peşinde bir baterist olup karbondioksitlerden yeni melodiler yapabilecek kadar şevk dolu ve yetenekli insanlarızdır belki aslında da asıldığımız hayaller her seferinde söküldüğü için bir vazgeçişin peşinde koy vermişliğin derin sızısına hapsetmişizdir ruhumuzu. Silkinip silkebilecekken dünyayı, başka silkinişlere gark olup "dark" bir havaya karışmışızdır GAK sesi efekti ile hatta; kendi köşemizde, şarklarda, kafiyelerde, belki de kendi Dark City'lerimizde, nananana.


     Ama yok. Bardağın dolu tarafındaki suyu kaynatarak içine attığımız kahvenin açtığı zihin kıvrımlarından fırlayıp bir oryantal mizanseninde gibiymişçesine zinde bir hale getirdiğimiz için kendimizi karanlık taraflara sürüklenmedik, sadece su değil de süt olsaydı diye hayıflanıp durduk, belki de biraz süt tozu...


     Hey gökyüzünden fırlayan ışınların ışık hızına binip bir tren ile Hogwartz'a fırlamaya çalışarak uzay - zaman yırtılmasında kendini başka diyarlarda bulmayı amaçlayan sevimli insanlar, belki de kurtuluş cidden süpürgelerde olabilir, toz bir pembe bile kalmayıncağa kadar hayatı süpürmesinde filan. 


     Umurumun omurgalarında bulunan sinir uçlarındaki sinapsisler ile düete tutuşmaya çalışan genetik olarak oynanmış düşüncelerin karşısında gülme krizine giren hücrelerime bir saprofit döşemeye çalıştığı zaman zaman'ın insanları, uçan tekmelerle döşenmiş birkaç melodi fırlatıyorum kulaklarına, üçlü saltolarla karıştırılmış birkaç figür ve biraz da Janice kahkahası. Skolastik skalalarında saklambaç oynayan insanlara sarkastik biraz da akrobatik birkaç tokat getirdim Osmanlı devrinden kalma. ÇAT.
     Düşünce bir deli düşün peşine düşünceler, serbest bıraktık zamanı, düşse de bizdendi çünkü, düşmese daha da bizden.



Matrix'ten geriye fırlamış tavşan.

31 Aralık 2014 Çarşamba

Hayatın Momentumunda Sallanan Çılgın Yükler

     Hayatın momentumunda etrafta sallanan yüklerin çılgınlığından kaçarak kendimi dehlizlerin derinliklerine fırlatıp oradan da geçmiş ile geleceğin sadece bir algıdan ibaret olduğu diyarlara, algı kapılarının ardına, vurulacak kapının olmadığı köylerime, şehirlerimden kentlerime göç edip göçlerimi kavimler yoluyla geçmişten günümüze aktaracağım. Tarihsel bir karmaşaya dahil olup olguları olgunlaşmadan kendi ellerimde parçaladığım gibi kalenderi meşrebe batırıp orada bir tuvalin üzerinde Picasso'dan bir fırça darbesine geri-evrimleşeceğim. Aruz ölçüsünü hece ölçüsü içerisinde eritip bir duble de serbest şiir'den bir şeyleri içine kattığım gibi arka fonuna kendine münhasır birkaç piyano ezgisi döşeyeceğim, bilemiyorum bu insanlık nankör aslında belki sonucunda kendimi sahnesi kesilmiş bir oyuncu mahmurluğunun içinde bulacağım, sanatı ne için bile yaptığını bilmeyen bir sanatçı olarak dünya ile son bir düello yapacağız, evet, elimde silah, zamanda bir geri sayış, gözlerimde hafif bir tehdit, gökyüzünde yıldızlar ile ay arasında bir saldırış, gülümseyişte bir parça telkin, terk edilmiş diyarlardaki soğuk rüzgarların estiği aramızdaki bu Rus ruleti ortamını gevşetecek bir melodi de dudaklarımda belki tiktik.


     Ciddiyeti ciddiyetsizlikten çıkarıp ciddi bir tonda klavyede ciddiyetsizce sektirmek gerekiyor, bazen öyle bir ton tutturmak lazım geliyor ki bütün etkenlerden uzaklaştığında kendi başına saf bir güzellik elde edebilecek olsun kelimeler. Nihayetinde nihai bir sonuca nail olduğunda düşünceler, anlaşılabilecek bir hale erişsin dimağların damaklarında tıkanan o tatlı dilli sözcükler. İnsanlar insansızlığı bıraktığında insaflı bir şekilde onlara yol gösterebilecek olsun, sonra kargalara selam versin, insanların burnu hep güzel koksun, dolunay'da yüreğine doldursun doldurulacakları; ama sabah olduğunda gözlerinde sadece yeni günün getirdiği o vahşet-i tebessüm bulunsun.


     Aslında asılsızca astarından ayrılmış anlamsız ayrılıklar yaşadı bu insanoğlu asırlarca, zihniyeti dediğimiz bu toplu katliamı zifirle kaplanmıştı; iki nikotin olsaydı belki bir anlam ifade ederdi; ama bulunduğu konumda sadece karanlıktı gözleri, mavi gözleri bile belirsizdi, deniz olup yüzülecekken içerisinde bu karanlıkta sessizce beklemekle yetinmişti.


     ŞAHMAT. Mars oldu hayat, Venüs ile arası bozuldu, Plüton uzaklardan bir kahkaha koparırken araya Merkür girdi, nihayetine bir bilimkurgu filmi oluşturdu zihinler, girintisi çıkıntısından az olduğu için boş kelimelerle süslenen dudaklardan çıkan her şey gözler boş olduğu için bir anlam ifade etti, tatatataramalı tüfekle taranacak düşünceler "Oha"lanarak alkışlandı. 


     Yamalı birkaç yürek yaralı birkaç dilek yakalı birkaç adam aracılığıyla yok edildi dünyadan. Bir zonklama sesi duyuldu kafasının içinde, belki vicdandı; ama hayır, sabah çalan alarmdan kaynaklı bir yanılsama. Hayat dediğimiz de zahiri olgulardan oluşmuş bir kanıksama, belki de Burhan aslında yoğ olmakla bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, belki'lerle süslenen zihinlerdeki belkiler aslında belkilikten kurtulmaya çalışan zavallı kırık düşüncelerdir, belki de. Nefes olup esefle terk edecekken sahneyi ayağı kırıldığı için zihnin gerisinde kendine bir yer edinen bir düşünce olmaya mahkum edilmiştir, çoğu insan gibi, insanlar da çabuk sıkılabiliyor, ben çok çabuk sıkılabiliyorum, sıkın tabancanın kurşunlarını benim sıkıldığım gibi limonların içinden hayatın salatasına. Ya ama diyetteysen de fazla gelebilir benden söylemesi.


Blondie ile melodiler bulandi.
- hafif bir şive yardımı ile kafiye için kafiyeleme -

29 Kasım 2014 Cumartesi

Yamulan Dünyanın Üçgene Evrimleşip Evrime İnanmaması

     Üzerime uçan tekme ile vahiy indi sanırım, nahoş bir gülümseme ile sarhoş edildi bütün sanrılar, galoş geçirdi ayağına hayaller pisletebilir kaygısıyla etrafı. Tavafında şafakları yıldızlar aldattı gözlere düşen ışıltıyı, istavroz çekti hayaller kutsansın diye yalanlarım. Gayri safi milli kaygıların galeyanına uğradı beyin kıvrımları ve sonucunda bıyıklarında kayboldu tanrıların afitapları. Zikredişinde dudakların o adi lafları zifirler lav olup akar yanaklarından ya dünya, bir olup atlar sabırlar şakaklarımdan aşağı, bir hülya dolanır dudaklarımda bir an sonra yaşlanıp geceye karışır zaman gözlerde ise geçmişin boş telaşları.


     Bıraktım yırtılmış sayfaların arasında kalan anlamsız cümlelere bir yüklem olmasını hayatın ya da hayat bıraktı beni de ben yüklemsiz kaldığım için ambalaj kaplıyorum anlamsızlığına. Ya zaten bayadır baygın bir halde yerde yatıyor gibi bütün hissettiklerim ben de bir kibritle yaktım suratını o bakışlarındaki arsızlığa inat. Oksijen iyi etmiyor hücrelerimi, sanki kapatsam gözlerimi ruhum süblimleşecek bu boşluğun içine, o çok sevdiğim dünya zamanı gelince oluyor içimde böyle, dünya içimde bir anlığına bıçak. Kaçıp da kurtulamıyorum ki kalabalığıma karışıp ya da kabullenip de yaşayamıyorum karanlığına alışıp, ya sigaraların kül olduğu bu karanlıklarında dünya dudaklarımda nasıl aydınlığa doğacak?


     Dikenleri ayıklanmış bir gül, dikene hasret parmakları kanatır usulca. Kirpiklere yaydığı acısını yağmur akıtır yanaklarından. Zaman akreple denge politikasına girer, bürokrasi parçalanır saniye sarkacının astığı dakikaların boynunda. Zaman dediğimiz zindanlarda zincirlenen yüreklerimiz çırpınırken, akrebi alır hayat koynuna ve pis bakışlarla atar hayalleri o kuyuların en kör noktasına. Sesimizi duyan Samara oradan bağırmaya çalışır; ama kuaför yanlışlıkla kahkül kestiği için de utandığından sesi öyle çok çıkmaz. Uzasın diye saçı sürünür kayısıya, kurusundan. Of, sıkılınca yazar depresiflikten böyle geçiş yapar konular arasından, sıyrılır yine en kafasından, en güzelinden, en "nananana"sından.


     Devrim depresiflikle derişiyor, zevk düsturu bu dengesizlikte deşiliyor sanki. Ya kafaları ekmeğin içine havyar yapmış gibi bir haliniz var kuzum, bence derhal vermeli hüzün dolu düşüncelerin içine narkozu. ÇAT. Dünya yamulup önümde bir anda üçgene evrimleşiyor, evrime inanmayan bir maymun gibi, insanlardan tiskiniyor hücrelerim. İnsanlar insanlıktan çıktığı halde, seviyorum insanları, sevemiyorum insansızlıklarını. İnsafsızlıklarına geçirdikleri kılıfları, üzerlerine geçirdikleri hiç tiplerine uymayan o kılıkları. Güçlü tarafına kayan kılıbıklıkları. 


     Gıcık halleri genleşen gevşek ağızlıların suratına uçan tekme atan bir Bruce Lee figürü ile dans edesi gelir bazen insanın, sonra şiirler kovalar kelimeleri de vazgeçer o uçan ateş böceği gibi. Geceye aydınlık olmasına gerek olmadığını anlar belki; çünkü gece aydınlatılmadan da gayet güzeldir aslında. Karanlığı kötü olarak atfeden insanların affedilmez bir cezaya çarptırılması gerektiğini gören güzel gözlere düşen ışığın yansıttığı manzaranın karşısında dans eden gece; ayın parıltısıyla aydınlanan şehrin ışıkları altında vals yapar aslında, onu göremeyen insanlar saklanır gölgelerin arkasında ki gölgeler dahi daha karanlıkken. Gülümsedikçe güzeldi insanlar; ama sahteleştikçe kahpeleşen dudakların kıvrımlarında bir üçgen belirdi, belki biraz ışık, bir gökkuşağı; ama hepsi boş; çünkü hepsi yalan - Grup Hepsi Yalan diye başlar burada -, güzel oldukları sanrısıyla sarılmışlar yalanlarına - güne açan çiçekler gibiyiz - çiçekleri soldurduklarından habersiz, doğayı kirlettikleri elleri kedersiz - öyle saf ki sevgimiz - masumiyetleri Pandora'nın kutusuna kapatılmış ve vicdanları saprofitlere yem edilmiş bir halde - şarkının devamını hatırlayamadım - yaşıyorlar gibidir; ama aslında bitkisel bir hayattır içlerindeki; kafalar bitkisel, ruhlar kütük, kelimeler tuğla; ama inşa etmekten çok el kıran cinsten, bir "hıya" efekti ile kareteci olma sanrısından fırlayan. 



Nostaljiyle nostaljik sevimli bir nostalji.